ERBAKAN’IN İKTİDAR HIRS VE İHTİRASI

ALEVLENDİ YANIYOR

BUNUN BU HIRS ATEŞİ

NE İMAN, NE DE KUR’AN TANIYOR

(Bu mevzu Kasım-1993 tarihli Hakikat Aylık İslam Dergisi'nin 2. Sayısında yayınlanmıştır. Ayrıca bakınız: Sözler ve Notlar-5, sh: 497)

 

Erbakan yaptığı açıklamalarla, alevilere ‘kardeşimizdir’ diyerek, küfrünü alenen ilân etti.

Şöyle ki: Küfrünü ilân edip Hazret-i Allah’a secde etmeyenleri, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e iman etmeyenleri, Hazret-i Kur’an’ı inkâr edenleri, İslâm’ı yaşamayanları, abdest ve gusülle ilgisi olmayanları “kardeş olarak kucaklıyoruz” (RP 4. Olağan Kongresi, Ankara) demesiyle...

Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“Müminler kardeştirler.” (Hucurat: 10)

Bu başkasına şamil değildir.

Nitekim diğer bir Âyet-i kerime’de:

“Birbirine hasım iki zümre” buyurmaktadır. (Hacc: 19)

Allah-u Teâlâ’nın hükmü budur. Erbakan Refah dinine göre mi bu fetvâyı veriyor? Yoksa İslâm dinine göre mi veriyor? Eğer ‘İslâm dinine göre veriyorum’ diyorsa bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmiştir. İlahî hudutları kaldırmıştır. Kendi zannını hüküm yerine koymuştur, küfre kaymıştır.

Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize bir ferman mı vermesini istersiniz.” (Nisa: 144)

Allah-u Teâlâ müminlere, kâfirleri dost edinmeyin diye kesin emir verdiği halde bu emr-i şerife uymayanların, Allah-u Teâlâ’nın dostluğunu kaybedeceğine dair açık beyanıdır.

Erbakan yaptığı konuşmasında, ‘yahudi ve hıristiyanlarla müslümanların eşit olduğunu’ (RP 4. Olağan Kongresi, Ankara) söyleyerek, Ahkâm-ı ilâhiye’yi hiçe sayıyor.

Oysa Âyet-i kerime’de:

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi de dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” buyuruluyor. (Tevbe: 23)

İlâhî hüküm bu. Bu hükmü inkâr etmiş ve küfrünü ilân etmiştir.

Diğer bir Âyet-i kerime’de ise:

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah ile hiç bir ilgisi kalmaz.” buyuruluyor. (Âl-i imran: 28)

Bu ilâhî hükmü de inkâr etmiş ve küfrünü ilân etmiştir.

İşte bu Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki, bunların “Kâfirler kardeşimizdir.” deyip onları dost edinmekle, Hazret-i Allah ile hiçbir ilgileri kalmamıştır. Bu ilâhi ferman, Hazret-i Allah’ın haklarında verdiği hükümdür. Hadi bunu da inkâr etsinler.

Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların yanında şeref ve izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki şeref ve izzet tamamen Allah’a aittir.” (Nisa: 139)

Bu Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki: Onlar Hazret-i Allah’ı, Hazret-i Allah da onları bırakmış. Kâfirlerden izzet ve şeref beklerler. Halbuki izzet ve şeref Allah ve Resul’ündedir.

Biz bunları Âyet-i kerime’lerle bir bir izah ediyoruz. Âyet-i kerime’lere bakın kendi hükmünüzü kendiniz verin.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde, dinde kimlerin kardeş olduğunu beyan etmiştir:

“Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse, onlar dinde sizin kardeşinizdir.” (Tevbe: 11)

Bunlar hangi dine, hangi kitaba göre hüküm veriyorlarsa bunu açıklamak mecburiyetindedirler. Açıklayamazlarsa bilin ki onlar yalancıdırlar ve dinleri ayrıdır.

Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar sırf heveslerine uymaktadırlar. Halbuki Allah’tan bir gösterici olmaksızın kendi heveslerine uyandan daha sapık kim olabilir ki? Allah zâlimleri hidayete erdirmez.” (Kasas: 50)

İşte Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurduğu gibi, biz sizden hep cevap bekliyoruz. Her Âyet-i kerime’ye cevap vermek zorundasınız. Halkın karşısında yalan söyleyip onları kandırıyor, saf ve temiz müslümanları dininden ve imanından ediyorsunuz.

Ya bu yazdıklarımıza cevap vereceksiniz veya küfrünüzü alenen ilân edeceksiniz. Zaten açıkça ilân ettiniz.

Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“Resulüm! De ki: Size amelce en çok ziyana uğrayanı bildireyim mi? Dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar iyi yaptıklarını sanıyorlardı. İşte onlar Rabbinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden amelleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü biz onlar için terazi kurmayız ve onlara hiç değer vermeyiz.” (Kehf: 103-104-105)

İşte bunlar gerçek ziyana uğrayan ve cehennemi boylayanlardır. Ve her şeyden mahrum kalanlardır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“Kendisine Rabbinin Âyetleri hatırlatıldıktan sonra, onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir?” (Secde: 22)

O kadar azmışlar ki, Allah-u Teâlâ onlara “Zâlim” diye hitap ediyor.

Başka bir Âyet-i kerime’de ise:

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki asla kabul edilmeyecektir. Ahirette de ziyan edenlerden olacaktır.” buyuruyor. (Âl-i imran: 85)

İşte bunlar İslâm’ı bırakıp, Refah dinini kurdular ve saf müslümanları da bu dinin içine çekmeye çalışıyorlar.

İşte Allah-u Teâlâ’nın haklarında verdiği hüküm budur. Hadi bunu da inkâr etsinler.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Hakkı bâtıl ile karıştırmayın. Bilerek hakkı gizlemeyin.” buyuruyor. (Bakara: 42)

Bakınız bütün bu ferman-ı ilâhiyi inkâr edip, Allah-u Teâlâ’nın hükmünü çiğniyorlar ve dalâleti hakikat ile karıştırıyorlar. Böyle olduğu halde hâlâ bazıları bunlara müslümandır gözüyle bakıyor. Bu ne büyük gaflettir!

Erbakan’ın iktidar hırs ve ihtirası alevlendi, yanıyor.

Bunun bu hırs ateşi ne iman ne de Kur’an tanıyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Aralarında çıkan gruplar birbirleriyle ihtilafa düştüler. Acıklı bir günün azabı karşısında, vay o zulmedenlerin haline!” buyuruyor. (Zuhruf: 65)

Bunlar ise Allah-u Teâlâ’nın mümin ve kâfir hudutlarını kaldırarak, “Kâfir de kardeşimizdir.” demekle alenen küfrünü ilân ediyor.

İmansız, şuursuz şakşakçı yine şakşak diyor.

Ve devleti, milleti paramparça yapacağını şimdiden haber veriyor.

Makam ve mevki hırsı için koca devleti yok etmeye çalışıyor ve böyle olmasını temenni ediyor. Ve buna rağmen imansız şuursuz şakşakçı yine ona şak şak diyor.

Onun içindir ki bunlara cehennem müstehak.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Allah katında din İslâm’dır.” buyuruyor. (Âl-i imran: 19)

Bunlar ise kendilerini İslâm gibi gösterip, “Refahtan başka İslâm yoktur.” (N. Erbakan'ın Düzce konuşması) diyor ve küfrünü açığa vuruyor.

Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“İnsanlar ilk önce bir tek ümmet idiler. Sonradan ayrılığa düştüler.

Eğer Rabbinden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” (Yunus: 19)

Allah-u Teâlâ bunlara karşı o kadar gadaba gelmiş ki!.. Ezelde takdir olmasaydı, Allah’ın gadabı üzerlerine inecekti.

Onlar “Refahtan başka İslâm olmadığı” iddiasıyla ilâhî hükme karşı geliyorlar, halkı saptırıyorlar.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyurur ki:

“Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım.” (Müslim)

Tasavvur buyurun bunlar ne büyük tehlike içindedirler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyurur ki:

“Ümmetimden yalancılar deccaller vücuda gelir.” (Münâvî)

Resulullah Aleyhisselâm bunları göre göre haber vermiştir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:

“Heva ve hevesini ilâh edinen, Allah’ın bile bile saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne perde çektiği kimseyi gördün mü? Onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?” (Casiye: 23)

Allah-u Teâlâ bunları bile bile saptırmış. Bunlar beşeriyet için çok büyük tehlikedir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Zulmedenler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını, hangi deliğe tıkılacaklarını yakında göreceklerdir.” buyuruyor. (Şuarâ: 227)

Hem kendilerine hem de beşeriyete zulüm etmekle çok büyük bir azaba düçar olacaklarını Allah-u Teâlâ haber veriyor. Gerçekten saf müslüman, onlara dahil olmuş, İslâm’a çalıştığını zannediyor, fakat refah dininin içine girdiğini bilmiyor.

Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:

“Sizin aranızda öyle zümreler türeyecek ki, siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, iyi işleri yanında kendi iyi işlerinizi küçük göreceksiniz, yani onların yaptıkları işler dıştan sizinkinden üstün görünecektir.

Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’an’ın feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. Yalnız dilde kalacaktır.

Nitekim onlar, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Okun sahibi avı delip geçen okun demirine bakar, kana benzer bir şey göremez. Sonra ağaç kısmına bakar, bir şey göremez. Yelesine bakar, orada da bir şey göremez. Sonra ava dokunmadı mı diye kirişe gelen fok denilen yere bakar, orada da bir iz göremez.” (Buhari. Tecrid-i Sârih: 1783)

Bu kadar ibadet ve taatine rağmen, bölücülük sebebiyle dinden çıktığını da bilmiyor.

Zira Âyet-i kerime’de:

“Fırka fırka olup, dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” buyuruluyor. (En’am: 159)

Bu Âyet-i kerime’den de anlaşılıyor ki, Allah-u Teâlâ sizi dinden çıkarmıştır.

Hani siz müslümandınız? Neden Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hükmü emir ve yasaklarını inkâr edip kaldırdınız ve küfrünüzü alenen ilân ettiniz? Bundan sonra bir daha “Allah’ın kuluyuz, Peygamberin ümmetiyiz.” diyemezsiniz. Sizin taptığınız Erbakan’dır, dininiz de Refah’tır. Müslüman gibi görünerek saf müslümanları avlıyorsunuz.

Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın!” buyuruluyor. (A’raf: 86)

Bu söylediklerimize Âyet-i kerime ile itiraz edebilir misiniz? Yalnız Âyet-i kerime ile cevap beklerim. Bana laf etmeyin.

Çünkü müslüman gibi görünüyorsunuz. Müslüman olmadığınıza dair Allah-u Teâlâ’nın fermanını ve Âyet-i kerime’lerini bir bir açıklıyorum.

Eğer müslümanız derseniz ve iddia ederseniz; müslüman olduğunuza dair bir Âyet-i kerime getirin. Getiremeyeceğinizden bir daha da İslâm lafını etmeyin. İslâm’mış gibi görünüp İslâm dinine hainlik etmeyin. Sanki İslâm ayaklanıyormuş gibi göstererek müslümanları birbirine düşürmeyin.

Halbuki Refahın ayaklanmasını, İslâm ayaklanması gibi gösteriyorlar, refah dinindeki bu hareketleri, İslâm dinine mâletmek istiyorlar ve bu yüzden müslümanlara çok büyük zararları oldu. Bundan dolayı İslâm dini sizden çok zarar gördü.

Müslüman olmadığınızı açıklamanız ve ilân etmeniz beşeriyet için çok faydalı olmuştur.

 

DİNDEN ÇIKARILMIŞ OLANLAR

VE

SAHİP ÇIKTIKLARI ŞEYLER

(Bu mevzu için bakınız: Sözler ve Notlar-1, 6. Baskı, İstanbul-1992)

 

Şu Âyet-i kerime’lerle dinden çıkarılmış olanların sahip çıktığı şeye bakın!

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” buyuruyor. (En’am:159)

Âyet-i kerime’si ile Hazret-i Allah bölücüleri kulluğundan,

“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münâvî)

Hadis-i şerif’i ile de Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ümmetliğinden tardetmiştir.

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Mü’minun: 52-56)

Bu Âyet-i kerime’lerle de Allah-u Teâlâ onların dinlerinin ayrı, partilerinin ayrı, kitaplarının ayrı olduğunu beyan etmektedir.

1.Erbakan Sivas konuşmasında “Refah partisinden olmayanlar patates dinindendir.” diyerek Allah’ın dinini inkâr etti, refah dinini kabul etti. Bu küfürdür.

Âyet-i kerime’de:

“Allah katında din İslâm’dır.” buyuruluyor. (Âl-i imran: 19)

Ruhu ölmüş şuursuz şakşakçılar “Şak şak” diyor. Bunun için bunlar cehenneme müstehak.

2.Hazret-i Allah Âyet-i kerime’sinde:

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bil ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücâdele: 22)

Buyurarak felâh ve kurtuluşun burada olduğunu beyân ediyorken; Erbakan bu Âyet-i kerime’yi inkâr ediyor, ayrı bir parti kurarak bölücülük yapıyor. Kendi uydurduğu dalâlet yolunu hakikat gibi göstermeye çalışıyor. Bu küfürdür.

Ruhu ölmüş şuursuz şakşakçılar yine “Şak şak” diyor. Bunun için bunlara cehennem müstehak.

Âyet-i kerime:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)

Hadis-i şerif:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münâvî)

3.“Refah’tan başka İslâm yok.” diyerek kendi uydurduğu dini Hazret-i Allah’ın dininin yerine koyuyor. Bu ise küfürdür. Ruhu ölmüş şuursuz şakşakçılar ise “Şak şak” diyor.

Âyet-i kerime:

“Onlara de ki: Yanınızda bize karşı çıkarabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz!” (En’am: 148)

İşte bunun için bunlara cehennem müstehak.

4.“Yeryüzünde birbuçuk milyar müslümanın lideri benim.” diyerek, bir iktidar hastalığına tutulmuş yalan söylüyor. Kim tayin etmiş onu o makama?

“Yalan ile imanın bir kimsede cem olmayacağı” Hadis-i şerif ile bildirilmiş iken, hâşâ “Allah’ım” dese dahi, yine de ruhu ölmüş şuursuz şakşakçılar “Şak şak” diyecek.

Onun için bunlara cehennem müstehak.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesna diğerleri hep ateştedir.”

“Onlar kimlerdir yâ Resulellah?”

“Benim ve Ashab’ımın yolunda olanlardır.” (Ebû Davud)

5.Geriye bir şey kaldı ise, o da Allahlığını ilan etmek. Daha evvel Nemrut ve Firavun’un ilan ettiği gibi. Ve bundan sonra da Deccâl’in ilân edeceği gibi.

Hadis-i şerif:

“Ümmetimden yalancılar deccaller vücuda gelir.” (Münâvî)

Bu kadar şeyi inkâr eden ve ilân eden kimseden bu da beklenebilir.

Secde sûresi 22. Âyet-i kerime’sinde buyuruluyor:

“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıla-rak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?

Muhakkak biz zâlimlerden öç alacağız!”

Erbakan Bolu’da yaptığı konuşmada “Burada bir veli varmış! Refah’a hizmet mi etti de veli oldu.” demiştir.

Bu kelimenin altında iki gizli şey yatıyor. Birisi uluhiyet davası, bir diğeri de Refah dinini ilan ettiğine dair açık bir fermandır. Allah-u Teâlâ’nın kendi veli kulları hakkında, şöyle bir ferman-ı ilâhiyesi var:

“İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.

Onlar iman edip takvâya ermiş olanlardır. Dünyâ hayatında da âhirette de onlar için müjdeler vardır. Allah’ın verdiği sözlerde aslâ değişme yoktur. Bu en büyük saâdetin tâ kendisidir.” (Yunus: 62-63-64)

Hadis-i kudsî’de ise şöyle buyuruluyor:

“Her kim benim veli kullarıma düşmanlık ederse, ben ona harp açarım.” (Buhârî)

Hadis-i şerif’lerde de şöyle buyuruluyor:

“Her asırda benim ümmetimden sâbıkûn = öncüler vardır.” (Nevâdir-ül usûl)

“Allah’ın öyle velî kulları vardır ki, onların gönülleri ilâhî râhmet deryâlarıdır.”

“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevher gibidir. Onu ancak Arifbillah olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Allah Azze ve Celle onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbain)

Bir diğer Hadis-i kudsi’de ise:

“Kubbelerimin altındaki velilerimi benden başka kimse bilemez.” buyuruluyor.

Bu Hazret-i Allah’a ve Resul’üne iman edenlere aittir. Erbakan’a iman edenlere değil. Erbakan’ın onlara nasıl bir vaadi var? Zira uluhiyetini apaçık ilan etmiş oluyor. Refah Partisinden başka dinleri patates dinine benzetiyor. Bu ise resmen Refah dinini ilan ettiğine dalalet eder. Refah Partisi’nden başka İslâm yoktur demekle, resmen küfrünü ilan etmiştir. Bu ise İslâm dinine göre küfürdür. Zaten küfrünü ilan edenlere kardeşimdir demekle, onlara resmen kucak açtığını söylemiştir.

Ey Refah dini mensupları!

Bunun hangi birisini yalanlayabilirsiniz? Doğru olduğunuza dair, hangi Âyet-i kerime’yi delil getirebilirsiniz? Onun için siz sadece yalan söyleyip, İslâm gibi görünerek temiz insanları dininden ve imanından ediyorsunuz!

“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.’ (A’raf: 86)

BİR REFAH DİNİ MENSUBUNUN

MÜ’MİNUN SURESİ 52-56. ÂYET-İ KERİMELERİ

YAHUDİLERE İNMİŞTİR SUALİNE VERİLEN CEVAPTIR

(Bu mevzu için bakınız: Hakikat ile Dalâleti Bilmemiz Lâzım, 6. Baskı, sh: 274)

 

Halbuki onlar kendi dinlerine, kendi kitaplarına göre hüküm verirler. Hazret-i Allah’ın kelamını çürütmeye çalışıyorlar.

Bunun için Allah-u Teâlâ buyuruyor ki:

“Onların çoğu Allah’a iman etmişler fakat müşrik olarak yaşarlar.” (Yusuf: 106)

Başka Âyet-i kerime’lerde ise Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Nitekim bölücülere azap indirmişizdir. Onlar Kuran’ı parça parça edenlerdir. Rabbin hakkı için mutlaka onlara yaptıklarından soracağız. Resulüm! Sana emrolunanı açıkça söyle. O müşriklerden yüz çevir.” (Hicr: 90-94)

Bu Âyet-i kerime’lerden anlaşılıyor ki Allah-u Teâlâ sizi bize müşrik olarak tanıtıyor.

Oysa Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim’inde şöyle buyuruyor:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)

Bu Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki Allah-u Teâlâ bütün bölücüleri dininden attı. Siz hâlâ kendinizi müslüman mı görüyorsunuz?

Diğer Âyet-i kerime’lerde ise Hakk Celle ve Alâ Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Mü’minun: 52-56)

Âyet-i kerime’de Allah-u Teâlâ:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” buyurmaktadır.

Âyet-i kerime’deki dinden murad isimleri, kitaptan murad ise zan ve tüzükleridir.

Allah-u Teâlâ buyuruyor ki: “Kendi yanında bulunan din veya kitapla sevinmektedir.”

Bu ise kendi uydurdukları din veya kitaba aittir, İslâm’a ait değildir. İslâm dini tekdir, birdir, kitabı da Hazret-i Kur’an’dır.

“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.”

Burada Allah-u Teâlâ bölücülerin ne kadar sapık olduğunu ve dalâlet batağında yüzdüğünü beyan buyuruyor. Ve onlara duyuruyor:

“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Mü’minun: 52-56)

Burada Allah-u Teâlâ onlara karşı gadaba geldiğinden, dalâlet batağında daha yüzmelerini sağlamak için imkânlar verdiğini açıklıyor. Bu ise daha büyük azapla yakalamak içindir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyuruyor ki:

“Doğrusu kitaplılar kendi dinlerinde yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmişüç fırkaya bölünecektir. Biri hariç diğerleri cehennemliktir.” (Ahmed bin Hanbel)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- başka bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyor:

“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesnâ diğerleri hep cehennemliktir.”

