REFAH DİNİ MENSUPLARINDAN

İBRAHİM SELAMET’İN YAZISINA CEVAP

Muhterem Ömer ÖNGÜT’ün
Adapazarı’nda neşredilmekte olan “Fıtrat Dergisi” yazarlarından
İbrahim Selâmet isimli şahsın hezeyan ve iftiralarına
Hakikat Dergisi Ekim-1993 sayısında verdikleri cevaptır.

 

Seyyid-i Kâinat, Sebeb-i Mevcudat Peygamber Efendimiz hakkında münafık ve kâfirler neler neler söylediler.

Ben kim oluyorum; hükümsüz, değersiz bir mahlûkum, istedikleri gibi zan ederler. Şu kadar var ki onlara soruyorum:

Şu yaptığınız yalan ve iftiraları, doğru sözlü iseniz isbat edin. Edemediğiniz taktirde;

Ne kadar yalancı olduğunuzu,

Ne kadar iftiracı olduğunuzu,

Ne kadar şerefsiz, alçak olduğunuzu,

Ne kadar namussuz olduğunuzu,

Siz de bilin, âlem de bilsin ve görsün.

Dikkat et de gör! Maskenizi çıkarıyorum. Kâfir olduğunuzu sen de gör, âlem de görsün

Bu söylediklerimi Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle isbat ediyor ve mühürlüyorum.

Âyet-i kerime’de:

“Fırka fırka olup, dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” buyuruluyor. (En’am: 159)

Hadi bu Âyet-i kerime’yi inkâr et! Bu ise bölücülerin iç yüzünü beyan ediyor.

İslâm hudut dairesi çok geniştir. Bir insan bir günah yapar, tevbe eder. Bir daha yapar, tevbe eder. Bu daire-i İslâm’ın dahilindedir.

Fakat Allah-u Teâlâ’nın dinden attığı kimseler, bunun haricindedir. Bunlar ise din kuranlardır. Bu tevbe din kuranlara ait değildir. Allah-u Teâlâ dininden, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ümmetliğinden atmış oluyor. Çünkü onların dinleri ayrı, kitapları ayrı. Yanında bulunan din ve kitapla sevindiği için, İslâm diniyle hiç bir ilgisi yoktur.

Bunları Allah-u Teâlâ dininden atmıştır. Artık hiç bir fert Allah-u Teâlâ’nın attığını İslâm hududu dahiline sokamaz.

İman etmiş gibi görünüyorsunuz, ama müşrik olarak yaşıyorsunuz.

Allah-u Teâlâ müşrik olarak yaşadığınızı beyan buyuruyor. Ve iman edenlere duyuruyor.

Âyet-i kerime’de:

“Onların çoğu Allah’a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar. “ buyuruluyor. (Yusuf: 106)

İşte kâfir olduğunuzu hep Âyet-i kerime ile isbat ediyorum. Hadi bunu inkâr et!

Hazret-i Allah dininden, Resulullah Efendimiz de ümmetliğinden attığına dair işte delil:

Hadis-i şerif’te:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” buyuruluyor. (Münâvî)

Rabb’ül-âlemin dininizin ayrı olduğunu, kitaplarınızın ayrı olduğunu ve sapık olduğunuzu buyuruyor, iman edenlere duyuruyor.

Âyet-i kerime’de:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar.

Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar. Hayır onlar işin farkında değiller.” buyuruluyor. (Mü’minun: 52-56)

Bu fermân-ı ilâhî’yi inkâr ediyorsun. Gayeniz makam ve madde.

Dininizi dünyaya sattınız,

Canlarınızı cehenneme attınız,

Doğru yoldan saptınız.

İşte isbatı:

Âyet-i kerime’de:

“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruluyor. (Yasin: 21)

Bunu inkâr mı ediyorsunuz? Hadi bunu inkâr et!

Âyet-i kerime’de:

“Nitekim o bölücülere -azap- indirmişizdir. Onlar Kur’an’ı parça parça edenlerdir. Rabbin hakkı için mutlaka onların hepsine yaptıklarından soracağız. Resulüm sana emrolunanı açıkça söyle ve o müşriklerden yüz çevir.” buyuruluyor. (Hicr: 90-94)

Allah-u Teâlâ’nın müşrik olduğunuza dair apaçık beyanları var. Buna itiraz mı ediyorsun? İnkâr mı ediyorsun?

Oysa müşrik olduğunuzu bu Âyet-i kerime’lerle isbat ediyoruz.

Diğer bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Bende sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.

Amma ne var ki insanlar kendi aralarında parçalara bölündüler. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.

İnanmış olarak salih amel işleyenlerin ameli inkâr edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.” (Enbiya 92-94)

Fakat siz Allah-u Teâlâ’ya iman etmeyi ve kulluk yapmayı bırakıp, imama iman ettiniz. Şeytana kulluk yapıyorsunuz.

İşte Allah-u Teâlâ’ya döndüğünüz zaman kime iman ettiğinizi ve kime ibadet ettiğinizi size haber verecek.

Ancak Allah-u Teâlâ’nın ihlaslı kulları, kalbi selim sahipleri, her türlü bölücülükten, bulanıklıktan sıyrılmış, Fırka-i naciye’ye dahil olmuş, Hazret-i Allah’a iman etmiştir. Ona kulluk eder, Resulullah’a iman etmişlerdir. Onun sünnetini takip ederler.

Çek elini ey dil-i siyah,
Püf demekle hiç söner mi meşâle-i nûr-i ilâh.

Kâfir olduğunuzu bunca Âyet-i kerime ve Hadis-i şerifler’le isbat ediyorum.

Refah dininin laf ve palavra kitabına değil de; eğer müslüman iseniz Hazret-i Allah’ın Kur’an’ından müslüman olduğunuza dair bir Âyet-i kerime getirin.

Amma bunu getiremezsiniz. Getiremediğinize göre kâfir olduğunuzu sende bil, bütün âlem de bilsin!

Müslüman gibi görünüyorsunuz, Din-i İslâm’ı bölüyorsunuz. Ve hainlik ediyorsunuz. Düşmanlarımızla ittifak edip vatanımızı parçalamaya çalışıyorsunuz. Siz elbette ki dış düşmandan daha çok tehlikelisiniz. İnşaallah Allah-u Teâlâ yakında dünyada cezanızı verecek, ahirette de canınızı cehenneme atacak.

Şimdi tekrar, tek tek soruyorum.

Hangi Âyet-i kerime’yi inkâr ediyorsunuz?

Hangi Âyet-i kerime’ye itiraz ediyorsunuz?

Hangi Âyet-i kerime’ye karşı geliyorsunuz?

Bunları açıklayın ki, halk artık bilsin sizin kâfir olduğunuzu.

Biz imansız imamlara iman edenlerden değiliz. Allah-u Teâlâ’nın kelamına ters düşen her şeyi red ederiz. Kim olursa olsun mahlûkun hiç bir hükmü yoktur. Âyet-i kerime’de:

“Yaratmak da emretmek de Allah’a mahsustur.” buyurulmaktadır. (A’raf: 54)

 

Seyyid Kutup’a Gelince:

Zahiri bir âlimdir. Mârifetullah ilminden mahrumdur. Hiç bir bilgisi yoktur.

Mârifetullah ilmi Hakk’tan gelir. Onların muallimi bizzat Hazret-i Allah’tır.

Âyet-i kerime’de:

“Allah’tan korkar takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” buyuruluyor. (Bakara: 282)

Buna, sadır ilmi denir.

Hadis-i şerif’te:

“İlim ikidir birisi dilde olup (ki bu zahiri ilimdir.) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan mârifet ilmi vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” buyuruluyor. (Tirmizî)

Diğerine satır ilmi denir.

Zahiri ilim mektep ve medresede talim edilir. Buna da satırdan alındığı için, satır ilmi denir.

Sadır ilmi, Seyyid-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilmidir. Bu ilimden daha fazla bilgi sahibi olabilmeniz için, üçüncü ve bilhassa dördüncü kitabımızdaki vakıf sohbetleri bölümüne bakabilirsiniz. İtiraza mahal bırakmamak için hep Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le izah edilmiştir.

Zahiri âlimlerin yüzde doksanı bu ilmi bilmez. Hakikat âleminde kördür. Seyyid Kutup bu ilme gerçekten âşina olmadığından büyük bir hataya düşmüştür. Allah’ım affetsin.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Allah’tan başkasını kendilerine veliler edinenler, ‘Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara kulluk ediyoruz’ derler.” buyuruyor. (Zümer: 3)

Seyyid Kutup bu Âyet-i kerime’de geçen “Evliya” sözünü, Hazret-i Allah’ın sadık kulları olan Evliyaullah’a tevil ederek; evliyanın etrafında halkın toplanmasını, cahiliyye Arapları’nın Allah’a yaklaşmak maksadıyla putlara tapınmalarına benzetmiştir. Halbuki bu bir sapıklıktır. Gerçekten büyük bir cehalet işlemiştir.

Zirâ Âyet-i kerime’de:

“Âyetlerimizi iptal etmek için, yarışırcasına koşanlara da, azabın en kötüsünden acıklı bir azab vardır.

Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilirler. Onun mutlak galip ve övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna ilettiğini görürler.” buyuruluyor. (Sebe: 5-6)

Bu Âyet-i kerime’ler karşısında sizin durumunuz ne olacak?

Bize göre Allah-u Teâlâ’nın kelâm ve hükmü geçerlidir. O’nun hükmünden başka hiç bir hüküm kabul etmeyiz.

Yalnız Allah ve Resul’ünün hükmüne değer veririz. Başka hiç bir kimsenin hükmüne değer vermeyiz.

Cevap da yalnız Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ledir.

Seyyid Kutup ise, Allah-u Teâlâ’nın veli kullarını puta benzeterek dil uzattığı için apık sapık konuşmuştur.

Oysa Allah-u Teâlâ veli kulları hakkında;

“İyi bilin ki Allah’ın veli kulları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.” buyuruyor. (Yunus: 62)

Hadis-i kudsî’de ise:

“Velilerimden birisine düşmanlık edene ben harb açarım.” buyuruluyor. (Buharî)

Diğer bir Hadis-i kudsî’de ise:

“Kubbelerimin altındaki velilerimi benden başka kimse bilemez.” buyuruluyor.

Bu Âyet-i kerime ve Hadis-i kudsî’ler Allah-u Teâlâ’nın veli kullarını meth-ü senâ ediyor. Herkese vermiş değildir, yalnız veli kullarına aittir.

Âyet-i kerime’lerde:

“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” (A’raf: 181)

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.” buyuruluyor. (Âl-i imran: 110)

Hadis-i şerif’te ise:

“Her asırda benim ümmetimden sabikun, önde gelenler vardır ki, bunlara budela ve sıddıkûn itlak olunur. Hakkında inayet ve merhameti o kadar boldur ki, sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler, onlarla kaldırılır.” buyuruluyor. (Nevadir-ul Usul, Tirmizî)

Allah-u Teâlâ ve Resul’ü veli kulları hakkında böyle buyuruyor. Senin Seyyid Kutup dediğin böyle söylüyor. Bu büyük bir sapıklık değil midir? Hadi bu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lere cevap ver de göreyim.