Onlar kimlerdir ya Resulellah?

“Benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Ebu Dâvud)

Hadis-i şerif’te Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz benim ümmetim diye buyuruyor, israiloğulları diye buyurmuyor, onlardan hiç bahsetmiyor. Halbuki Siz kendi zannınıza göre âyet ve hadisleri çürütmeye çalışıyorsunuz. Sizin bölücülüğünüz israiloğullarını da geçti. Çünkü onlar yetmişiki fırka idi, siz ise yetmişüç fırkaya bölündünüz.

Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerden görüyoruz ki, Hazret-i Allah kulluğundan Resulullah Efendimiz de ümmetliğinden attığı halde hâlâ tevbe edip İslâm’ı seçmeyecek misiniz? Dalâlet batağından çıkıp istiğfar etmeyecek misiniz?

 

“ALLAH KATINDA DİN İSLÂM’DIR.”
(Âl-i imran: 19)

 

Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim’inde kendi dinini ilan etmiştir. Âyet-i kerime’sinde:

“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendim.” buyuruyor. (Maide: 3)

İslâm dininden başka bir din gelmeyeceğini, İslâm dininden başka bir dini de kabul etmeyeceğini de diğer bir Âyet-i kerime’sinde beyan buyurmuştur:

“Kim İslâm dininden başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i imran: 85)

Hülâsa:

“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran:19)

Dikkat ederseniz Allah-u Teâlâ’nın kelamı ile Resulullah’ın -sallallahu aleyhi ve sellem- beyanını arzediyoruz. Şahsa atfetmeyin. Şahsa atfederseniz, küfre girmiş olursunuz. Mahlukun hükmü yoktur. Hazret-i Allah’ın hükmü esastır.

Nereye meyl edersen nefsini oraya satmış olursun. Çünkü Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime’sinde:

“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalb yaratmamıştır.” (Ahzab: 4)

Ki birini muhabbet-i Mevla’ya, diğerini muhabbet-i masivaya hasretsin; bir kalbte iki sevgi yaşamaz.

Eğer bunları açıklamasa idim şu Âyet-i kerime mucibince herhalde mesul olurdum. Onlar her ne kadar kelamullahtan ikrah etseler, karşılarında okunduğu zaman nefret etseler de biz Hazret-i Allah’ın emirlerini açık açık söylemek zorundayız.

“Rabbanilerin ve Ahbarın onları günah söz söylemekten ve haram yemekten men etmeleri gerekmez miydi?

İşledikleri sanat ne kötüdür!” (Maide: 63)

Bir bir her şeyi açıklıyorum ki mesul olmamak için. İster imanı seç, ister küfrü seç. Dinde zorlama yoktur.

Siz Allah-u Teâlâ’nın dinini Allah-u Teâlâ’ya öğretmeye mi çalışıyorsunuz?

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat: 16)

Âyet-i kerime’ler karşında açık açık okunduğu, bu tebligatlar, ilâhi hükümler açıkça beyan edildiği halde ikrah ettiğiniz görülüyor. Çünkü artık siz Allah-u Teâlâ’nın hükmüne iman etmiş değilsiniz. Allah-u Teâlâ’nın kelamından tiksiniyorsunuz.

Âyet-i kerime’de:

“İşte böyle, çünkü onlar Allah’ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamışlardır.” buyuruluyor. (Muhammed: 9)

Hakikatı bilmeyenler din kurucuların faaliyetlerini hâlâ İslâm için zannediyor. Onların faaliyetleri ancak kurdukları dini kuvvetlendirmek içindir. Halkı yolmak ve ceplerini de doldurmak içindir. Onlar din-i İslâm’dan çıkalı çok oldu.

Âyet-i kerime’leri ve Hadis-i şerif’leri dikkatle oku ve incele.

İmanın varsa iman et! Eğer bu Âyet-i kerime’lere ve Hadis-i şerif’lere iman etmezsen, bil ki sen de o kâfirlerle berabersin.

“Adam ne olacak, ‘Âyet’” diyenlere gelince;

İşte onlar şeytanlarla beraber tepetakla cehenneme atılacaklardır.

“Onlar ve azgınlar tepetakla oraya atılırlar. İblis’in bütün askerleri de.” (Şuarâ: 94-95)

“Onlar” imamları, “Azgınlar” ise tâbi olan şakşakçılarıdır. İşte onlar dinden çıkacaklar ve bir daha dine dönemeyeceklerdir. Bu hususu Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Hadis-i şerif’lerinde haber veriyorlar:

“Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar, fakat Kuran’ın feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da ona dönemeyeceklerdir. İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” (Müslim: 1067)

Ve siz bunlara hâla müslüman nazarı ile bakıyorsunuz.

Biz ancak Hazret-i Allah’a ve Resulü’ne inananlardanız. İmamlarınıza, cemaatlarınıza inananlardan değiliz. Bizi böyle tanıyın. Bu imamların imanları olsaydı, bu Âyet-i kerime’lere ters düşmezlerdi. Bunlar suret-i Hakk’tan görünen birer bölücüdür. Bunca Âyet-i kerime’leri hiçe sayan bu imamlarda iman ne gezer?

Bu yazılar onlar için yazılmıyor. Henüz o bölücü grupların içine düşmemiş, din-i İslâm’dan çıkmamış kimseleri kurtarmak için çalışıyoruz.

Hülâsa bu yazılar onların içine düşmemesi ve din-i İslâm’dan çıkmaması için yazılıyor.

Oysa hiçbir kitaptan ne ücret alınır, ne kimseden bir şey beklenir. Bizim mükafatımız Rabb’ül alemine aittir.

“Selâm olsun hidayete tâbi olanlara!” (Tâhâ: 47)

HER BÖLÜK AYRI BİR DİNDİR

 

İslâm dininden ayrılıp bir isimle ortaya çıkan, dinini ilan eden her bölük ayrı bir dindir. Artık o, kendi ismiyle çağrılır.

Bir isim altında ayrılanlar bir bölük oluyor. Öyleyse kendine has isim veren ve o isimle türeyenlerin hepsinin dini ayrıdır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Müminun: 53)

Bu Âyet-i kerime onların ismini ayırdı. Her bölüğün dini ayrı olduğu gibi, kitabı da ayrıdır.

Bu Âyet-i kerime’ye göre her kendine has isim yapan, kendine göre bir din kurmuştur, o isim onun resmi dinidir. Bunlar “Biz cemaatiz.” diyorlar, halbuki Hazret-i Allah onların kurdukları için “Dindir” diyor. Sen ki Hazret-i Kuran’ın tümünü “Biz cemaatiz” demekle inkar etmeye kalkıyorsun. O zaman apaçık kâfir oluyorsun.

İşte Âyet-i kerime:

“Onlar ki dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka oldular.” (Rum: 32)

Her birinin ayrı bir isimle ortaya çıkmaları, ayrı bir din kurduklarını göstermektedir.

En’am Sûre-i şerif’inin 159. Âyet-i kerime’si de bunları tarif eder:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”

O bir fırkada kalan, İslâm dinine tabi olanlara hitap ediyor.

Meselâ; Refahçı, Süleymancı, Nurcu ve buna mümasil bütün isim yapan gruplar Âl-i imran 119. Âyet-i kerime’sinde ayrılmıştır. Bir isimle bir din kurmuştur. Bu nereden bellidir?

Allah-u Teâlâ’nın dini İslâm’dır, dininin ismi İslâm’dır. Benim dinim İslâm’dır, ismim İslâm’dır. Ama onların ismi var. Dinden ayrıldığı için isim yaptılar. Diğer bölücülerin de yaptığı gibi. Bunlar da böyledir.

Kuran-ı Azimüşan ve Hadis-i şerif’ten bunları öğrenmiş, bilmiş oluyorum. Ve bunlara da iman ettim ve iman etmiş oluyorum.

Her ismin bir din olduğunu, tuttukları yoldan memnun olduklarını, yanlarında bulunan din veya kitaplarıyla sevindiklerini de şu Âyet-i kerime’ler beyan eder:

Müminun suresi’nin 52. Âyet-i kerime’sine dikkat edin. Allah-u Teâlâ birliği, uhuvveti emrediyor:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.”

Bu Allah kelâmıdır, Ahmet’in Mehmet’in beyanı değil.

Cenâb-ı Hakk inananları tek ümmet kabul ediyor ve bu teklikten ayrılanlar huduttan ayrılmış oluyor. Onlar bu emr-i ilâhiyi dinlemediler ve korkmadılar. Yetmişüç fırkadan yetmişikisi huduttan böyle çıktı. Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadıklarından ve ters düştüklerinden, dinden çıktılar.

Müminun suresinin 53. Âyet-i kerime’sini inceleyin birlikten nasıl ayrılmışlar:

“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan din veya kitapla sevinmektedir.”

Dinden murad isimleri, kitaptan murad ise zan ve tüzükleridir.

İslâm’dan çıktıktan sonra her bir bölücü birer isim yaptı. Bu isimler birer dindir. Oysa İslâm’da bir tek ümmet bir tek din vardır.

“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)

Allah-u Teâlâ’nın yanında makbul olan din yalnız budur.

Kitaba gelince; İslâm dininin kitabı birdir, o kitap Hazret-i Kuran’dır. Onların kitapları ise kendi zanlarına göre uydurdukları hüküm ve tüzükleridir. Allah-u Teâlâ burada açık olarak işaret ediyor. Murad-ı ilâhî budur, bunu böyle bilmemiz lâzımdır.

Onların dini ayrıdır, kitapları ayrıdır. Her bölük kendi dinine göre kendi kitabına göre hareket ediyor. Böylece dinden çıkıyorlar ve bundan pek memnundurlar, aralarında bununla seviniyorlar. Hepsine sor, hepsi de kendi tuttukları yoldan memnundur. Bu yoldan onları alıkoymak da mümkün değil.

Müminun suresi’nin 54. Âyet-i kerime’sine dikkat edin, nasıl sapmışlar:

“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıklarıyla başbaşa bırak.”

Allah-u Teâlâ burada bölücülerin ne kadar sapmış olduklarını ve dalâlet batağında yüzdüklerini bir bir beyan buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor.