Diğer bir Hadis-i şerif’te:

“Bâtın ilmi, Allah-u Teâlâ’nın sırlarından bir sır, hikmetlerinden bir hikmettir. Onu ancak dilediği kulunun kalbine atar.” buyuruluyor. (Buharî)

Bu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler velilere ve mârifetullah ehline aittir. Zâhiri âlimler bu ilimden mahrumdur.

İşte bu bilmediğiniz, anlamadığınız ve duymadığınız ilmi size duyurmaya çalışıyoruz. Zira bu ilim size hep Allah’ın kelâmıyla bir bir anlatıldığından ötürü, bunu bilmiyorum diye inkâr etmeniz sizi küfre götürür.

Nitekim İmâm-ı Gazali -rahmetullahi aleyh- Hazretleri İhya-u Ulumid’din adlı eserinde:

“Sakın anlamıyorum diye bu ilmi inkâra kalkışma. Aklî ilimleri kavradığını zannederek çizmeden yukarı çıkan âlimlerin helâk noktası burasıdır. Allah dostlarının bu hallerini inkâr eden bir ilimden cehalet çok daha iyidir. Kaynak bir olduğu için velileri ve kerametlerini inkâr ise tamamen dinden çıkmaktır.”

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

“İlim ikidir birisi dilde olup (ki bu zahirî ilimdir.) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan mârifet ilmi vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizî)

İşte bu gayeye ulaşanlar bunlardır. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Allah kime dilerse ona kat kat verir.” buyuruyor. (Bakara: 261)

İşte ihsanı ve ikramı bol olan Allah-u Teâlâ tasavvura sığmayan ihsanlarını kat kat lûtfetmiştir. Yalnız, mârifetullah ehli olan veli kullarına bahşetmiştir. Başkasına şâmil değildir.

İmâm-ı Âzam -rahmetullahi aleyh- Efendimiz o kadar büyük bir âlimdir ki, İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri’nin Hakk ile olduğunu gördü, bildi ve söyledi.

Bunu biraz açalım, ağzı mühürlü iki teneke var, birisinin içi mücevher dolu, diğerinin ise taş.

Bunu dışarıdan görebilmek için kalp gözünün açık olması lâzım. O ise gördü ve seçti, tazim etti.

İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri için “Seyyidünâ” yani “Efendimiz” buyurdu. Talebesi ona niçin böyle dediğini sorunca “Biz ilmimizle nefsimizi düşünürüz, onlar ise kendilerini unutup hikmetle yalnız Allah’ı düşünürler.” cevabını verdi.

Bilen ve görebilen için zahirî ilimle, batınî ilimler arasında bu kadar açık farklar vardır. Onların içinde Hakk var. O ise bir maskeden ibaret, vücudu ise elbiseden ibaret. İmâm-ı Âzam Hazretleri ona bunun için tazim etti. Niçin tazim etti? Hakk’a vasıl olduğu için, Hakk ile olduğu için tazim etti. Vaktaki bu tecelliyata mazhar oldu:

“Eğer şu iki senem olmasaydı, Numan helâk olurdu.” buyurdu ve anlayanlara duyurdu. Bu da bir sırdı, bunu da açmış oluyoruz.

Hazret-i Allah kıyamete kadar gelecek olan irşad memurlarını levh-u mahfuz’da yazmıştır. Mârifetullah ehlinden bazı zevât-ı kiram’ın keşfi açılması ile kıyamete kadar gelecek Mürşid-i kâmiller’in ismini, cismini bilirler. Ve bunların bazılarından bu gibi esrar-ı ilâhiye’yi ifşâ edenler de olmuştur. Temsil olarak:

Muhyiddin İbn’ül Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri “Gelecek bütün mürşidlerin ismini” bildiğini ifşâ etmişlerdir. İmâm-ı Rabbanî -kuddise sırruh- Hazretlerimiz 260. mektubunda istikbalde gelecek bir kimseden bahsederken tek tek bütün vasıflarını beyan ediyor. Neden? Levh-u mahfuz’da gördüğü için bildi ve söyledi.

Biz şahsa değil, Allah-u Teâlâ’nın emrine ve hükmüne bakanlarız. Çünkü biz Allah’a ve Resulullah’a iman etmişizdir.

Biz Hazret-i Allah’ın yanında muteber olan zamanın velilerinin başı olan Kutb-u âzama itibar ederiz. Ona saygımız sonsuzdur. Ve fakat Allah-u Teâlâ’nın veli kulları hakkındaki beyanlarını inkâr edip inanmayan ve hükmü ilâhî’ye ters düşen kim olursa olsun itibar etmeyiz. Biz Hazret-i Allah’ın veli kullarını puta benzetecek kadar cahil değiliz. Ancak Hazret-i Allah’a ve Resulüne iman ederiz. Hazret-i Allah’ın kelâmına ve Resul’ünün Hadis-i şerif’ine itibar ederiz. Cevabı da ancak Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le bekleriz. Lâf asla kabul etmeyiz.

Kitap sayfasından bahsediyorlar. Kitapların sayfalarını güzel saysınlar da cehaletlerini de öğrensinler.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’lerinde:

“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onu tahkik edin, iç yüzünü araştırın.” buyuruluyor. (Hucurat: 6)

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- vâlidemize münafıkların iftira etmeleri, Medine-i Münevvere’de müslümanları bir ay gibi bir zaman meşgul etmişti.

Şöyle ki: Bir seferden dönerken Medine-i Münevvere’ye yakın bir yerde mola verilmişti. Gecenin bir kısmı orada geçirildi. Daha sonra yola devam edildi.

Bu arada Âişe -radiyallahu anhâ- vâlidemiz def-i hacet için hevdeçten dışarı çıkıp kafileden uzaklaştı. Geri geldiğinde gerdanlığının düştüğünü farketti. Bu sefer onu aramaya koyuldu. Gerdanlığını bulup gelinceye kadar da ordu uzaklaşmıştı. Konak yerinde kimseyi bulamadı. Nasıl olsa aramak için dönerler diye düşünerek orada bekledi ve uyuya kaldı.

Safvan bin Muattal -radiyallahu anh- isminde bir zât ordunun ardından gelir, yolda bir şey düşmüşse onu alır sahibine iâde ederdi.

Sabaha karşı konak yerine geldi. Âişe -radiyallahu anhâ- vâlidemizi görünce tanıdı ve “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun” dedi. Başka hiç bir şey söylemedi. Devesini çöktürdü. Âişe -radiyallahu anhâ- vâlidemiz bu ses üzerine uyandı ve elbisesi ile yüzünü örttü. Deveye bindi. Hızla oradan uzaklaştılar ve öğle sıcağında kafileye yetiştiler.

Bu durumu öğrenen münafıkların reisi Abdullah bin Ubey Peygamberinizin ailesi bir adamla gecelemiş diyerek yaygara koparmaya başladı.

Hazret-i Allah onları bu hadise ile büyük bir imtihana tabi tuttu. Bazı müslümanlar hemen kendilerine geldiler, kalplerine danıştılar, bu haberin apaçık bir iftira olduğuna daha ilk anda karar verdiler.

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- vâlidemiz dönüşte hastalandığı için hadiseden haberi yoktu. Yirmi gün sonra ancak haberi oldu ve günlerini ağlamakla geçirdi.

Bu hadise üzerine, Cenâb-ı Fahr-i Kâinat Efendimiz’e vahy geldi ve şöyle buyurdu:

“Yâ Âişe! Allah’a hamdet, seni kesin olarak temize çıkardı.”

Bu “İfk hadisesi” hakkında Hakk Celle ve Alâ Hazretleri şu Âyet-i kerime’leri inzâl buyurdu:

Nûr sûresi onuncu Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:

“Allah’ın size nimet ve rahmeti bulunmasa ve Allah tevbeleri kabul eden ve Hakîm olmasaydı suçlunun hemen cezâsını verirdi.”

Onbirinci Âyet-i kerime’sinde Allah-u Teâlâ münafıkların içyüzünü ortaya koyarak şöyle buyuruyor:

“O uydurma haberi getir(ip ortaya at)anlar, içinizden mahdut bir zümredir. Siz, onu sizin için bir şer sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırdır. Onlardan her kişiye, kazandığı günah(ın cezası) vardır. Onlardan o (yalan)ın en büyüğüne elebaşılık yapana da büyük bir azap vardır.”

Onikinci Âyet-i kerime’sinde müminlerin hüsn-ü zan etmeleri ve iftiralara inanmamaları gerektiği şöyle buyuruluyor:

“Onu işittiğiniz vakit erkek ve kadın müminlerin kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup ‘Bu apaçık bir iftiradır.’ demeleri lâzım değil miydi?”

Onüçüncü Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:

“Buna karşılık dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki onlar bu şahitleri getiremediler, öyle ise onlar Allah katında yalancıların tâ kendileridir.”

Ondördüncü Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:

“Eğer dünya ve âhirette size lütuf ve merhameti olmasaydı, içine daldığınız bu yaygaradan dolayı büyük bir azaba uğrardınız.”

Onbeşinci Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:

“O zaman siz o iftirayı dillerinize dolamıştınız, bilmediğiniz şeyleri ağızlarınıza alıyordunuz. Mühim bir şey değil sanıyordunuz, amma Allah katında önemi çok büyüktü.”

Onaltıncı Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:

“Onu duyduğunuz zaman ‘Bunu söylemek bize yakışmaz. Hâşâ bu büyük bir iftiradır.” demeniz gerekmez miydi?”

Onyedinci Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:

“Eğer siz mümin kimseler iseniz, böyle bir şeye bir daha dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor.”

Onsekizinci Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:

“Ve işte size âyetlerini açık açık bildiriyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Ondokuzuncu Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:

“Mü’minler arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara dünyâ ve âhirette can yakıcı azâb vardır. Allah bilir siz ise bilmezsiniz.”

Yirminci Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruluyor:

“Allah’ın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, Allah şefkatli ve merhametli olmasaydı hemen cezânızı verirdi.”

Bu Âyet-i kerime’lerin nüzulünden sonra hakikat ortaya çıkmış, münafıklara uyup iftirayı tasrih edenlere de hadd-i şer’i tatbik edilmiştir.

BİR MEKTUBA CEVAP

(Bu mevzu için ayrıca bakınız: Hakikat ile Dalâleti Bilmemiz Lâzım, 5. baskı, sh: 252-260)

 

Pek muhterem ve aziz kardeşimiz Yılmaz Efendi;

Göndermek lütfunda bulunduğunuz keremnâme-i kerimânelerinizi aldım. Bir taraftan Bayram-ı şerif’i, diğer taraftan da müslümanların hicri yeni yılını tebrik ettiğiniz için mahzuz oldum. Bizi hayretler içinde bırakan ve şimdiye kadar zan töhmetinizin altındaki mevzuâtın iç yüzünü açmanın zamanı geldi.

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücadele: 22)

Âyet-i kerime’si mucibince biz “Hakk parti”liyiz, “Halk parti”lilerle ilgimiz yok. Biz bunu resmen beyan etmişiz ve bizim partimiz 1400 küsür sene evvel kurulmuştur.

Allah-u Teâlâ Müminun sure-i şerif’i 52-56. Âyet-i kerime’lerinde:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak. Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile onların iyiliğine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır onlar işin farkında değiller.”

Bu Âyet-i kerime’lere göre, onların her biri kendi kitapları ve partileri ile öğünüyorlar ve seviniyorlar.

Binaenaleyh Hazret-i Allah’ın kitabına baktım bunları buldum.

İrşad ve ikaz mahiyetinde gönderdiğiniz Refah’ın kitabında ise, en başta yazılan şu mısraları okudum:

“Tohum saç bitmezse toprak utansın

Hedefe varmayan mızrak utansın

Ustada kalırsa bu öksüz yapı

Onu sürdürmeyen çırak utansın.”

Halbuki Âyet-i kerime’de her şeyin Allah-u Teâlâ’nın emri ve hükmü altında olduğu beyan ediliyor:

“O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş kuru her şey Allah’ın ilmindedir.” (En’am: 59)

Bu Âyet-i kerime’ye göre “Tohum saç, bitmezse toprak utansın.” sözü şu mânâyı taşır:

“Biz çalışıyoruz sen vermiyorsun, utan!” Bu hitap Allah-u Teâlâ’yadır.

“Hedefe varmayan mızrak utansın” Bu hitap da doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ’ya gider. “Biz atıyoruz amma sen ulaştırmıyorsun, sen utan!” demektir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Bedir savaşında Cebrail Aleyhisselâm’ın tavsiyesi üzerine yerden bir avuç kum alarak müşriklerin üzerine attı. Bu atış onların hezimetine vesile oldu.

Âyet-i kerime’de ise:

“Resulüm! Sen atmadın Allah attı.” buyuruluyor. (Enfal: 17)

Görünüşte Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz attı, fakat Allah-u Teâlâ “Ben attım!” buyuruyor.

“Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın.”

İşte şimdi bunun izahını yapmanın zamanı geldi.

Esat Coşan “Vakfıma para vermediler.” diye cephe aldı. Biz ise 1975-76’larda bu hususu beyan etmiştik.

Şöyle ki; Bu parti ilk olarak kurulup “Hakk geldi, bâtıl gitti.” diye çıkıldığında en yakın arkadaşımız Hacı Celâl Saraç’a “Siz de buna iştirak edin.” demiştik. O da Düzce ilçesinin başkanı oldu, böylece iştirak edilmişti.

Vaktaki birazcık iktidara geldiler. Koltuğa oturunca Hakk’ı bıraktılar, bâtıl olan maddeye sarıldılar. Ve bu arkadaşa “Partiden hemen çık!” dedik. 1975-76’larda biz bu sözü söyledik. Onlar o zaman iktidar bekliyorlardı, çık dedik. “Neden?” diye sordu. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın kudret elini bunlardan çektiğini gördüm, görünce çekildik. Bu da ancak gösterilme ile görülür, yoksa bir mahluk onu göremez.

87 seçimlerinden önce Cevat Ayhan Bey gelmişti. Yanında bir çok milletvekili adayı vardı. Kendisini çok nazik, büyük bir efendi, asil bir insan olduğunu görünce, ona bu işin iç yüzünü açtık. “Gemi güzel, bayrak güzel, mürettebat da güzel. Fakat siz gemiye mazot yerine kum koydunuz.” Bunu da çırak yapmadı, ustayım diyen yaptı. Artık bu gemi yürümez.

Cevat Ayhan Bey’e Hacı Celal Saraç’ı partinin en parlak devrinde niçin çektiğimizi izah ederken, Hacı Lütfi Kurt “Niçin ayırdığınıza biz o zaman hayret etmiştik. Meğer sebebi bu imiş.” dedi.

Size bu hususta iki misal veriyoruz. Bedir harbinde müslümanların kuvveti az idi, düşman çoktu. Allah-u Teâlâ onlara yardım etti, harp kazanıldı. Bir yıl sonra Uhud savaşı yapıldı. Müslümanlar Resulullah Aleyhisselâm’ın emrini dinlemeyip de ganimet peşine düşüp maddeye sarıldıkları için, Allah-u Teâlâ kudret elini yani yardımını çekti. Kazanılmış olan harp kaybedildi. Bunun delili Kuran-ı kerim’de mevcuttur.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenip mağlup edecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakıverirse, O’ndan başka size yardım edecek kimdir? Müminler yalnız Allah’a güvensinler.” (Âl-i imran: 160)

Bunca kitap basılıp satılıyor ve fakat bir lirasının bile zimmetimize geçmediği ehlince malumdur. Bizim bir gün dahi tahsilimiz yok, hiç bir mektepte okumuş değiliz. Bu ilme de “İlm-i İlâhî” denir. Maddeye sarılırsam lütfunu çeker, suyu çekilen balık gibi olurum.

Sahibime şöyle niyaz ederim: “Allah’ım! İhsan ettiğin ruh, beden, âzâlar ve sonsuz sayısız nimetlerine karşı, bütün bunların bir zerresinin dahi idrâkinden âcizim. Hiç birine şükredemeyeceğim için de, âcizliğimi ortaya koyuyorum. İyi biliyorum ki hiç bir amelim de yok. Tek bir ümidim ve güvencim varsa, af ve merhametindir.”

Af eder mi, geç kulum der mi?

Nitekim Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Âyetlerimizi ve onlara iman etmeyi kibirlerine yediremeyenlere göğün kapıları açılmaz, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler. Suçluları işte biz böyle cezalandırırız.” (A’raf: 40)

Bu kadar ince hesaplarla sorguya çekileceğiz. Bundan haberimiz var mı?

Yalnız rızâ için cihad edenleri, canını malını ortaya koyanları muzaffer kılacağına dair Hazret-i Allah’ın vaad-i Sübhânîsi vardır.

Âyet-i kerime’de:

“Şüphesiz ki Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Allah, cennet kendilerinin olmak karşılığında satın almıştır. Onlara vaad olunan cennet haktır ki, Tevrat’ta da İncil’de de ve Kuran’da da sabittir.” buyuruluyor. (Tevbe: 111)

Amma cep ve makam için cihad edenlere böyle bir vaad-i sübhânî yoktur.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesna diğerleri hep ateştedir.”

“Onlar kimlerdir yâ Resulellah?”

“Benim ve Ashab’ımın yolunda olanlardır.” (Ebu Dâvud)

Ey kardeşler! Sizi kurtuluşa, yani o bir fırkaya davet ediyoruz. Bu, “İlâhî Görüş Birliği”ne dâvettir.

Kitabımız birdir, o halde Allah ve Resul’ünde birleşmemiz gerekiyor. Bu da hiç bir zaman madde, menfaat, önderlik, liderlik istememek şartıyla gerçekleşir.

Aslında hiç bir bölücünün dâire-i İslâm’da olmadığı şu Âyet-i kerime’de açıklanmaktadır:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)

Hadis-i şerif’te ise:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” buyuruluyor. (Münâvî)

Allah-u Teâlâ her bölücüyü Âyet-i kerime’leriyle kulluğuna, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetliğe kabul etmiyor.

Hazret-i Allah rahmet kapılarını onların üzerine kapamış, bölücüler hakkında hükmünü vermiş, âkibetlerini açık olarak beyan etmiştir:

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.

Eğer belirli bir süre için Rabbinin veril-miş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)

“İşte bundan ötürü sen onları tevhide, birliğe dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol, onların heveslerine uyma.

Ve de ki: Allah’ın indirdiği kitaba inan-dım, aranızda adalet yapmakla emrolundum.

Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir... Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de ancak O’nadır.” (Şûrâ:15)

Bu durumda kişi Hazret-i Allah’ın kitabına mı bakıp inanacak, yoksa partinin kitabına mı bakıp inanacak? Bu lâf işi değil. Ya Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lere inanacaksınız, iman edeceksiniz, veyahut inanmadığınızı ilân edeceksiniz!

Bölücü ve particilerin İslâm dininde olduğunu hangi Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le ispat edersiniz? Lütfen açıklayın da istifade edelim.

Hazret-i Allah’ın nâmütenâhi nimetlerinin, ihsan ve ikramlarının içinde bulunuyoruz. Bize ruh verdi, vücut ve âzâlar verdi, mülkünde bulunduruyor. Buna rağmen insan ne kadar zâlim, ne kadar câhil!

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Kahrolası insan! Ne kadar da nankör! Onu yaratan hangi şeyden yarattı? Onu nutfeden yaratıp merhalelerden geçirerek şekil verdi. Sonra da onu öldürür ve kabre koyar. Daha sonra dilediği zaman onu tekrar diriltir.” (Abese: 17-22)

Yakında huzur-u ilâhi’ye çıkacağız. O bize kime taptığımızı haber verecek. Bunca isyanımızla hesaba çekildiğimiz zaman hâlimiz ne olacak? Nasıl utanacağız? Zerreden ve kuruştan hesaba çektiği zaman, bu vebalin altından nasıl kalkılacak? Çünkü “Hakk geldi, bâtıl gitti.” diye çıktık ve bunları yaptık.

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücadele: 22)

Biz bu partili olduğumuzu ilân etmişiz. Hakk’ın partisini bırakıp halkın partisine uyacak değiliz. Ancak “İlâhî Görüş Birliği”ne dâvet ederiz. Tâbi olanları Hazret-i Allah ve Resul’üne -sallallahu aleyhi ve sellem- ulaştırmaya gayret ederiz.

“‘İlâhi Görüş Birliği’ne Davet” isimli kitabımızda “Gayemiz İslâm’dır, isim değil. Muradımız Hazret-i Allah ve Resul’üdür, bölücülerden herhangi biri değil.” diye açıklamışızdır.

Bu böyle iken lütfen bize hangisinin doğru olduğunu Âyet-i kerime’lerle açıklayın da bilelim.

Yirmi senedir cihad ediyorlar, hangi cephede kimi gördünüz? Amma cep cihadçılığında gayet ustasınız!

KÖRFEZ SAVAŞI VE

REFAHÇILAR

(Bu mevzu için ayrıca bakınız: Hakikat ile Dalâleti Bilmemiz Lâzım, sh: 261-273)

 

Sık sık sorulan sual:

Refah partililerin Mâide suresi 44. Âyet-i kerime’sinde geçen “Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, işte onlar kâfirlerdir.” cümlesi hakkındaki görüşleri ile bu son Körfez savaşı sebebiyle Saddam’ı tutmaları Ahkâm-ı ilâhî’ye uygun mudur?

Cevap:

Hayır! Bilâkis tersinedir.

Onlara sorun:

1.Bu Âyet-i kerime yeni mi nâzil oldu?

2.Erbakan iktidarda iken kâfirdi de şimdi müslüman mı oldu?

3.Veyahut Erbakan iktidarda olsa idi Refahçılar bu Âyet-i kerime ile ortaya çıkarlar mıydı?

Allah için imanlarına ve vicdanlarına danışarak doğruyu söylesinler.

Okuduğunuz zaman göreceksiniz ki, bu Âyet-i kerime gerek nüzul sebebi olarak gerekse şümulü itibari ile yahudileri hedef almaktadır:

“Doğrusu biz yol gösterici ve nurlandırı-cı olarak Tevrat’ı indirdik. Kendisini Allah’a teslim etmiş peygamberler, yahudi olanlara onunla ve Rabbe kul olanlar, bilginler de Allah’ın kitabından elde mahfuz kalanla hükmederlerdi. Tevrat’a şâhiddirler. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun.