Müminun suresi’nin 55-56. Âyet-i kerime’sine bakın nasıl intikam alınacak!

“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır onlar işin farkında değiller.”

Buradaki murad-ı ilâhî, Allah-u Teâlâ bunlara karşı o kadar gazaba gelmiş ki, bunlara bolluk verme ile dalâlet batağında daha rahat yüzmelerini, daha büyük azapla yakalamak için bol günah işlemelerini sağlamaktadır. Çünkü dünya Allah-u Teâlâ’nın yanında sevimsizdir. Amma bu sapmışların, bu gafillerin farkında da olmadıklarını buyuruyor, iman edenlere duyuruyor.

Bu Âyet-i kerime’lere bir bir bakın, dikkatle inceleyin. Sonra bu hakikat aynasında kendinize bakın. İman mı edeceksiniz! Yoksa küfre mi sapacaksınız!

Şimdi sen muhayyersin.

İster Allah-u Teâlâ’nın dinini seç. İster din kurucu bölücülerin dinini seç.

İstersen Allah ve Resulullah’ın partisini seç. İstersen Hakk’ın partisinden gayri diğer particilerin partisini seç.

Bu bölükler, fırkalar nasıl ayrıldı? Ayrıla ayrıla hepsi yetmişiki fırkaya dahil oldu.

Allah-u Teâlâ “Onlar sapıktır” buyuruyor, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de onları “Türeme” olarak isimlendiriyor.

Allah-u Teâlâ’nın haklarında verdiği hükmü inkâr ederek, bunu âciz ve değersiz mahlûka bağlamak da bir küfürdür.

Ve diyorlar ki “Bize küfür isnad ediyor!” Bunu demekle Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerini hiçe sayıyor ve bize atfediyorlar. Allah-u Teâlâ’nın hükümlerini çürütüp kendi dinlerini kuvvetlendirmek istiyorlar. Oysa Hakk Celle ve Alâ Hazretleri’nin En’am suresi 159. Âyet-i kerime’sinde onları dinden çıkarıp attığına dair açık bir fermanı var. Mü’minûn suresi 52-56. Âyet-i kerime’leri ile dinlerinin ve kitaplarının ayrı olduğuna ve dinden sapmış olduklarına dair beyanı var.

Hicr 91, 92, 93, 94. Âyet-i kerime’lerinde de müşrik olduklarına dair beyanı var. Bu beyanları olduğu halde; biz söylüyormuşuz gibi göstermeleri, Allah-u Teâlâ’nın hükmünü çevirip bize atfetmeleri bir küfür değil midir?

Yusuf suresi’nin 106. Âyet-i kerime’sinde:

“Onların çoğu Allah’a iman etmişler fakat müşrik olarak yaşarlar.” buyuruyor.

İşte sebep bunlardır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” buyuruyor. (Münavî)

Bu apaçık fermânı ilâhî karşısında, bunu bir mahlûka isnâd etmek bir küfür değil midir? Ve “Bunları sen mi yazdın?” diyorlar.

Bütün gayeleri ilâhi hükmü silmek, dinlerini ayakta tutmaktır. Biz de bunlara deriz ki “Küfürde kalmayı hoş görmüyorsanız bölücülüğü terk edin, Hazret-i Allah’a ve Resûlü’ne teslim olup, emir ve nehiylerinde birleşelim. Yetmişüç fırkadan çıkın, o bir fırkada toplanalım.”

“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak. Bir fırka müstesnâ diğerleri hep ateştedir.

-Onlar kimlerdir yâ Resûlellah?

–Benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Ebu Dâvud)

Hadis-i şerif’e ittibâ edin ki böylece müşrik olarak yaşamamış olursunuz.

Bu Âyet-i kerime’leri hatırlattığımızdan dolayı bize teşekkür etmeniz gerekmez mi?

Ki, biz sizden bir ücret istemiyoruz. Bizim ücretimiz Rabbülâlemîne aittir.

Aslında Cennet-i âlâ’ya girecek olan da bir fırkadır.

Bu Âyet-i kerime’lere iman ediyorsanız, bunların dinlerinin kendilerine has olarak verdikleri isimler olduğunu kabul edeceksiniz.

Âyet-i kerime’lere dikkat edilirse, hakikat apaçık öğrenilmiş olur:

“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler. Halbuki hepsi bize döndürülecekler.” (Enbiyâ: 93)

Fakat Âyet-i kerime’lere iman etmiyorsanız, o zaman siz onları müslüman zannededurun, çünkü siz de artık onlardan olmuş oldunuz.

Onlar ki kendi dinlerini göstermemek için bu Âyet-i kerime’leri inkâr ettiler, hükmüne karşı geldiler.

Halbuki Âyet-i kerime’de:

“Biz o bölücülere (azap) indirmişizdir. Onlar Kur’an’ı parça parça edenlerdir.” buyuruluyor. (Hicr: 91-92)

Ya bu Âyet-i kerime’lere iman edeceksiniz, onların dinden çıkmış olduğunu kabul edeceksiniz; yahut Âyet-i kerime’leri inkâr edeceksiniz, siz de onlar gibi olacaksınız.

Kuran-ı kerim kıyamete kadar bâkidir. Bölücülerle ilgili bu Âyet-i kerime’ler karşısında “Sebeb-i nüzul” demekle Hazret-i Kuran’ın hükmünü kaldırmaya çalışıyorlar ve Kuran-ı kerim’i inkar ediyorlar.

Hazret-i Allah Âyet-i kerime’sinde:

“Bununla beraber kafirlikten vazgeçip tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse artık onlar dinde kardeşlerinizdir. Biz bilen bir kavme âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” buyurmaktadır. (Tevbe: 11)

Fakat bunu yapmadığı takdirde; küfründe inat ve ısrar ettiği takdirde bu alenen bir kafirdir. Ancak tevbe edecek, bölücülüğü bırakacak, Hazret-i Allah ve Resul’ünde birleşecek. Bölücülükten tevbe etmedikçe olmaz. Aksi takdirde kıldığı namaz da, tuttuğu oruç da, verdiği zekat da kabule şayan değildir.

Zira Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Sizin aranızda öyle zümreler türeyecektir ki siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, iyi işleri yanında kendi iyi işlerinizi küçük göreceksiniz. (Yani yaptıkları işler dıştan sizinkinden üstün gibi görünecektir.)

Onlar Kur’an da okuyacaktır. Fakat Kur’an(ın feyzi) onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır.) Nitekim onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar, okun sahibi (avı delip geçen) okunun demirine bakar, (kana benzer) birşey göremez. Sonra ağaç kısımına bakar, orada da bir kan izi göremez. Daha sonra (acaba ava dokunmadı mı?) şüphesiyle kirişe gelen ve fok denilen çatal yerine bakar, orada da bir iz göremez.” (Buhari. Tecrid-i sarih: 1783)

Müminun Suresinin 52-56. Âyet-i kerime’lerinin nur ışığı altında dinleri ayıralım.

“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)

Kitabullah ise Hazret-i Kur’an’dır:

“Bu Kur’an doğruluğu şüphe götürmeyen, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren bir kitaptır.” (Bakara: 2)

Onun emir ve hükümlerine şeriat denir.

“Sen o şeriata uy.” (Casiye: 18)

Kim ki bunlara, yani Allah-u Teâlâ’nın emir ve hükümlerine rıza gösterirse o Allah-u Teâlâ’nın hudutları dahilindedir.

“Bu hükümler Allah’ın hudutlarıdır. Kim Allah’ın hudutlarını aşarsa kendine yazık etmiş olur.” (Talak: 1)

Bunları red ve inkar eden olursa kafir olur. Çünkü hükm-ü ilâhiye böyledir.

“Âyetlerimizi inkâr etmek için yarışırca-sına gayret sarf edenler var ya, işte onlar için acıklı bir azap vardır.” (Sebe: 5)

Kim ki, İslâm dinini alet ederek, dini dünyaya değiştirirse onlar için acıklı bir azab vardır.

“Bize kavuşmayı ummayanlar, dünya hayatına râzı olup, onunla tatmin olanlar var ya!

İşte onların kazandıklarına karşılık varacakları yer ateştir!” (Yunus: 7-8)

Onlar dini alet etmiş ve birer isim takarak İslâm’dan çıkmışlardır.

“Onların çoğu Allah’a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar.” (Yusuf: 106)

Bütün iş ve icraatları da isimlendirdiği din veya kitaba göredir.

“Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın birleştirmesini emrettiği şeyi ayıranlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar... İşte lânet onlar içindir ve kötü yurt cehennem de onlarındır.” (Ra’d: 25)

Onlar İslâm dininden çıktıkları için Allah-u Teâlâ onlara sapık ismini vermiş.

İslâm gibi görünüyorlar. İslâm dinine en büyük tahribatı yapıyorlar.

Allah-u Teâlâ’nın “Sapıklar” diye vasıflandırdığı ve isimlendirdiği bölücüleri Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz “Türeme” buyurmuşlar ve onların içyüzünü Hadis-i şerif’lerinde beyan etmişlerdir.

“Ahir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa alet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır. Amma kalbleri kurt gönlü gibidir. Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ bu gibiler için şöyle buyuruyor:

‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar? Yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.” (Tirmizi)

Bunların ismi ve aslı budur. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu türemeleri koyun postuna bürünen kurtlar diye tarif ederken Allah-u Teâlâ sapıktır diye vasıflandırmaktadır.

“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.” (Mü’minun: 54)

Her birinin ayrı bir isimle ortaya çıkmaları ayrı bir din kurduklarını göstermektedir. Bu bakımdan bunlar İslâm dininin tahripçileri ve yıkıcılarıdırlar. Bunlar kurdukları dini kuvvetlendirmek için İslâm’mış gibi görünerek müslümanları yolarlar.

Birden bu türemeler türedi.

Mesela, Erbakan İslâm dinini kendine mâl ederek, “Refahtan başka İslâm yoktur.” demek suretiyle bütün ilâhi emir ve hükümleri inkâr ederek resmen dinini kurdu ve açıkladı. Açık olarak da ilân etti.