Âyetlerimizi değersiz olan şeylerle değiştirmeyin.

Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, işte onlar kâfirlerdir.” (Mâide: 44)

Zira onlar Tevrat’ta bulunan recm, katl... gibi suçların cezalarını makam, mevki, maddi menfaat karşılığında değiştirmişler; yerine kendi aralarında tasarladıkları “Suçluyu azarlama”, “Yüzlerine kara çalma”, “Bir merkebe bindirip halka teşhir etme” gibi değişik cezalar getirmişlerdir. Zenginler ve mevki sahipleri bir suç işlerse, onlardan korkarlar ceza tatbik etmezlerdi. Diğer taraftan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in âleme teşrif buyuracağını bildiren beyanları da Tevrat’tan kaldırmışlardı.

O halde Hazret-i Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir olduğuna dair ifâde; hükmü ortadan kaldıranlara, yok etmeye çalışanlara aittir.

Müslümanlara şümulü ise; Hazret-i Allah’ın indirdiğine, amel etmek bakımından uymayan değil, hükmünü değiştiren mânâsınadır. Ancak Âyet-i kerime’nin hükmünü inkâr eden kimse kâfir olur.

Şu halde Kuran-ı kerim’deki emirleri emir bilip, nehiyleri nehiy anlayan ve fakat ihmalinden, cehaletinden, imkânsızlığından dolayı yapamayanlara veya değiştirmeyenlere kâfir değil; fasık, âsi, emre itaat etmeyen kişi diyebiliriz.

Bugün namazın farz olduğuna inanan fakat kılmayan kimselere kâfir mi diyelim? Haram olduğunu bildiği halde içki içenlere kumar oynayanlara kâfir gözü ile mi bakalım? Hayır.

Aynı zamanda bu gibi kimseler Kuran-ı kerim âyetlerini istedikleri gibi tefsir ederek fitnelerini etrafa yaymak istiyorlar. Bu gibiler hakkında vârid olan Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmuştur:

“Kur’an âyetlerine kendi reyi ile mânâ veren kimse cehennemden kendisine yer hazırlasın.” (Münâvî)

Körfez savaşı meselesine gelince; bu hususu bir Âyet-i kerime ile izah edelim.

Allah-u Teâlâ Hucurat suresi 9. Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa, hemen aralarını düzelterek barıştırın.

Eğer onlardan biri diğeri üzerine saldırırsa, o zaman o saldıranla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşınız.

(Sonunda teslim olur, Allah’ın emrine) dönerse, yine adaletle aralarını düzeltin ve hep adaletle iş görün. Şüphesiz ki Allah adalet yapanları sever.”

10’uncu Âyet-i kerime’de ise:

“Müminler kardeştirler.” buyuruluyor.

Bu bir emr-i ilâhî’dir.

Biz Irak’ı da Kuveyt’i de İslâm diyarı biliyoruz. İkisi bugün karşı karşıya gelmiş, biri diğerinin memleketini ilhak etmiştir.

Bu Âyet-i kerime’ye göre, bütün müslüman devletlerin hepsi birden tek taraf olup Saddam’ın üzerine yürümesi lâzımdı.

Bir bu Âyet-i kerime’nin hükmüne bak, bir de bu bölücülerin yaptığına bak!

Erbakancılar bu Âyet-i kerime’ye iman ediyorlar mı? Yoksa bu Âyet-i kerimeye karşı mı çıkıyorlar? Kendi durumlarını aynada görsünler!

Eğer Allah-u Teâlâ’nın emrine iman ediyorlarsa, hükmüne rızâ gösteriyorlarsa; birlik ve beraberliğin faziletine, bölücülüğün kötülüğüne dair bizzat Hazret-i Allah’ın beyanlarını arzedeceğiz:

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Onlar için kıyamet günü büyük bir azap vardır.” (Âl-i imran: 105)

Onlar bu Âyet-i kerime ile amel ediyorlar mı? Hayır!

“Hepiniz topluca sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” (Âl-i imran: 103)

Bakınız bu Âyet-i kerime’ye nasıl ters düşüyorlar!

“Allah’a ve Resul’üne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” (Enfal: 46)

Bu Âyet-i kerime’ye riayet ediyorlar mı? Hayır!

“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız. Kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşma-yınız.” (Mâide: 2)

Bu Âyet-i kerime ile amel ediyorlar mı? Hayır!

“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.” (Şûrâ: 13)

Sanki bu işin ehli kendileri imiş gibi gösteriyorlar, diğer taraftan da Allah-u Teâlâ’nın hükmüne ters düşüyorlar.

Bu bozguncuların neresine evet diyelim!

Müslümanların fırkalara ayrılması, ihtilâf ve tefrikaya düşmeleri Kuran-ı kerim’de şiddetle yasaklanmıştır.

“İnsanlar ilk önce bir tek ümmet idiler. Sonradan ayrılığa düştüler.

Eğer Rabbinden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” (Yunus: 19)

“Aralarında çıkan gruplar birbirleri ile ayrılığa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin hâline.” (Zuhruf: 65)

Bunca Âyet-i kerime’ler onlara hitap ettiği halde hiç birine riâyet etmiyorlar. Üstelik bunu İslâm nâmına yapıyorlar ve kendilerini müslümanların ön safında zannediyorlar. Gayeleri bozgunculuk ve bölücülük.

Madem ki bunca Âyet-i kerime’lere riâyet etmeyip ters düşüyorlar; buna İslâm dâvâsı demesinler de Refah dâvâsı desinler. Bunlar Refah’ın görüşüdür, İslâm’a atfedilmemeli. İslâm ise Hazret-i Allah’ın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın hükmüne dayanır.

Âyet-i kerime’de:

“Yaratmak da emretmek de O’na mahsustur.” buyuruluyor. (A’raf: 54)

En büyük gadab-ı İlâhî’ye maruz kaldıkları husus, Allah-u Teâlâ’nın kesinlikle yasak etmiş olduğu şeylere, “Allah-u Teâlâ böyle emrediyor.” diye göstermeleridir.

Bu gibiler solculardan daha tehlikelidir. Solcu aslını icrâ eder, gayesi bellidir. Lâkin bu gibiler, güya Din-i mübin’i onlar temsil ediyorlarmış gibi görünerek, Ümmet-i Muhammed’i bölmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla İslâm dini’ne en büyük darbeyi vuruyorlar. Bunu bir dış düşmanı yapamaz.

Mâide suresi’nin 44. Âyet-i kerime’sini müslümanların arasına bugünkü huzur bozucu tevili ile ilk ortaya atan ve kargaşa kapısını açan “Hariciler”dir. Onlar Hazret-i Ali -radiyallahu anh-, Hazret-i Muâviye -radiyallahu anh-, Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- ve buna mümasil bir çok zevât-ı kiram’a cehaletleri yüzünden küfür damgası vurdular.

Bu ne haldir ki, Refahçılar Din-i İslâm’ı âlet ederek balon uçuruyorlar.

1.Uçursunlar amma Kelâmullah’ı âlet etmesinler!

2.Uçursunlar amma câmilerimizi işgal ve âlet etmesinler!

3.Uçursunlar amma güzel vatanımızda bozgunculuk yapmasınlar!

Bunları kendi parti binalarında yapsınlar. Refah partisine atfetsinler, İslâm dinine değil!

Bundan evvel de bu yaz Erbakan Düzce toplantısında böyle bir balon uçurmuştu ve şu cevabı yazmıştık:

Sual: Erbakan, Düzce konferansında üç defa “Refah’tan başka İslâm yoktur.” dedi. Bu sözü doğru mudur?

Cevap: Yalandır! Bu sözünün doğruluğunu hangi Âyet-i kerime ile ispat edebilir? Bu, Hazret-i Allah’ın dinidir, lâf işi değil.

Aynı zamanda bu bir sözü ile iki yerden küfre kayıyor.

Birincisi:

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücadele: 22)

Âyet-i kerime’sini inkâr edip, Refah Partisi’ni onun yerine koyduğundan.

İkincisi ise, bir milyar müslümana küfür isnad ettiğinden ötürü.

“Bir kimse müslüman kardeşine küfür isnad etmesin. Zira o kimsede bu haller yoksa, sözler sahibine döner.” buyuruluyor. (Buharî)

Biz size dememiş miydik her bölücü yalancıdır diye. Bu sözümüzü şu Âyet-i kerime’lerle ispat edebiliriz:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 52-56)

Allah-u Teâlâ’nın açık beyanı ve ilânı var, kendi partisi hakkında:

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücadele: 22)

Kim ki Allah ve Resul’üne iman etmişse, bu partiye tâbidir.

Erbakan’a inanıp uyanlar da o partinin adamlarıdır. Onlar Hazret-i Allah ve Resul’ünün partisinden değildir. Niçin? O’nun sözüne inanıp, Âyet-i kerime’ye inanmadıkları için.

Menfaat, mevki, nam için zanda bulunuyorlar ve İslâm dini’ni âlet ediyorlar. Bu suretle de yalan söylüyorlar.

Din lâf işi değildir. Bu bölücüler Din-i mübin’i böyle parçalıyorlar.

Bunların bize teşekkür etmeleri lâzım değil mi? Ki biz sadece ikaz ediyoruz. Hüküm Hazret-i Allah’ındır.

Şimdi biz çekilelim aradan. Onları Hazret-i Allah ve Resul’ü ile başbaşa bırakalım. Zira onlarla muhatap değiliz.

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.

Eğer belirli bir süre için Rabb’inin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)

Hadis-i şerif’te ise:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” buyuruluyor. (Münâvî)

Yukarıda belirtilen Âyet-i kerime’leri ile ve yukarıda geçen Müminun suresi 52-56. Âyet-i kerime’leri ile Hazret-i Allah’ın kulluğuna, Hadis-i şerif’le de Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ümmetliğe kabul etmediğini biz nasıl kabul edelim?

Ancak Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri esas tutarız. Lâfa, yalana, dolana asla itibar etmeyiz, ona göre cevap verin.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?

Muhakkak biz zalimlerden öç alacağız!” buyuruluyor. (Secde: 22)

Erbakan’ın verdiği nutuklar, Refah’ın dinine, kitabına ve partisine göre hitap edilmiştir. Her kelimesi İslâm’a ters düşüyor. Eğer icap ederse her beyanının ahkâma ters düştüğünü cevaplarız.

(Bu yazı üzerine Necmettin Erbakan'ın avukatı Şevket Kazan'ın Muhterem Müellife gönderdiği ihtarnamenin orjinali için bakınız: Refah Dini'ne Mensup Mahmut Efendi'nin Mollalarına Cevaptır, sh:209)

Bu yazımıza cevap vermekten âcizlik gösterdiler de mahkemeye çıkmakla mı kendilerini haklı gösterecekler?

Bizim bütün beyanlarımız Âyet-i kerime iledir. Mahkemede de onları Âyetle karşımızda görmek isteriz, eğer müslüman iseler. Asla lâf kabul etmeyiz...

HAZRET-İ ALLAH’A İMAN EDENLERLE

İMAMA İMAN EDENLER

(Bu mevzu için ayrıca bakınız: Sözler ve Notlar-1, 6. baskı, sh:157)

 

Her bölücü grup Din-i mübin’i parçalamak için birer İMAM tayin etmişler, halkı kendilerine çekip çevirmeye çalışıyorlar.

İsyan ve zulüm karanlıklarında icraatlarını yürüten bu gibi yol kesiciler hakkında Hakk Celle ve A’lâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.” (A’raf: 86)

Şimdi size (İMAN) gerektiren Âyet-i kerime’lerin icapları ile, (İMAM)’ım diyen bölücülerin icraatlarını arzedeceğiz. Herkes kendisini bu tabloda görsün!

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız.” buyuruyor. (Mâide: 2)

Bu emr-i ilâhî’ye muhalefet eden bölücüler ise kötülükte birleşiyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Hepiniz topluca, sımsıkı Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın.” buyuruyor. (Âl-i imran:103)

Her bir bölücü imam da Din-i mübin’i parçalamak suretiyle cemaatı kendi etrafında toplamaya çalışıyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” buyuruyor. (En’am: 159)

Bu şu demektir: Allah-u Teâlâ onları kulluğundan tardetmiş, Habib-i Ekrem’ine de tardetmesi için emir buyurmuş.

Bu şuna benzer: Bir baba evlâdını evlâtlıktan reddetmiş, nüfustan da sildirmiş. Artık o evlat her ne kadar “Ben falan kişinin oğluyum.” dese bile mirastan mahrumdur. Bunlar da imandan ve İslâm’dan mahrum edilmişlerdir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Müminler kardeştirler.” buyuruyor. (Hucurat:10)

Onlar ise dini ve din kardeşliğini bölmek için müslümanları kendilerine bağlamaya çalışıyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.

Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” buyuruyor. (Şûrâ:14)

Buradan da anlaşılıyor ki, Allah-u Teâlâ bunlara karşı ne kadar gazaba gelmiş! Bir taraftan kulluğundan tardetmiş, diğer taraftan da en şiddetli bir azâbı onlara hazırladığını beyan buyurmuş.

Allah-u Teâlâ kendi dinini ve kendi partisini açıklamıştır. Dini hakkında şöyle bir beyan-ı ilâhîsi var:

“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran:19)

Partisi hakkında da şöyle bir ferman-ı ilâhisi var:

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücadele: 22)

Böyle olduğu halde bazı bölücüler, bu ilâhî fermanları hiçe sayarak Allah-u Teâlâ’nın dinini ve partisini kendilerine mâletmeye çalışıyorlar. Bu ise küfrün ta kendisidir.

Bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“İnandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” (Hucurat:11)

Ve bunların dinlerinin ayrı olduğunu, kitaplarının ayrı olduğunu, partilerinin ayrı olduğunu şu Âyet-i kerime’den de rahat anlayabilirsiniz:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Mü’minun: 52-56)

Allah-u Teâlâ:

“Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için çok daha hayırlıdır.” (Tevbe: 41)

Âyet-i kerime’siyle kendi yolunda cihadı emrediyor. Onlar ise bu Âyet-i kerime’yi hiçe saydılar, işi cep cihatçılığına döktüler. Hangisini Allah yolunda bir cihad cephesinde gördünüz? Amma cep cihadcılığında gayet ustalar.

Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:

“Ey iman edenler yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyi yaptık demeniz Allah katında büyük gazaba sebep olur.” (Saf: 2-3)

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Hiç şüphesiz Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Allah, cennet kendilerinin olma karşılığında satın almıştır.” buyuruyor. (Tevbe: 111)

Kendi yolunda malı ile canı ile cihad edenlere O’nun böyle bir vaad-i sübhânisi var. Bölücü imamların kendi etraflarına topladıkları kimselere ne gibi vaadleri var?

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)

Bu imamlar ise Allah-u Teâlâ’nın bu fermân-ı ilâhîsini hiçe sayarak, beytülmâl ismi altında gerek kendi etrafını gerek diğer müslümanları soyup duruyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Resulüm! Onlara de ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddiâ edenlerden de değilim.” buyuruyor. (Sâd: 86)

İmamlar ise kendi dalâlet yollarını Hakk yolu imiş gibi gösteriyorlar ve sonra da menfaat, mevki ve nam için İslâm dinini alet ediyorlar. Halkı soymak için cep cihadcılığı yapıyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Resulüm! Onlara de ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Sadece Rabbine doğru bir yol tutmak dileyen kimseler olmanızı istiyorum.” buyuruyor. (Furkan: 57)

Onlar ise halkı Hakk yolundan çevirerek kendi dalâlet yollarına çekip çevirmeye çalışıyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Resulüm! Onlara de ki: Ben sizden bir ücret istersem eğer, o ücret sizin olsun. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. O her şeye şâhiddir.” buyuruyor. (Sebe: 47)

Onlar ise ücretlerini halktan peşin olarak alıyorlar, bunların Hakk ile ne işi var!

Bir bu Âyet-i kerime’lere bakın, bir de bu bölücü imamların icraatlarına bakın!

Allah-u Teâlâ Tevbe suresi’nin 60. Âyet-i kerime’sinde zekât verilecek sekiz sınıfı açık olarak beyan buyuruyor.

Onlar ise bu emr-i ilâhîyi menfaatları uğrunda hiçe sayıyorlar, kendi namlarına topluyorlar. Böyle olunca zekât veren vermemiş gibi oluyor, onlar da emanete hıyanetlik yapmak suretiyle münâfıklığa düşüyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Sen o münâfıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse dediklerine kulak verirsin. Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidirler. Her gürültüyü, korkularından kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar; onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın. Allah kahretsin onları! Hakk’tan nasıl çevriliyorlar.” (Münâfikun: 4)

İşte seçtikleri imamların içyüzü budur!

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Fâizi yemeyiniz!” buyuruyor. (Âl-i imran: 130)

Bu ve buna benzer bir çok Âyet–i kerime’lerde şiddetle yasaklandığı halde, bazı bölücü imamlar menfaatlarına ters düştüğü için fâize helâl diyorlar. Yani haramı helâl kabul ediyorlar.

Bu suretle de İslâm dinine ters düştüğü için, İslâm dini ile de hiç bir ilgileri yoktur.

Bir kimseye bir mevzuda Âyet-i kerime okuyorsunuz. O ise Âyet-i kerime’yi hiçe sayıyor. “Filân imam böyle söyledi.” diyor. O kimse Âyet-i kerime’ye iman etmemiştir, imam kabul ettiği önderine iman ettiği için böyle söylüyor.

Bir diğer kimseye müslümanların birleşmelerini emreden, tefrikayı bölücülüğü şiddetle yasaklayan Âyet-i kerime’leri okuyorsunuz. “Onlar da bir cemaattır.” diyor. Bunu diyen bu Âyet-i kerime’lere inanıp iman etmediği için o cemaata tâbidir, cemaata inanmıştır. Bu durum İslâm’a ters düştüğü için, o da İslam dininden böylece çıkmış olur.

Bir Âyet-i kerime’de:

“İşte böyle. Çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır.” buyuruluyor. (Muhammed: 9)

Bir diğerine “Bu hususta Âyet-i kerime var.” diyorsunuz. “Bana âyet okuma.” diyor. Çünkü o, Âyet-i kerime’ye değil, imamına inandığı için böylece küfre sapmıştır. Bu Âyet-i kerime’ler onun seçtiği imamın beyanına ters düşüyor.

Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:

“İşte böyle. İnkâra sapanlar bâtıla uydular. İman edenler ise Rabblerinden gelen hakka uydular.” (Muhammed: 3)

Bir kimseye Müminun suresi 52-53’üncü Âyet-i kerime’leri okunuyor. Bu Âyet-i kerime’lerde bölücülerin dinlerinin ayrı olduğunu, kitaplarının ayrı olduğunu, partilerinin ayrı olduğunu görünce “Bu hususta sizin fikriniz nedir?” diyor. Onun bu Âyet-i kerime’lere inanmadığını görünce hayret ettik.

Şimdi size bu husustaki fikrimizi arzedelim:

Biz deriz ki, yaratmak da emretmek de Hazret-i Allah’a âittir. Hiç bir mahlukun ve hiç bir topluluğun hükmü yoktur.

Âyet-i kerime’de:

“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah’a mahsustur. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben ancak O’na güvenirim ve yalnız O’na sığınırım.” buyuruluyor. (Şurâ: 10)

Bütün insanlar, cinler, hatta melekler dahi, Allah-u Teâlâ’nın bir tek Âyet-i kerimesini inkâr edip karşı çıksalar, hepsi kâfir olurlar.

Biz ancak Hazret-i Allah’a ve Resul’üne inananlardanız, imamlarınıza cemaatlarınıza inananlardan değiliz. Bizi böyle tanıyın.

Bu imamların imanları olsaydı, bu Âyet-i kerime’lere ters düşmezlerdi. Bunlar suret-i haktan görünen birer bölücüdür. Bunca Âyet-i kerime’leri hiçe sayan bu imamlarda iman ne gezer?

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Ümmetimden yalancılar deccaller vücuda gelir.” buyuruyorlar. (Münâvî)

Yalancı ve deccalden maksat, dıştan insanları irşad ve ıslah etmek sıfatıyla görünüp gerçekte ise halkı ahkâma uymaktan alıkoyanlardır.

Gerçekten bir imam gelecek ve halkı Hakk’ın dinine davet edecek. Henüz dünyaya gelmiş değil, biraz daha zaman var.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Bakalım imamınız kendinizden olduğu halde Meryem oğlu İsa yanınıza indiği zaman durumunuz nasıl olur.” (Buhâri)

Şimdiki imamlar Allah’ın dinini kendilerine uydurmaya çalışırlar. Dine uymazlar. Dindarmış gibi görünürler, halkı kendilerine tâbi ettirmek için.

Oysa kendileri de cehennemliktir, onlara tâbi olanlar da... Küllühüm finnar...

En büyük gadab-ı ilâhiye uğrama sebeplerinden bir tanesi de, ilâhî hükümleri hiçe sayıp bozmaya ve kendi fikirlerini ahkâm gibi göstermeye çalışmalarıdır.

Şayet bu beyanlarımıza itirazınız varsa, nasıl ki biz her mevzuyu Âyet-i kerime ile beyan ediyorsak, sizi de ancak, Âyet-i kerime ile karşımızda görmek isteriz, suret-i katiyede lâf kabul etmeyiz. Lâf sizin inanacağınız şeyler. Biz ancak Hazret-i Allah ve Resul’üne iman etmişizdir, onu esas tutarız. Bölücülerin dinine, kitabına ve partisine itibarımız yoktur.

Hakk Celle Ve A’lâ Hazretleri Âyet-i kerime’lerinde buyuruyor:

“Dinde zorlama yoktur. İman ile küfür birbirinden kesin olarak ayrılmıştır.

Kim tâğutu inkâr edip de Allah’a inanırsa muhakkak ki o, kopması mümkün olmayan en sağlam bir kulpa sımsıkı sarılmış olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 256)

“İnsanlar kabul edip girdikten sonra Allah’ın dini hakkında tartışmaya girişenlerin iddia ve delilleri Rabbleri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazap vardır ve çok çetin bir azab da onlar içindir.” (Şûrâ: 16)

“Doğrusu bir çokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar.” (En’am: 119)

“Kendisine Rabbinin Âyetleri hatırlatıla-rak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?