Allah-u Teâlâ ise Kelâm-ı Kadim’inde:

“Allah katında din İslâm’dır.” buyuruyor. (Âl-i imran: 19)

Allah-u Teâlâ benim dinim budur diyor, o ise bu emre karşı geliyor. İnkâr ediyor ve “Refahtan başka İslâm yoktur.” diyor.

Üstelik diğer dinlerin “Patates dinindendir.” demesiyle Allah-u Teâlâ’nın dinine hakaret ediyor. Bir milyar müslümanı da kendine göre kâfir yapmış oluyor. Ve kendine göre bir şeriat kurmuş oluyor.

Dini ayrı, kitabı ayrı olduğuna göre kendine göre bir şeriatı var. Şeriat deyince o Erbakanın kendi şeriatıdır. Bunu İslâm şeriatı kabul etmeyin.

Şeriatı arzetmiştik ki; Allah-u Teâlâ’nın emri ve hükmüdür. Oysa Erbakanın şeriat dediği bu kelime, kendi dinine, kendi kitabına göredir. Kendi kurduğu şeriattır. Bunu başka türlü anlamayın.

Hülâsa onun dini ayrı olduğu için şeriatı da ayrıdır. Onun şeriat dediği refah dininin hükümlerine göredir. Kendini ilan ettiği için dini ayrı, kitabı ayrı, şeriatı ayrı olmuş oluyor. Ve refah dinine, refah kitabına göre iş ve icraat yapıyor. Oysa bunların yaptığı işlerin hepsi İslâm dini ile yani Allah-u Teâlâ’nın hükümleri ile ters düşer. Ve İslâm dinine göre yaptıkları bütün işler haramdır.

Ey saf ve temiz müslümanlar!

Eğer bunları ayırt etmeye bilgin yoksa Hazret-i Allah’ın kitabına müracaat et. Zira bütün Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri önünüze sürüyorum.

Allah-u Teâlâ onların dininin ayrı olduğunu beyan ediyor. ben de dinimizi ve vatanımızı bölen bölücülerin de dininin ayrı olduğunu size arz ediyorum. Gerçek iman edersen bu böyledir.

Bu Âyet-i kerime’lere imanın yoksa her Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’e cevap vermek mecburiyetindesin. Ya iman edip müslüman olacaksın. Yahut inanmamakla küfredip kâfir olduğunu bileceksin. Doğru ise kabul edin, değil ise cevap verin.

Ama size arzettiğim gibi hep Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le cevap verin. Çünkü sizin önünüze hep Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif ile sunuyorum. Laf katiyyen kabul edilmez.

PARTİCİLERE GELİNCE

 

Allah-u Teâlâ kendi partisini açıklamış, felahın, kurtuluşun da yalnız burada olduğunu beyan buyurmuştur.

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücâdele: 22)

Allah-u Teâlâ “Benim partim budur.” buyuruyor.

Bu partiden ayrılan, başka partilere giren Allah-u Teâlâ’nın partisinden çıkmıştır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde bölük ile partiyi ayırmıştır. Bölük ayrı şeydir, parti ayrı şeydir.

“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan din veya kitapla sevinmektedir.” (Müminun: 53)

Onlar Allah-u Teâlâ’nın partisinden ayrıldılar. Başka partilere uydular. Fakat Allah-u Teâlâ gerek bölük, gerek parti hakkında şöyle ferman buyuruyor:

“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıklarıyla başbaşa bırak.” (Müminun: 54)

Benim partim budur, “Ülâike hizbullah”tır. Yani, yalnız Hazret-i Allah ve Resul’ünün partisindenim. Başka hiç bir parti ile ve hiç bir din kurucu ile de ilgim ve işbirliğim yoktur.

Zira Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)

“Semi’nâ ve eta’nâ” Bu Âyet-i kerime’yi işittim ve itaat ettim. Hiç bir parti ile hiçbir bölücü ile ilgim yoktur.

Zira her din kuran bölücü, İslâm dinini yıkmak için, kendi dinini ayakta tutmaya çalışır. Binaenaleyh bunlar Hazret-i Allah’ı ve Resul’ünü âlet ederler. Gaye ve maksatları, cemaatı kendilerine çevirmek ve kurdukları dini kuvvetlendirmek içindir.

Bunlar dinlerini kurmuşlar, böylece dinden çıkmışlardır. Bunun içindir ki en büyük İslâm düşmanıdırlar.

Binaenaleyh gerek bölücülerin, gerek dinini parça parça edenlerin, gerek Hakk’tan ayrılıp parti kuranların hepsinin din olduğunu Hazret-i Allah’ın beyanlarından öğreniyoruz. Ve Cenâb-ı Hakk bize bunları duyuruyor. Sen kendi imanına göre bunu tahvil et.

Bugünkü partilere gelince;

Beş parmağın hepsi de bir değildir. Bunların içinde iyiler de var, kötüler de var. Gerçekten Allah için çalışanı göremedim. Hepsi de, bu çiftlikte benim de bir koltuğum olsun istiyor ve “Cebim dolsun” diyor, “Borum ötsün, filmim de çekilsin.” diyor. Fakat aslında dünya bir sinemadır. Herkes denenmek için gönderilmiştir.

Âyet-i kerime’de:

“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” buyuruluyor. (Mülk: 2)

Hiçbir din kurucularından değilim. Onların bütün faaliyetleri kurdukları dini kuvvetlendirmek içindir. Allah-u Teâlâ’nın dinini yıkmak için çalışırlar ve ceplerini doldururlar. Şöhretim çok olsun isterler.

Bu mülkün sahibi olan Hazret-i Allah iki kişi gönderecek. Birisi Nurullah, diğeri Hidayetullah. Bu haşeratı temizleyecekler.

Merak ederseniz kendi durumumu şöyle arzedeyim.
Bunu öğrenmek istiyorsanız benim iç durumum budur:

Gayemiz “İslâmdır” İsim değil.
Muradımız Hazret-i Allah ve Resulü’dür,
Bölücülerden Herhangi Biri Değil!

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Kelâm-ı kadim’inde:

“Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin.” buyurmaktadır. (Şûrâ: 13)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münavi; c.3, sh.357)

“Cemaatte rahmet, tefrikada azap vardır.” buyuruyorlar. (Münavi)

Müslümanların fırkalara ayrılması, senlik-benlik yüzünden ihtilaf ve tefrikaya düşmeleri; İslâm’ın özüne ve izzetine, şevket ve satvetine halel getirdiği, kardeşlik bağlarını kopardığı, güçlerini parçalayıp zayıf düşürdüğü için şiddetle yasaklanmıştır.

Emr-i ilâhi çiğnendiği için dinde ayrılık yapmanın suç ve cezası o kadar ağırdır ki; Allah-u Teâlâ azapların tehirini ahirete bırakmamış olsaydı, bölücülük yapanların, tefrikaya sapanların cezalarını dünyada vererek onları hemen helak ederdi.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Onlar ki, dinlerinde ayrılığa düşüp gruplara ayrıldılar.” (Rum: 32)

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.

Eğer belirli bir süre için Rabbinin veril-miş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.” (Şûrâ: 14)

“İnsanlar ilk önce tek bir ümmet idiler, sonradan ayrılığa düştüler.

Eğer Rabbinden ezelde bir takdir geçmemiş olsaydı, ihtilafa düştükleri şeyler hakkında hüküm çoktan verilmiş olurdu.” (Yunus: 19)

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiç bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am: 159)

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde benden korkun.

Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.

Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!

Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Müminun: 52-56)

“İşte bundan ötürü sen onları tevhide, birliğe davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma.

Ve de ki: Allah’ın indirdiği kitaba inandım, aranızda adalet yapmakla emrolundum.

Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüşte ancak O’nadır.” (Şûrâ: 15)

Görülüyor ki Hazret-i Allah birleşmeyi emrediyor, bölücülüğü de şiddetle yasak ediyor. İslâm’da hizmet gerek, bölücülük değil.

Bize soruyorlar:

Sizin grubunuzun adı nedir?

Elhamdülillahi Rabbil-âlemin. Dinimiz İslâm, kitabımız Hazret-i Kuran, peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm.

Hangi partidensiniz?

Hazret-i Allah ve Resulü’nün partisindeniz.

Âyet-i kerime’de:

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” buyuruluyor. (Mücadele: 22)

Her grubun ve partinin adı var. Allah-u Teâlâ onlar hakkında hükmünü vermiş, akibetlerini açık olarak beyan etmiştir.

Bölücü ve particilerin dinden kaydıklarına dair bunca Âyet-i kerime var iken; Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde ümmetinin yetmişüç fırkaya ayrılacağını, yetmişikisinin dalâlette ve cehennemde olacağını, ancak Resulullah Aleyhisselâmın ve Ashabının yolunda olanların cennete gireceğini resmen beyan ederken; diyeceksiniz ki bunlar Âyet-i kerime’leri ve diğer Hadis-i şerif’leri görmüyorlar mı?

Evet görmek istemiyorlar. Nefsani ve dünyevi arzularına uyarak bu Âyet-i kerime’lerin apaçık mânâlarını görmemezlikten ve bilmemezlikten gelip, bâtıl ve mesnetsiz fikir ve iddiâlarını Hakk ve hakikat gibi göstermek isteyen bu gibi kimseler dalâlet batağına kaymışlardır, onlar bir şey görmezler. Her bölücü kendi yoluyla ve partisiyle övündüğü için; yalnız kendilerinin müslüman olduklarını, doğru yolda bulunduklarını zannederler.

Halbuki Hazret-i Allah Kuran-ı kerim’inde:

“Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ede-riz. Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır. Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda bulunduklarını, hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler.” buyuruyor. (Zuhruf: 36-37)

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

“Hakikat Vakfı” bu vakfın ismidir. Sakın ha, bunu yolumuza atfederek bölücülüğe sapmayın. Sakın sizde bir isimle bir bölücü daha türemesin.

Gayemiz “İSLÂM”dır, isim değil.

Muradımız “Hazret-i Allah ve Resul’ü”dür, bölücülerden herhangi biri değil.

Biz kendimizi hâdim-i dervişan olarak ilân etmişizdir. İslâm’dan daha büyük şeref olamaz.