Muhakkak ki biz zâlimlerden öç alacağız.” (Secde:22)

İmamlar imamlar, dinde şirket kuranlar,
Hakk’tan bahsederler, halktan meded umarlar.
Cep cihadcılığı ile milyarları vuranlar.

Hesaba siz çekileceksiniz,
Yaptığınız marifetleri göreceksiniz,
Bunca israfın hesabını vereceksiniz.

Bu imamlar dinimizi parçalıyor,
Vatanımıza darbe vuruyor,
Düşmanımıza zemin hazırlıyor.

Siz yaptığınıza pişman olacaksınız,
Rezil ve rüsvay olacaksınız,
Cehennemin dibini boylayacaksınız.

ALLAH-U TEÂLÂ’NIN EMİR VE HÜKÜMLERİNİ BIRAKIP

İMAMLARINA İMAN EDEN SAPIKLAR

NASIL DİNDEN ÇIKTILAR?

(Bu mevzu için ayrıca bakınız: Sözler ve Notlar-5, sh: 452)

 

Her bölücü Din-i mübin’i parçalamak için birer imam tayin etmişler. Bu imansız imamların her biri birer isimle ortaya çıkmışlar, ayrı birer din kurmuşlardır.

Bunlar nefislerini ilâh edinenlerdir. Bunlara uyanlar da bunlara tapmış olur.

İşte delil ve ispatı:

Yahudi ve hıristiyan ulemâsı bir delile isnad etmeksizin bir çok mesele ihdas ederek; dinlerinde haram olan şeye helâl, helâl olan şeye haram demişler, avam tabakası da bunları kabul etmişlerdir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa kendilerine, bir olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti.” (Tevbe: 31)

Bu Âyet-i kerime’nin mânâsını bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kendisi açıklamıştır.

Şöyle ki:

Daha önceleri hıristiyan olan Adiy bin Hâtim, boynunda gümüşten bir haç olduğu halde, İslâm hakkında bilgi edinmek niyetiyle Medine’ye gelmişti. Şüphelerini gidermek için Resulullah Aleyhisselâm’a bazı sorular sordu. “Bu âyet bizi âlimlerimizi, râhiplerimizi rabler edinmekle suçluyor. Halbuki biz onları kendimize rabler edinmeyiz. Bunun mânâsı nedir?” dedi.

Resulullah Aleyhisselâm “Onlar helâli haram kıldılar, haramı helâl kıldılar. Siz bunu öylece kabul etmiyor muydunuz?” diye sorunca Adiy “Evet böyledir.” diye tasdik etti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“İşte bu sizin onları rabler edinmenizdir.” buyurdu. (İbn-i Kesir)

Nasıl ki onlar Allah-u Teâlâ’nın emirlerini bırakıp rahiplerini, hahamlarını, İsâ Aleyhisselâm’ı ilâh edindilerse;

Şimdiki bölücüler de Allah-u Teâlâ’nın kitabını kenara ittiler, hükmünü bırakıp geri attılar, saptırıcı imamlarına uydular. O imamlar ise kendi dinine ve kendi kitabına göre hüküm veriyorlar. Onlara tâbi olup peşlerinden gidenler de, onlara uyduklarından, onları Rab olarak kabul etmiş oluyorlar. Dolayısıyla müşrik olmuş oluyorlar. Allah’a inandık deseler bile, bu iddiâlarının inandırıcı olmadığı ortadadır.

İşte Âyet-i kerime, işte Hadis-i şerif!

Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde bu sapıkların zâlim olduklarını, cehaletin koyu karanlıklarına daldıklarını, hidayetten uzaklaştıklarını haber vermektedir:

“Hayır!.. O zulmedenler bilgisizce keyiflerine uydular. Allah’ın saptırdığını kim hidayete getirebilir? Onların hiç bir yardımcıları yoktur.” (Rum: 29)

Abdullah İbn-i Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“İleride genç bir grup ortaya çıkacak. Bunlar Kur’an’ı okuyacaklar, ancak okudukları gırtlaklarından aşağıya geçmeyecek.

Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır. Nihayet onların bu sürdürdüğü hile ve aldatma esnasında deccal çıkacaktır.”

Abdullah İbn-i Ömer -radiyallahu anhümâ- der ki:

“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in ‘Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır.’ ibaresini yirmi kereden fazla işittim.” (Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercümesi, Cilt: 16 sh: 530)

Yani türemeler türeyecek, kökü kesilecek, yine türeyecek yine kökü kesilecek. Bu o kadar devam edecek ki, deccal çıkıncaya kadar bu türeme devri devam edecek. Deccal çıkınca artık İslâm’ı yaşamak isteyenlere büsbütün büyük güçlükler gelecek. Daha evvel arz ettiğim gibi devr-i deccalde yaşıyoruz ve bu devir otuz deccale kadar devam edecek. Otuzuncusu çok büyük fitne ve fücurla gelecek. Hazret-i Allah İsâ Aleyhisselâm’ı gönderecek, gerek bu deccalı, gerek bu fitne fücur’u kaldıracak.

Bunun için ey kardeşler! Önümüzde bu kadar tehlikeli devirler var. Hazret-i Allah ve Resul’üne sığının. Kitapları daima okuyun ve böylece bu devirleri aşmaya bakın.

İslâm’dan çıktıktan sonra her bir bölücü birer isim yaptı. Bu isimler birer dindir. Oysa Allah katında bir tek din vardır, o da İslâm’dır.

“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)

Allah-u Teâlâ’nın yanında beğenip seçtiği, makbul kıldığı din yalnız budur.

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde kullarına bu dine uymalarını bizzat emir buyurmaktadır:

“Hakk’a yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılıştan verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında asla değişme yoktur.

Bu dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)

Allah katında bir tek din olduğu gibi bir tek de ümmet vardır. O da Muhammed Aleyhisselâm’ın ümmetidir.

Allah-u Teâlâ Mü’minun sûre-i şerif’inin 52. Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Şüphesiz ki sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.”

Allah-u Teâlâ inananları bir tek ümmet kabul ediyor, bu teklikten ayrılanlar huduttan ayrılmış oluyor. Onlar Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadıkları için dinden çıktılar.

Enbiyâ sûre-i şerif’inin 92. Âyet-i kerime’sinde aynı şekilde, inananların bir tek ümmet olduğunu açıkladıktan sonra akabinde “O halde bana kulluk edin.” buyuruyor.

Allah-u Teâlâ Rum sûre-i şerif’inin 31. Âyet-i kerime’sinde:

“Hepiniz O’na yönelin ve O’ndan korkun, namaz kılın, müşriklerden olmayın.” buyurarak, kullarının kendisine yönelmelerini, kendisinden korkmalarını, nefislerini ilâh edinmemelerini emir buyuruyor. Zira bu bir şirktir, yapan müşriktir. Bu Emr-i ilâhi’yi dinlemeyenlerin İslâm dini ile hiçbir ilgileri kalmaz.

Bu sapıklar “Biz din kurmadık.” diyorlar.

Bu bölücüler, bu türemeler bunu bilerek mi söylüyorlar, yoksa cehaletlerinden mi söylüyorlar?

Zira Allah-u Teâlâ Mü’minun sûre-i şerif’inin 53. Âyet-i kerime’sinde onların dinlerinin ayrı olduğunu, kitaplarının ayrı olduğunu, her bölücünün kendi dinine kendi kitabına göre hareket ettiğini, böylece dinden çıktıklarını açık açık beyan buyuruyor:

“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.”

Her isim bir dindir. Siz bu Âyet-i kerime’leri görmüyor musunuz? Yoksa bunu gizlemek için mi ilâhî fermanı gözardı etmek istiyorsunuz?

Âyet-i kerime’lere bir bir bak ve incele ki durumunu gör, nasıl küfre kaydığını bil!

“Biz bölücü değiliz.” diyorsunuz. Allah-u Teâlâ Mü’minun sûre-i şerif’inin 53. Âyet-i kerime’sinde dininizin kitabınızın ayrı olduğunu, bölücü olduğunuzu beyandan sonra, 54. Âyet-i kerime’sinde ise sapık olduğunuzu beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor:

“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.”

Siz bu Âyet-i kerime’lere itiraz mı ediyorsunuz, inkâr mı ediyorsunuz?

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde size “Türeme” ismini koymuş. Yani sizin isminiz ve aslınız budur.

Ayrı bir din kurduğunuza dair açık açık Âyet-i kerime’leri önünüze seriyoruz. Bir bir bak ve incele de durumunu gör, nasıl küfre kaydığını bil. Oysa kendinizi İslâm’ın ön safındaymış gibi göstermek istiyorsunuz ve çalışıyorsunuz.

Allah-u Teâlâ bunlara karşı ne kadar gazaba gelmiş ki, Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:

“Biz o bölücülere (azap) indirmişizdir. Onlar Kur’an’ı parça parça edenlerdir.

Rabbin hakkı için onlara mutlaka yaptıklarından soracağız. Resulüm! Sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklerden yüz çevir.” (Hicr: 90-94)

“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.

Bu dünya hayatında biz onların peşine bir lânet taktık (daima lânetle anılacaklardır.) Kıyamet gününde ise onlar çirkinleştirilip iğrenç kimselerden olacaklardır.” (Kasas: 41-42)

İşte Âyet-i kerime’leri bir bir önünüze koyuyoruz. Kendinize bakın, durumunuzu bu aynada görün.

Allah-u Teâlâ Rum sûre-i şerif’inin 32. Âyet-i kerime’sinde:

“Onlar ki dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka oldular.” buyuruyor.

Her birinin ayrı bir isimle ortaya çıkmaları, ayrı bir din kurduklarını göstermektedir. Bu bakımdan bunlar İslâm dininin tahripçileri ve yıkıcılarıdırlar.

Allah-u Teâlâ Mü’minun sûre-i şerif’inin 55 ve 56. Âyet-i kerime’lerinde ise onlara bir çok bolluklar verdiğini, fakat bu verdiklerini daha büyük azapla yakalamak için kahrından verdiğini beyan buyuruyor:

“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar?

Hayır, onlar işin farkında değiller!”

Allah-u Teâlâ içyüzünü apaçık meydana çıkardığı halde, dininizi halktan saklamak için, bütün bunları görmemezlikten geliyorsunuz. Çünkü siz gerçekten Huzur-u ilâhiye çıkacağınıza inanmıyorsunuz!

Allah-u Teâlâ Enbiya sûre-i şerif’inin 93. Âyet-i kerime’sinde:

“Halbuki hepsi bize dönecekler.” buyuruyor.

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:

Böylece onlar kıyamet gününde hem kendi günahlarını tam olarak yüklenirler, hem de bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının bir kısmını yüklenirler.

Dikkat edin! Yüklendikleri yük ne kötüdür.” (Nahl: 25)

Yani onlar her ne kadar başkalarının günahlarını yüklenemeyeceklerse de, iki katı bir azab yüklenmekten kurtulamayacaklardır. Birincisi kendi sapıklıklarının vebali, ikincisi de önderlik edip saptırdıkları kimselerin yükü.

Sapanla saptıran azapta ortaktırlar. Birisi öbürünü saptırmış, öbürü de onun saptırmasına boyun eğmiştir. Böylece günahı ikisi beraberce yükleneceklerdir. Bu da tek başına iyi niyetin yetersizliğini göstermektedir.

Bütün bu Âyet-i kerime’ler bölücülerin iç durumlarını ortaya koyuyor. Kaçacak yerleri yok. Bunun böyle olduğunu çok iyi bilin.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde “Küllühüm finnâr” buyurarak hepsinin cehennemlik olduğunu şimdiden haber veriyor.

Ey sapık bölücüler! Ey türemeler!

Allah-u Teâlâ’nın fermanlarını önünüze seriyoruz. Âyet-i kerime’leri bir bir açıklıyoruz. Hadis-i şerif’leri de hatırlatıyoruz. Hâlâ tevbe edip Hazret-i Allah’a kul, Habib-i Ekrem’ine ümmet olmayacak mısınız? Yoksa ilâh edindiğiniz imamların tarafında kalmak mı niyetindesiniz? Kararınızı açıklayın, âlem de sizi bilsin!

İslâm dininde haram ve helâl ahkâmını beyan etmek ancak Allah-u Teâlâ’ya ve O’nun gönderdiği Peygamber’e mahsustur.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dini kaide kılan ortakları mı var?

Eğer azabı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz ki zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.” (Şûrâ: 21)

Bu bölücüler haram olan şeyleri helâl olarak gösteriyorlar. Kendileri o haramları rahat rahat işledikleri gibi etraflarına da yaptırıyorlar. Onlar da bu işten gayet memnunlar. Bu suretle de onları ilâh edinmiş oluyorlar. Onların yaptıklarını tâbileri de yapıyorlar.

Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Dillerinizin yalan yere vasfettiği şeyler hakkında ‘Bu helâldir, bu haramdır’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.” (Nahl: 116)

“Onlar kendi yüklerini, kendi yükleriyle beraber daha nice yükleri taşıyacaklar ve uydurdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.” (Ankebut: 13)

Bunların bir kısmını size arzedelim, diğerlerini bu ölçüye göre siz görün.

Allah-u Teâlâ Yâsin sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde “Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” diye buyururken, onlar dileniyorlar, din-i mübini dahi âlet ederek, ücretlerini peşin peşin alıyorlar. Din-i İslâm’ı küçük düşürüyorlar, müslümanlığa ısınacak kimseleri uzaklaştırıyorlar.

Allah-u Teâlâ Tevbe sûre-i şerif’inin 60. Âyet-i kerime’sinde zekât verilecek yerleri apaçık belirttiği halde onlar gayesi dışında menfaatleri için zekât topluyorlar. Fakirin lokmasını ağzından alıp binaya harcıyorlar.

Allah-u Teâlâ Âl-i imran sûre-i şerif’inin 130. Âyet-i kerime’sinde “Fâizi yemeyiniz!” buyurduğu halde; Bakara sûre-i şerif’inin 275-276. Âyet-i kerime’leri ile 278-279. Âyet-i kerime’lerinde fâizin katiyetle haram olduğunu, hususiyetle “Allah’a ve peygamber’e açılmış bir harp” olduğunu açık açık beyan buyurduğu halde; bu din kurucuları ve onların dinine tâbi olan sapık ve türemeler, fâizin helâl olduğunu savunuyorlar, hem yiyorlar, hem de yediriyorlar.

Allah-u Teâlâ A’raf sûre-i şerif’inin 31. Âyet-i kerime’sinde “Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” buyururken, onlar topladıkları emanet paraları kendi arzuları doğrultusunda lüks ve israf içinde harcıyorlar.

Talebeleri alet ederek kurban derisi topluyorlar, ceplerine indiriyorlar.

Ramazan-ı şerif’i âlet ederek, iftarlara davet ettikleri kimseleri soyuyorlar. Kendi elemanlarını halkın içine sokarak “Benden şu kadar, benden bu kadar!...” dedirtmek suretiyle yalan söylüyorlar, gelenleri yolmak için kandırıyorlar.

Halbuki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Bizi aldatan bizden değildir.” buyurmaktadır. (Münâvi)

Ayrıca hile ve aldatmacalarla gasplar yapılıyor.

Biz bunların bir kısmını size arzettik.

Bir Âyet-i kerime’yi inkâr eden, hepsini inkâr etti demektir. Birine uymayan hepsine uymadı demektir.

Bunları yapanlar bilin ki Allah-u Teâlâ’nın hükmünü kaldırmaya çalışmış, kendi zan hükümlerini onun yerine koymaya çalışıyorlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)

Dikkat ederseniz hiç kimseden hiç bir şey istemiyoruz, hiç kimseden en küçücük bir menfaat beklemiyoruz. Nahoş gelirleri kabul etmiyoruz. Temiz gelirleri de Hakk yolunda Rızâ-i bâri için sarfederiz. Bize emanet olarak verilen zekâtları da ehlini aramak suretiyle dağıtırız. Soframız herkese açıktır, tefrik edilmez. Her gelen yemeğini gönül hoşluğu ile yer, kendi evine girer gibi rahatlıkla ve huzurla girer çıkar. Bu bir kişi de olur, toplantı günlerinde bin kişi de olur. Gelenlerden en küçük bir menfaat talebinde bulunulmaz. Burası Allah kapısıdır, kimse soyulmaz.

Bir çok defa karşılaştığımız hususlardan bir tanesini size temsil olarak arzedelim:

Nuri isminde Kayseri’den bir kardeş Vakfa vermek üzere bir gün 5 bin Mark getirdi. “Bu parayı niçin veriyorsunuz?” diye sorduk. Yeni emekli olduğunu, getirdiği bu parada fâiz bulaşıklığı olabileceğinden şüphelendiği için vakfa vermek istediğini söyledi.

Sen ki şüphe ediyorsun, mesuliyetinden kurtulmak istiyorsun. Biz temiz olanları bile süzüyoruz, hele şüpheli olanları sureti katiyede almayız. Zira buraya her gelen, uzak yerlerden kalkıp geliyor. Yediği yemeği helâl olarak huzurla yiyor. Zira burası Hakk kapısı demişizdir, bölücülerin yapısı değil.

Parayı almadığımıza bu zât çok hayret etti ve gitti.

Dikkat ederseniz yazdığımız kitapların hiç birinden para almayız. Bunca kitap satılıyor, cebimize bir lirası bile girmez. Değil kuruşundan, kokusundan bile Allah’ımıza sığınırız. Hediye verdiğimiz kitapların parasını bile kendimizden karşılarız. Zâtına kul Habib’ine ümmet olabilmek için Allah-u Teâlâ’nın her emrine, Resulullah Aleyhisselâm’ın Sünnet-i seniyye’sine uymak zorundayız.

Yâsin sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’sinde hiç bir ücret istemeyenlerin doğru yolda olduğu beyan buyuruluyor.

Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz Hakk’ı tebliğ ettikleri topluluklara:

“Sizden buna karşılık hiç bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabbine âittir.” demişlerdi. (Şuarâ: 109)

Ne para toplarız, ne de talebelerden ücret alırız. Bütün yaptığımız iş ve icraatlarımız kendi çalışmamız ve gayretimizledir. Çalışanlar yalnız Rızâ-i bâri için çalışır. Çalışıyoruz ve fakat dilenmiyoruz.

Dikkat ederseniz bütün bu hususlara yalnız vakfımız riâyet ediyor.

Allah-u Teâlâ’nın nehyettiği şeyleri yapmakla, maddeye tapmakla, cebini doldurmakla; makam ve mevki, maksat ve menfaat için, nam için İslâm dâvâsında bulunmak ne derece İslâm’a uygun olur?

Cep cihadcıları, bölücüler iyi bilin ki İslâm’ı esaslarından çıkartmak için çalışırlar, ve ayrı bir din kurarlar. Allah-u Teâlâ’nın Kelâm-ı ilâhisine karşı kapılarını kaparlar, kulaklarını da tıkarlar. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın nûru onların din kurucusu olduğunu, İslâm dininin yıkıcıları olduğunu gösterdiğinden ötürü Kelâmullah’ı katiyetle kabul etmezler. Bu bölücüler saymakla bitmez. Bunlar bir taraftan dinimizi bölüyorlar, bir taraftan da vatanımızı parçalıyorlar. “Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.”

Hadd-i zatında bütün bölücüler birbirlerini sevmezler. Ve fakat bu Nûr-i ilâhî yayılmasın, sahtekârlıkları bilinmesin, din kurucusu oldukları görülmesin diye hepsi yekvücud hâlinde hemen birleşirler, kitaplarımızın dağılmamasına çalışırlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Onlar Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır.” buyuruyor. (Saf: 8)

Bu kitabı okurken bu gözlükle okuyun ki bu sapıtıcıları, bu bölücüleri, bu sahtekârları İslâm dininin yıkıcılarını, bu din kurucularını iyi tanıyın.

Her isim yapan, kim olursa olsun, din kurucusudur. Zira Allah-u Teâlâ’nın kelâmını arkaya atıyor, kendi hükmünü ileriye sürüyor, kendi zan ve tüzüğüne dayanmaktadır.

Bu hakikatları duymamak için bölücülerin kapılarını kapattığı, kulaklarını tıkadığı gibi, siz de mi kapatıyorsunuz?

Gözünü aç be kardeşim! Bu sahtekârları, bu imandan yoksun din hırsızlarını iyi tanı!

Şayet bunlara yardım edersen:

“Fasıka ikram eden kimse İslâmiyetin yıkılmasına yardım etmiş olur.” (Münâvi)

Hadis-i şerif’ine göre İslâm dininin yıkılmasına yardım etmiş olacaksın.

Bütün bölücüler birliğin ancak kendi kurduğu din üzerinde olmasını isterler. Allah ve Resul’ünde birleşmeye yanaşmazlar. Rıza-i İlâhi için çalışmak, onların işine gelmez, onlar yalancıdırlar ve halkı sapıttırıyorlar.

Biz ancak Allah-u Teâlâ’nın ahkâmını tebliğe memuruz. Allah ve Resul’ünde birleşmeye dâvet ediyoruz. “İlâhi Görüş Birliğine Dâvet” kitabımızı da bu maksatla yazmışızdır.

Onlar halkı uyutmak için “Birleşmemiz lâzım.” derler. Onlara “Peki nerede birleşelim?” dediğiniz zaman “İşte yolum!” derler. Bu şekilde her bölücü imam, cemaatın kendisinde birleşmesini arzu eder. Bunu bu imansız imamlar yapıyor.

Dikkat et kardeşim! Sen de gör ve bu gaflet sarhoşluğundan ayıl artık!

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücâdele: 22)

Ancak birleşme Allah’ın emir ve partisinde birleşmekle olur. Kurtuluş da ancak burada olur. Fakat bölücü imamların etrafında birleşmekle İslâm dinini yıkmaktan başka hiç bir şey yapmamış olursunuz.

Allah-u Teâlâ’nın bu apaçık fermanlarını görmüyor musunuz? Görmek mi istemiyorsunuz?

Hadi kulaklarınız mühürlendi, gözleriniz de mi mühürlendi?

Ben Hazret-i Allah’ı ve Resulullah Aleyhisselâm’ı seçtim, onlara iman ettim. İmansız imamlara iman edenlerden değilim.