Bizim yolumuzun diğer yollardan asıl ayrılış noktası şudur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)

Ne para toplarız, ne de talebelerden ücret alırız. Bütün yaptığımız iş ve icraatlar kendi gayretimizledir. Çalışanlar yalnız Rızây-ı ilâhî için çalışırlar.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Sizden bir kimse rızkından firar etse bile, rızık ölüm gibi kendisini bulur.” buyuruyorlar. (Münâvî)

Vakfın şartlarından birisi olarak da “Kimseden bir şey istemeyin, geleni reddetmeyin.” diye ilân etmişizdir.

Onlar ise avuç açmakla geçiniyorlar, isteyip de topluyorlar. Bu doğru değildir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendi-miz diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Cenâb-ı Allah haris (aç gözlü) ve çekişti-rilen (Tenkit edilen) isteyicilere buğzeder.” (C. Sağîr)

“El açıp isteyenler, o el açıp istemelerin-deki zül ve hakareti bilselerdi, dünyada hiç bir zaman dilencilikte bulunmazlardı.” (C. Sağîr)

“Haberiniz olsun ki, dünyâ melundur. İçindekiler de melundur. Ancak Allah-u Teâlâ’yı zikretmek ve O’nun rızasına uygun şeylerle, bilen ve öğreten kimse müstesnâdır.” (Tirmizî)

Biz hiç kimseye bağlı değiliz, kimseden de bir şey beklemiyoruz. Biz ancak Hazret-i Allah ve Resul’üne -sallallahu aleyhi ve sellem- sığınırız. Onun içindir ki, cesaretle konuşuyoruz. Kimseden de korkumuz yok.

Biz “İlâhî Görüş Birliği”ne davet ederiz. Gelenlerin gönüllerine Hazret-i Allah ve Resul’ünün -sallallahu aleyhi ve sellem- muhabbetini ve emirlerini koymaya, her türlü bölücülükten arındırmakla yalnız Hazret-i Allah ve Resul’ünde -sallallahu aleyhi ve sellem- birleştirmeye, aralarında gerçek bir kardeşliğin tesisine gayret ederiz.

Devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.

Muhakkak iç ve dış, din ve vatan düşmanlarına karşı yekvücut olmamız lâzım.

Âyet-i kerime’lerde:

“Mü’minler kardeştirler.” (Hucurat: 10)

“İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşınız. Kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” buyuruluyor. (Mâide: 2)

Size iki nümune veriyorum. Birisi Bediüzzaman Hazretleri, diğeri ise Hacı Süleyman Efendi. Bu zatların icraatlarına dikkat ederseniz; ne maddeye tapmış ne de siyaset batağına batmış görürsünüz.

Amma bugün nurcuyuz ve süleymancıyız diyenler onların izinden ayrılmışlardır.

Şayet siz de menfaata tapar, siyasete dalarsanız; iyi bilin ki mânâyı bırakmış, dalâlet batağına batmış olursunuz.

Şu Âyet-i kerime size bu hususta yeter:

“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kâlp yaratmamıştır.” (Ahzab: 4)

Ki, birini muhabbet-i Mevlâ’ya, diğerini muhabbet-i mâsivâya hasretsin. Bir kâlpte iki sevgi yaşamaz.

Kim ki Hakk’tan ayrılıp saparsa bizden değildir. Kötü icraatı nefsine âittir, yola atfedilmesin.

Bundan endişe duyduğum için, yoldan saparlar korkusu ile hiç kimseyi vekil bırakmış değiliz.

Hazret-i Allah ve Resul’ünün -sallallahu aleyhi ve sellem- emri esastır, mahlukun hükmü yoktur, bölücülerin hepsi yalancıdır. Hazret-i Allah Mü’minun suresi’nin 52-56. Âyet-i kerime’lerinde onların durumlarını açıkça beyan etmiştir.

Bu Âyet-i kerime’lerle bu gerçeklerle, kendi tuttukları yolun vicdanlarında bir muhasebesini yapıp kararlarını versinler. Ya Âyet-i kerime’lere inanacaklar, bölücülükten vazgeçecekler; ya da inkâr edecekler, yoldan çıktıklarını kabul edecekler.

Vay bölücülerin haline!..

Herhangi bir bölücü bu beyanlarımıza cevap vermek istediği zaman; her Âyet-i kerime ve her Hadis-i şerif’e, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le cevap vermek mecburiyetindedir. Nasıl ki biz onların durumlarını Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le beyan ediyorsak!..

Lâfla onlar ancak birbirini kandırırlar. Bizim için mühim olan Hükm-ü ilâhiye’dir. Âlim ilmiyle cevap verir. Münâfık da küfürle cevap verir. İçindeki küfrünü dışarıya çıkarır.

En üstün meziyet İslâm’da emrolunduğu gibi hizmet, müslümanım demek en büyük şereftir.

“İnsanları Allah’a çağıran, kendisi de salih amel işleyen ve doğrusu ben müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir? (Fussilet: 33)

MARİFETULLAH EHLİ

Bir de kullarının içinde öyleleri vardır ki onlar halkı Hakk’a iletirler ve onlar Hakk ile hüküm verirler.

Hazret-i Allah zâhiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi bâtınî ilimleri öğretmek için tarikat ehlini de eksik etmemiştir. Her zaman için mürşid-i kâmil bulundurmaktan aciz değildir.

Bu tertemiz vazife manevî bir miras olarak nebîlerden âlimlere intikal etmiştir. Buradaki âlimlerden murad, kibâr-ı evliyaullahtır.

Tasavvuf bir ilim-irfan mektebidir, ehli üç kısma ayrılır:

Mükemmel, Kemâl, Mukallid.

Mükemmel: Bunları Allah-u Teâlâ yüz senede bir gönderir. Bozulmaya yüz tutan dini tazelemek için bunlar kemâlleri yetiştirir.

Mükemmel de üç kısma ayrılır:

1. Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sehm-i nübüvvetine vâris olanlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” (A’raf: 181)

İrşad memurlarından murad, kibâr-ı evliyâullahtan olan mürşid-i kâmillerdir.

2. Sehm-i velâyetine vâris olanlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl–i zikirden sual ediniz.” (Nahl: 43)

Ehl-i zikirden murad evliyâullah hazeratıdır.

3. Sehm-i nübüvvet ve sehm-i velâyetinden nasip alanlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” (Bakara: 282)

Burada size üç Âyet-i kerime arzedilmiş oluyor. Hazret-i Allah buyuruyor ve duyuruyor ki, bu işin ehli bunlardır.

Mürşid-i hakiki Hazret-i Allah’tır. Mürşid-i kâmil bir korkuluğa benzer, kargalar taneleri toplamasın diye... Mürşid-i kâmil aynı zamanda bir berzahtır, hakikat ile dalâlet karışmasın diye...

Kemâl: Gayrıya tecavüz etmez, ahkam hudutları içinde bulunur. Asla menfaata meyletmez. Yedirir yemez, giydirir giymez. Allah-u Teâlâ’nın her türlü hudutlarını muhafaza ettiği için kadınlarla da iştigal etmez. Ancak helâli müstesna. Siyasetle de katiyetle ilgileri olmaz.

Yol tarif eder, fakat mürid götürmeye sahib-i salâhiyet değildir. Allah-u Teâlâ’nın izniyle alıp götürmeye sahib-i salâhiyet olanları az önce üç Âyet-i kerime ile size arzettik.

Mukallid olanlara gelince,

Bugün ortalığı bütünüyle istila etmişlerdir. Dini dünyaya alet ederler, nefsâni şeytâni işlerde bulunurlar. Allah ve Resulü’nün partisinden çıktıkları için 73 fırkadan 72’sinin birer fırkasına daldılar. Artık o mukallid hepten sapar ve saptırmaya çalışır.

Artık o saptırıcı olmuştur.

Halkın içinde bunları tefrik edenler de pek azdır. Servete, şöhrete aldanıyor. Hakikat ehli ise zaten dünyada azdır. Bunlara irşad memuru denir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yasin: 21)

Bu Âyet-i kerime hakikat ile dalâletin berzahıdır. Birisi yalnız Allah-u Teâlâ’nın rızasını gözetler, nasıl kazanacağına ihlas ile en inceliklerine kadar dikkat eder ve riayet eder. Ehl-i dalâlet ise madde, makam, şöhret peşindedir. Onların şeyhi zaten şeytandır. Bütün iş ve icraatları Allah-u Teâlâ’nın ahkamına terstir. Ama hakikat ehli arzedildiği gibi dünyada azdır ve nadirdir. Mukallid dalâlet ehline gelince onlar dinden çıkalı çok oldu. Dinden çıktılar, imandan soyuldular, Âyet ve Hadis’e bakmaz oldular. Ama Cenâb-ı Hakk insanlar hüsrandadır buyuruyor:

“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten hüsran içindedir. Ancak iman edip amel-i salih işleyenler, birbirlerine Hakk’ı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnâ.” (Asr: 1-3)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz “Bütün insanlar helâk olmuşlardır.” buyurmuştu. Burada da Allah-u Teâlâ yemin ederek insanların gerçekten hüsran içinde olduklarını beyan buyuruyor. Bu bizim için ne büyük âfât! Allah’ım iyilerin yüzü suyu hürmetine bizi bağışlasın.

Burada görülüyor ki bütün insanlar hüsran içindedirler, ancak iman edenler kurtuluyor.

Ve fakat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ümmetim benden sonra yetmişüç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesna, diğerleri hep ateştedir.

Onlar kimlerdir Yâ Resulellah?

Benim ve Ashabımın yolunda olanlardır.” (Ebû Davud)

İnsanların helâk olduğunu belirten Hadis-i şerif umuma âit, bu Hadis-i şerif ise hususa yani Resulullah Aleyhisselâm’ın ümmetine aittir.

Yetmişiki fırka cehenneme giriyor. Acaba biz hangi fırkadanız? Bir düşün!

İşte şu bölücüler var ya, paramparça ettiler hem dini hem vatanı.

Âyet-i kerime’sinde Allah-u Teâlâ buyurur ki:

“Sen ne kadar yürekten istersen iste, insanların çoğu inanmazlar.” (Yusuf: 103)

İşte bu bölücülere, her ne kadar gerçekten Hakk’ı söylesen de, hakikatı ibraz etsen de, ne Hakk’ı tanırlar, ne de hakikatı kabul ederler.

Ve böylece yetmişiki fırka cehennemlik oldu.