Hazret-i Allah’ın Kur’an-ı kerim’ini, Resulullah Aleyhisselâm’ın Sünnet-i seniyye’sini seçtim ve rehber edindim. İmansız imamların kitabını değil.

Hazret-i Allah’ın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın dinini seçtim ve iman ettim. Din kuruculardan değilim.

Hazret-i Allah’ın ve Resulullah Aleyhisselâm partisini seçtim. “Ülâike hizbullah” Ancak felah buradadır. Particilerin peşinden gidenlerden değilim.

ALLAH-U TEÂLÂ’NIN KELÂMI İLE

MAHLÛKUN KELÂMINI AYIRT EDEMEYEN

BÖLÜCÜLERE CEVAP

(Bu mevzu için ayrıca bakınız: Sözler ve Notlar-5, sh: 309)

 

Kur’an-ı kerim’de Müslümanların birleşmelerini emreden, tefrikayı bölücülüğü şiddetle yasaklayan pek çok Âyet-i kerime mevcuttur.

E z c ü m l e :

Hucurat sûresi: 10.

Mâide sûresi: 2.

Âl-i imran sûresi: 103. ve 105.

Rum sûresi: 32.

Enfâl sûresi: 46.

Yunus sûresi: 19.

En’am sûresi: 153. ve 159.

Şûrâ sûresi: 13. 14. ve 15.

Zuhruf sûresi: 65.

Enbiyâ sûresi: 92. 93. ve 94.

Müminun sûresi: 52-56. Âyet-i kerime’leri; dinde ayrılık yapmanın mesuliyetinin, suç ve cezasının ne kadar ağır olduğunu beyan buyurmaktadır.

İlâhi hükümleri hiçe sayan bu bölücüler bu Âyet-i kerime’leri görmüyorlar mı? Yoksa görmek işlerine gelmiyor da mı bize isnad ediyorlar?

Allah-u Teâlâ onları En’am sûresi 159. Âyet-i kerime’si ile kulluğuna kabul etmiyor, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetliğine.

Bu apaçık Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lere rağmen “Niçin bize küfür isnad ediyorsunuz?” diyorlar.

Bunu bize söyleyeceklerine Hazret-i Kur’an’a karşı çıksınlar. Zira biz Kur’an-ı azîmüşan’daki Âyet-i kerime’leri önlerine koyuyoruz ve Allah-u Teâlâ’nın, haklarındaki hükmünü onlara bildiriyoruz. Tevbe edip bölücülükten vazgeçsinler diye.

Bu Âyet-i kerime’ler Allah-u Teâlâ’nın kelâmı mı, yoksa bizim beyanımız mıdır?

Elcevap Allah kelâmıdır. Şu halde niçin bana isnad ediyorsunuz? Allah-u Teâlâ’nın sizin hakkınızda verdiği küfür hükmünü niye bize atfediyorsunuz?

Ya Âyet-i kerime’lere iman edip müslüman olacaksınız, veyahut dalâlet batağında olduğunuzu kabul edeceksiniz! Amma “Bize kâfir diyor!” demeye hakkınız yoktur. Âyet-i kerime’lere bakın da hakkınızda verilen hükm-ü ilâhi’yi görün.

İslâm dinini âlet ederek cep cihadcılığı yapacağınıza, İslâm dinine uyun da dalâlet ehliyle cihad edin!

Hakikat ile dalâletin ayrılık noktası:

Hâlik’ın kelâmı ile mahlûkun kelâmını cehalet ve küfr-i inâdî sebebiyle ayırt etmek istemiyorlar. Onların kitapları ayrı olduğu için kendi kitaplarına göre iş ve icraat yapıyorlar. Dinleri ayrı olduğu için kendi dinlerine göre hareket ediyorlar. Partileri ayrı olduğu için kendi tüzüklerine göre hareket ediyorlar.

Bütün bölücüler yalancıdır. Kitaplarına ve sözlerine hiç itibarımız yoktur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyuruyor:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 52-56)

İşte bakın Âyet-i kerime’lere! Hazret-i Allah sizin hakkınızdaki hükmünü vermiş. Kitabınızın ayrı olduğunu, dininizin ayrı olduğunu, partinizin ayrı olduğunu beyan etmiş. Ne diye bana isnad ediyorsunuz? İşte bak da gör!

Doğru sözlü iseniz Âyet-i kerime’lere cevap verin. Bu Âyet-i kerime’ler sizin iç yüzünüzü bize öğretiyor, biz de çok rahat konuşuyoruz.

Sizin kitabınızda bu Âyet-i kerime’ler yok ki! Bunun için daima susmak mecburiyetindesiniz. Âyet-i kerime’lere cevap veremezsiniz.

Onlar bu Âyet-i kerime’leri bölücülere hitap etmiyormuş gibi, işi çevirip kendi kitaplarına göre yorum yapıyorlar. Böyle yapmakla Allah-u Teâlâ’nın emirlerini çevirmek ve değiştirmek istedikleri için de, dalâlet ve küfür batağına düşmüşlerdir.

Bunca Âyet-i kerime’ler önlerine seriliyor. İmanları olsaydı yürekleri titrerdi. Onların ise kılları titremiyor, çünkü ruhları ölmüş.

Müslüman oluncaya kadar onlarla mücadele etmeye azimliyiz. Zira bütün insanlar, cinler ve melekler dahi bir Âyet-i kerime’yi inkâr etseler, hepsi kâfir olurlar.

Bölücüler ise önlerine serdiğimiz bunca Âyet-i kerime’leri, sanki onlara hitap etmiyormuş gibi, duymamazlıktan ve görmemezlikten geliyorlar, bu suretle de inkâr etmiş oluyorlar. Kendi mesnetsiz iddiâlarını -ahkâm yerine koymak istemekle- öne sürmeye çalışıyorlar. Halbuki her bölücü yalancıdır, sözüne de fetvâsına da itibâr edilmez.

Âyet-i kerime’de buyuruluyor:

“Onlara de ki: Yanınızda bize karşı çıkarabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz!” (En’am: 148)

Onlar bunca Âyet-i kerime’leri hiçe saydıkları halde, bu bölücülerin hâlâ müslüman olduğu, doğru yolda bulunduğu zannındasınız.

“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)

Âyet-i kerime’sine bak! Bak da onların durumlarını açık açık gör!

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde de buyururlar ki:

“Fakir ve ihtiyaç olmaksızın tese’ül eden kimsenin ahz ve tenavül ettiği (eline aldığı) şey ateştir.” (Ahmed bin Hanbel)

“Üç günlük kut’a (azığa) malik olan kimse için dilenmek helâl olmaz.” (Münavî)

Allah-u Teâlâ âhiret âlimleri hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın âyetlerini az ve önemsiz bir pahaya değiştirmezler. Onların mükâfâtı da Rabb’leri katındadır.” (Âl-i imran: 199)

Kötü âlimleri ise “İlmi ile dünyalık elde edenler” diye vasıflandırarak şöyle buyurur:

“Onlar ise bunu arkalarına attılar ve az bir dünyâlığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kötü!” (Âl-i imran: 187)

Kürsüye çıkar, çın çın öter, yani davulunu çalar parti toplamak için.

İlâhi hükme bir bakın, bir de bunların icraatlarına bakın.

“Âyet-i kerime’ye Âyet-i kerime ile cevap verilmez” diyorlar. Bu Âyet-i kerime’ler sizin iç yüzünüzü ortaya koyuyor ve açıyor, küfrünüzü ilân ediyor. Bu Allah kelâmıdır, bu Âyet-i kerime’lere tabii ki cevap veremezsiniz. Çünkü sizin kitabınızda bu Âyet-i kerime’ler yok.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Kelâm-ı kadim’inde şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.

Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler. Halbuki hepsi bize dönecekler.

İnanmış olarak salih amel işleyenlerin ameli inkâr edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.” (Enbiyâ: 92-93-94)

Âyet-i kerime’lere bakın. Ya tevbe edip bölücülükten vazgeçip müslüman olun veya küfürde sabit kalın. Bize Allah-u Teâlâ’nın kelâmını isnad etmeyin, bizi söylüyor gibi göstermeyin.

Hâlik-ı Azîmüşşân’ın apaçık beyanlarını hiçe sayan bölücülere sorun: Hangi Âyet-i kerime’yi inkâr ediyorlar, hangisine itiraz ediyorlar, hangisini yersiz buldular da itiraza kalkıştılar? Onlara Âyet-i kerime’leri gösterin. İlâhi beyanlar onlara cevap versin. Âyet-i kerime’ler onların iç yüzünü ortaya koyuyor. Bu ilâhi beyanlarla onları öğrenmiş oluyoruz ve beşeriyete iç durumlarını ilân etmiş oluyoruz.

Âyet-i kerime’de buyuruluyor:

“İnandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerdir.” (Hucurat: 11)

Onlara sorun: Hazret-i Allah ve Resulü’ne mi inanıp iman ediyorlar, yoksa liderlerine veyahut önderlerine mi inanıp iman ediyorlar?

Eğer derlerse ki Hazret-i Allah’a iman ettik, o halde bu önünüze sürülen Hazret-i Allah’ın Âyet-i kerime’leridir. Ya bunlara inanıp iman edeceksiniz veyahut küfrünüzü ilân edeceksiniz. Üçüncü bir tevil yolu yok! Varsa siz söyleyin.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:

“Allah ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle beraber ateşe girin!’ der. Her ümmet girdikçe kendini sapıtan yoldaşına lânet eder. Hepsi birbiri ardından cehenneme toplanınca, sonrakiler öncekiler için ‘Rabbimiz! Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver’ derler. Allah ‘Hepsinin kat kattır, amma bilmezsiniz’ der.

Öncekiler sonrakilere ‘Sizin bizden üstünlüğünüz yoktu kazandığınıza karşılık azâbı tadın’ derler.

Âyetlerimizi ve onlara iman etmeyi kibirlerine yediremeyenlere göğün kapıları açılmaz, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe de cennete giremezler. Suçluları işte biz böyle cezalandırırız.

Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Biz zâlimleri işte böyle cezalandırırız.” (A’raf: 38-41)

Dikkat edin! Onların lâf kitabına inanmayın, itibar etmeyin. Siz onlarla muhatap değilsiniz. Daima kitaptan konuşun, lâfa boğulmayın ve onlarla sohbet etmeyin. Sizin elinizde Hazret-i Kur’an var iken onlarla savaş yapabilirsiniz. Tâki iman edip bu Âyet-i kerime’lere boyun eğinceye kadar savaşınızı yürütün.

Hadis-i Şerif:

“Ümmetimin âlimleri hak olmayan bir şeyde ittifak etmezler.” (Münâvî)

İrancılar İran’a hayran, Saddam’cılar Irak’a hayran, dinsizler komünistliğe hayran... Hayran oldukları yerlere gidiversinler.

Bu dinimiz ve vatanımız için büyük bir ihanet ve nankörlüktür. Amma bunların şu güzel vatanımızda bölücülük ve bozgunculuk yapmaya hakları yoktur.

Bunun içindir ki bu yetmişiki fırka dini ve vatanı paramparça ettiklerinden, dış düşmandan çok daha tehlikelidirler. Çünkü dış düşmandan daha çok tahrip ve tahrif yapabilirler, bunun için cehennemliktirler.