Şimdi bizim duracağımız bir fırka kaldı. Zâhirî, bâtınî, ledünî dediğimiz bütün bu mevzu o bir fırkaya aittir.

Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“İnsanların çoğu bilmezler.” (Mümin: 57)

Neyi bilemedi bunlar? Hakikatı bilemedi, hakikatı bilemediği için Hakk’ı bulamadı, din kurucuları ile beraber oldu, böylece helâkine vesile oldu.

Bunlar cehennemde ayılacaklar ve azabın şiddetinden bayılacaklar.

Mukallid dalâlet ehli zan ile hareket ederler, hiç bir iş ve hareketleri ahkâm-ı ilâhîye uymaz.

Bir temsil getirelim. Bal arısı bal yapar, eşek arısı da vızıldar. Karşıdan gören onları bir gibi zanneder. Ehl-i hakikat bunları ayırt eder.

Bunun içindir ki tarikat bir tatbikattır, nazarî bilgilerle anlaşılmaz. Tadılmadıkça, yaşamadıkça lezzeti bilinmez.

Allah-u Teâlâ bu yolda manevî hocalar yani manevî rehberler tayin etmiştir. İnsan bu manevî rehberlere intisab etmekle, kendisinin cismânî ve ruhânî olmak üzere iki unsurdan müteşekkil olduğunu anlamaya başlar.

İntisab edenler şeytanın emrine mukavemet ederler. Çünkü o tarikat-ı aliyyedeki mevcud olan zevât-ı kirâmın manevi yardımlarıyla kuvvet kazanırlar. O kuvvet sayesinde şeytanın tahakkümünden kurtulurlar.

“Kim bir topluluğun arasına girerse onlardan olur.” (Ebû Dâvûd)

Hadis-i şerif’i mucibince, bir insan muhabbetle bir topluluğa iltihak ederse onlardan sayılacağı gibi, mahşerde de onlarla haşrolunur.

Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’inde:

“Kişi sevdiği ile haşrolunur.” buyurmuşlardır. (K. Hafâ)

Hiç şüphe yok ki, Allah-u Teâlâ’nın şeriatına yani ahkam-ı ilâhisine bütünüyle riayet etmek, iman alâmeti demek olan namazın edâsına hakkıyla dikkat etmek, zekât, oruç, hacc gibi ibadetleri yapmak gerekir.

Şeriatsız ve namazsız tarikatların şeyhleri, şeyh suretinde şeytandır. Şeytanın yapamayacağını o maske altında yapar.

Şu kadar var ki kişi fenâfillah’a çıkmış bir mürşid-i kâmil bulup, emirlerine itaat ve riayet eder, muhabbetle bağlılık gösterebilirse terakki eder. Aksi halde edemez. Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bütün tevhid ehlini kıyamete kadar manevî doktorlardan ümitsiz bırakmasın.

Âyet-i kerime’lerde buyuruluyor:

“İnsanları Allah’a çağıran, kendisi de salih amel işleyen ve ‘Doğrusu ben Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet: 33)

“İçinizden insanları hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar gerçek kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran: 104)

Âlem-i billah olan bu alemin doktorları kalp hastalıklarının izâlesi için biiznillâh-i teâlâ ölmüş olan ruhları diriltip sıfat-ı hayvâniyeden arındırıp insan sıfatında olması ve ölmesi için, ahlak-ı zemimelerden kurtarmak için çalışırlar.

Eğer insan kurtulmazsa hayvan suretinde kalır ve öldüğü zaman da öylece haşrolunur.

Hadis-i şerif’te:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” buyuruluyor.

Maddi hastalıklara düçar olanların bir doktora giderek, ilacını alıp, perhizine riayet etmesi şart olduğu gibi; manevî hastalıkları tedavi etmek, ahlâk-ı zemimeleri gidermek için de mânâ âleminin tabibine müracaat etmek şarttır.

Bir hasta ilacını kullanıp perhize riayet etmezse şifâ bulamayacağı gibi; bir insan da şeriat hilafında hareket ederse, kalbine Hazret-i Allah’ın sevgisinden daha yüksek sevgiler koyarsa, gaflet ve kasvette olan insanlarla hemhâl olursa feyzinin kesilmesine sebep olur, yol alamaz.

Tarikat-ı aliye bir hastanedir. Öyle bir hastanedir ki, sertabibi bizzat Seyyid-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizdir. Vekili olan mürşid-i kâmiller de, o hastanenin doktorudurlar.

Bedenî hastalıkların teşhis ve tedavisi için hâzık bir tabibe müracaatı emir buyurmuş olan Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, mânevi hastalıklardan kurtulmak için de mânevi bir tabibe başvurmayı emir buyurmuştur.

Mühim olan bu mânevi hastalıklardır.

“Onların kalplerinde hastalık vardır.” (Bakara: 10)

Âyet-i kerime’si ile işaret buyurulan korkunç hastalıklar, tedâvi edilmezse hayat-ı ebediyeyi öldürdüğü için çok tehlikelidirler.

Hasta olan bir insan, güzel yemeklerin lezzetini anlayamaz. Ağız tadının geri gelmesi hastalığının tedavi edilmesine bağlıdır. Bunun gibi nefs-i emmâre’ye mağlup olan bir kimsenin kalbi hastadır, ibadet ve taatlerden lezzet alamaz.

Kin, kibir, gadap, şehvet, hased, riyâ, tamah, ucb... gibi kötü sıfatlar kalp hastalıklarıdır.

Güzel bir kâlple geldik. Kalbin o güzelliğini korumak için bu ahlâk-ı zemimelerden, hayvâni sıfatlardan sıyrılmak gerek.

Şifa bulmak için:

“Zikrullah kalplerin şifâsıdır.” (Münâvi)

Hadis-i şerif’i mucibince, Hazret-i Allah’ı çok zikretmemiz icap ediyor.

Zikrullah ile kalp, ruh, sır, hafâ, ahfâ odaları nefsin işgalinden kurtulur. En son nefs-i kül odası da kurtarılırsa, hakimiyet ruhun eline geçer, letaif ampülleri yanar, kişi bütün kötülüklerden nedamet eder, bir daha yapmadığı gibi düşünmekten de sıyrılır.

Artık o kişi ahlâk-ı zemimeden arınmış, hayvânî sıfatlardan kurtulmuş olur. Kemâl yollarını bulur. Bütün âzâları ahkâm mucibince hareket etmeye başlar.

Bir de şu var ki, Allah-u Teâlâ’nın ezelden aldığı kimselerin ameliyata da ihtiyacı vardır. Bu ameliyatı da ancak Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin vekili olan Mürşid-i kâmiller yapabilirler. Operatörlüğe tayin edilen o doktor; ezeli nasibi olanlara nasibini vermek için, masiva köklerini kazımak için, şeytanı çıkarmak için, sadrın genişletilmesi için, marifet fidanlarının ekilmesi için... şart olan bu ameliyatı yapar.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’inde buyururlar ki:

“Âlimler peygamberlerin varisleridir.” (Buharî)

Nübüvvetin üstünde hiç bir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.

Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri bu Hadis-i şerif hakkında şöyle buyurmuşlardır:

“Ulemâ vâris-i nebidir” denilmek caiz olduğu gibi, “Kim vâris-i nebi ise ancak âlim odur.” diye mânâ vermek de caizdir. Bu itibarla Hadis-i şerif’e ikinci mânâyı vermek uygun olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı bilmeyen ve tanımayan, Cenab-ı Hakk’tan korkmayıp masiyet işleyen kimseye âlim denilmesi caiz olmaz.

Âlim billah olan, halkı hiçbir ücret ve menfaat mukabili olmayarak liveçhillah Hakk’a, şeriat-ı Mutahhara’nın emirlerine davet eder. Bunlar için büyük müjdeler vardır.

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmran: 110)

Binaenaleyh şeriat, dış nizamı sağlayan ahkâm-ı ilahiye’dir. Hazret-i Allah’a vasıl olmak bu ahkâmın icrasına bağlıdır. Tarikat, Cenab-ı Hakk’a yaklaşmak maksadıyla süluk olunacak ibadet yoludur. Zikrullahın nuru ve ateşi ile seyr-i süluk vasıtasıyla muhabbet ve huzur temin edilir, imanın kemâlleşmesi sağlanır.

İman kemâle ermezse insan Hazret-i Allah’ın emirlerini akıl süzgecinden geçirmeye çalışır. Akıl süzgecinden süzünce de takılır kalır. Kâmil iman sahibi aklını emirlere uydurur, hiçbir zaman akıl süzgecinden geçirmez.

Hakikat mânevi zevk ve mânevi hâl ile anlaşılır. Seyr-i süluk ve mânevi zevkten nasib alamayanlar, hakikatın ne olduğunu bilemezler. Ancak ismini bilirler.

Marifet ise, tarikat ve hakikatten sonra zuhur eden ve edecek olan hâl ve ahvallerdir.

Hep ezeli nasip, başka birşey değil.

Cenab-ı Hakk Âyet-i kerime’de:

“İşte bu yol Allah’ın hidayet yoludur. Allah kullarından dilediğini bu yola eriştirir.” buyuruyor. (En’am: 18)

Hüccet-ül İslâm olduğu halde, İmam-ı Gazali Hazretleri tasavvufa yönelmiş seyr-ü sülûk yolundaki zevki tatdıktan sonra durumunu şu şekilde dile getirmiştir:

“... Sonra kendi durumuma baktım. Bir de ne göreyim! Dünyevî alâkalar içine dalmış batmışım. Bu alâkalar beni her taraftan sarmışlar. Yaptığım işlerimi gözden geçirdim. Onların en güzeli tedris ve tâlim idi. Fakat bu sahada da ehemmiyetsiz, âhiret yoluna faydası olmayan ilimlerle meşgul olduğumu anladım. Tedris hakkındaki niyetimi yokladım. Onun da Allah rızası için değil, mevki ve şöhret kazanmak gayesi ile olduğuna kanaat getirdim. Bu hâlimle uçurumun kenarında bulunduğuma, eğer durumumu düzeltmek için harekete geçmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim.

Yakînen anladım ki, sufiler hakikaten Allah yolunu bulan kimselerdir. Onların gidişleri, gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlâkları ahlâkların en temizidir.

Dünyadaki bütün akıllı insanların akılları, hikmet sahiplerinin hikmetleri, şeriatın bütün teferruatını bilen zâhir ulemâsının ilimleri, onların gidişat ve ahlakından bir şey değiştirmek ve yerine daha iyisini koymak üzere bir araya gelseler, buna muvaffak olamazlar.

Onların zâhir ve bâtınlarındaki hareket ve duyguların hepsi, nübüvvet kandilinin nûrundan alınmıştır. Yeryüzünde ise nübüvvet nurundan başka hidâyet rehberi, nûr kaynağı yoktur.” (El-munkizu min’ed-dalâl)

Hiç bir peygamberin ümmeti, vâris-i enbiyâ mertebesine nâil olamamıştır. Bu vazife ancak Ümmet-i Muhammed’e tevdi ve ihsan buyurulmuştur.

Bunlar öyle kimseler ki bütün işleri Allah içindir. Hiç bir kimseden hiç bir ücret, hiç bir menfaat beklemezler. Her şeyleri liveçhillahtır, Hazret-i Allah’a dayanır.

Vâris-i enbiyâ kimdir?

Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi kendisine çekmişse, emanetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nûrunu kime takmışsa, işte onlar Peygamber vârisidir.

Muallimleri Hazret-i Allah olduğu için ilimleri kesbî değildir, yani herhangi bir hocadan medreseden tahsil etmezler. Onların ilimleri vehbîdir, doğrudan doğruya Hazret-i Allah ve Resul’den gelir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu ilmi tarif ediyor ve Hadis-i şerif’lerinde buyuruyor ki:

“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücev-herat gibidir. Onu ancak Ârif billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Azîz ve Celîl olan Allah onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbaîn. Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den)

Kur’an-ı kerim’de beyan buyurulduğuna göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz için de müşrikler böyle söylediler. “Peygamberlik filân filân kimselere verilseydi?” dediler.

Yani Allah-u Teâlâ’nın takdir ve taksimine rızâ göstermediler. Neden? Nefis putu “Ben!” diyor, başka kimseyi dinlemiyor, o bir puttur.

Onların vâris-i nebi oldukları nasıl bilinir?

Hiç kimseden hiç bir tahsil görmediği halde en doğrusunu bilirler.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz.” (Nahl: 43)

Ehl-i zikirden murad evliyaullah hazeratıdır.

Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:

“İnsana bilmediklerini O talim eyledi.” (Alâk: 5)

Hiç kimseden çekinmeden hakikatı söyler. Neden? Vazifedar olduğu için. Mühim olan emr-i ilâhîdir, mahlûkun hiç hükmü yoktur.

Âyet-i kerime’de:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız, O size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir marifet bir nûr verir.” buyuruluyor. (Enfâl: 29)

Kendilerine ihsan ve ikram edilen o lütuf ve o nûr sebebiyledir ki, Allah-u Teâlâ’nın bildirdiği kadar bütün hakikatları bilirler, hiç kimseden çekinmeden hakikatı söylerler.

Ve Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde onları şöyle tarif eder:

“Hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” (Mâide: 54)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Allah-u Teâlâ bu ümmete, her yüzyıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.” (Ebu Dâvud)

Dünya bozulmaya yüz tuttuğu, fitne ve fesadın arttığı bir zamanda Allah-u Teâlâ sevdiği ve seçtiği bu kullarından birini gönderir, o ifsadı kaldırır.

Hele bu zamanda, her gün bir bölücü, her gün bir fitne.

Bu gönderilme hususunu size şöyle arzedelim. İsâ Aleyhisselâm Antakya halkını Tevhid’e davet etmek için Havari’lerinden iki kişiyi göndermişti. Oranın halkı karşı çıkınca arkalarından bir Havarî daha gönderdi.

Hazret-i Allah bu hadiseyi Kur’an-ı kerim’inde şöyle haber veriyor:

“O zaman kendilerine iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı.

Biz de bir üçüncü ile onları takviye edip desteklemiştik.

Gerçekten biz size gönderildik demişlerdi.” (Yâsin: 14)

Dikkat edilirse onları görünüşte İsâ Aleyhisselâm gönderdi, fakat Hazret-i Allah “Biz gönderdik.” buyuruyor.

Binaenaleyh bu gönderilenler Hazret-i Allah’ın emrini tebliğ ediyorsa, halkın onlara itaat etmesi gerekiyor. Gönderilmiş olduğu için.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin “Sehm-i nübüvvet” ve “Sehm-i velâyet” inden nasip alanlar Hakk iledirler ve Hakk’tan bahsederler.

Onların ilmi vehbîdir, Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’dan gelir. Nasibdar olanlara nasiplerini vererek; şeriat, tarikat, hakikat ve marifet yolları ile Hazret-i Allah ve Resul’üne ulaştırmaya çalışırlar.

Kendilerinin değersiz olduklarını bilirler, zira bütün değerler Allah-u Teâlâ’ya aittir.

Hükümsüz olduklarını görürler, zira hüküm de Allah-u Teâlâ’ya aittir.

Bunu onlardan başka kimse bilmez. Herkes varlık satmaya çalışır. Fakat o, Hazret-i Allah’ta fâni olduğu için, Hazret-i Allah’ı görür, kendisinde hiç bir şey görmez.

Onlar Hakk’ı bilir, kendisini bilmez. Hakk’ı görür kendisini görmez.

Bir sivrisinek kanadı kadar varlığı olsa, yahut kendisinde varlık görse, Allah-u Teâlâ’ya karşı o da bir varlıktır.

Bu onlara mahsustur. Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir.” (Nisâ: 79)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde:

“Kendinde varlık görmen, diğer günahlarla kıyaslanmayacak kadar büyük bir günahtır.”

Çünkü var olan ancak Hazret-i Allah’tır. Vücud O, mevcud O...

Hakikat ehlinde Hakk’tan gayrı hiç bir şey bulunmaz. Varlığını ata ata Var’a ulaşırlar.

Diğer bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruluyor:

“Kulum beni zikrettiği zaman ben onunla beraberim.” (Buharî)

Âlem-i billâh olanlarda Allah-u Teâlâ nasıl tecelli etmişse öyledir.

O Rabbül-âlemîndir. Kuluna tecelli edince O’nun tecelliyâtı ile âlem olur.

Bir veli “Âlem” nasıl olur?

Onlar “Elhamdülillâhi Rabbil-âlemîn” dedikleri zaman kendilerinden zerre kalmaz, “Rabbül-âlemîn” husule gelir.

Bir kar tanesi denize düştüğü zaman eriyip hiç bir hükmü kalmadığı gibi; onlar da “Elhamdülillahi Rabbil-âlemîn” dedikleri zaman, Allah-u Teâlâ’nın tecellisi ile hiç oldukları zaman “Âlem” olurlar. Fakat demir parçası denize düştüğü zaman erimez. Ene kabuğunu delemeyen bir âlim de bunları bilemez. Yumurtanın kendisini dahi atsan yine erimez. Bozulur fakat erimez.

Kudsî ruhla desteklenen, ene kabuğunu delen, denize düşen kar tanesine benzer, Onun cinsi ayrıdır. Çünkü O “Rahmeten lil-âlemin” den geliyor. O Nûr’unun nûru, kehribarın tozu, daha doğrusu “El-fakru fahrî”nin sırrına mazhar.

Cenâb-ı Hakk sevdi de seçti, kendisine çekti, yüzüne yüzü ile tecellî etti, dilediğini lütfetti.

Bir Hadis-i kudsî’de Hakk Celle ve Alâ Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?”

(Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu.)

“Onlara ilk vereceğim şey, nûru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler.” (Hâkim)

İşte burada görün ki, verilene böyle veriliyor.

Onlar o kimselerdir ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Allah bu ümmetten bir âlimi alırsa, bu İslâm’da açılan bir gedik olur ve kıyamete kadar onun boşluğu kapanmaz.” (Deylemî)

Niçin o boşluk kapanmıyor? Allah-u Teâlâ her gönderdiği kuluna ayrı ayrı vazifeler veriyor. Vazifeler verdiği gibi tecelliyatları da ayrı ayrıdır. Birine verdiğini diğerine vermediği için ve aldığında verdiği ile aldığı için yeri boş kalıyor.

Bunlar İnsan-ı kâmil olanlardır. Hazret-i Allah’ın huzur-u ilâhîsine kabul ettiği kimselerdir.

“Onlar sıdk makâmında, kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)

Gerek Hadis-i kudsî ve gerekse Âyet-i kerime size bunu izah ve ispat ediyor.

Bu lütuf umum velilere âit değildir, hususa aittir. Yani kimi severse onu seçer, kimi de seçerse onu kendisine çeker. Huzur-u İlâhî’ye ancak sevdiğini seçtiğini alır.

Bu makama gelenler huzur-u ilâhi’ye alınır. Yüzünün maskesini, vücud elbisesini atar, hiç olur. Aklı da vücudu da kül olur. Var olan husule gelir. Kudsî ruh bâkî kalır.

O artık Hazret-i Allah’ın nûru ile Hazret-i Allah’a nazar eder. O’na bakar, O’nunla bakar.

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cumâ: 4)

Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de buyurur ki:

“Açlığa devam et beni görürsün, insanlardan uzaklaş bana kavuşursun.”

Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bu nûr sahibi vekillere öyle büyük lütuflarda bulunmuştur ki; Onları zâtına çekmiş, onlara her şeyin en güzelini vermiş, onları takvanın en yüksek derecesine yükseltmiş, gönüllerini marifetullah nûrlarıyla nûrlandırmıştır.

Onlar da Hazret-i Allah’a gönülden bağlanmışlar, hükmü Hakk’tan beklemişler, daima iltica halinde olmuşlar, fazl-u ilâhiye ve feyz-i Samedaniyeye bağlılık halinde bulunmuşlardır.

Allah-u Teâlâ’nın tevfik-i onların refikidir. Tefrika ve çekişmelerden, muhalefet ve ihtilâflardan kurtuldukları için, bütün mahlukata şefkat ve merhamet nazarıyla bakarlar.

Onların ilmi mükâşefat ve müşâhedat ilmidir, ilâhî ilhama dayanan bir ilimdir. Naklî ve aklî delillerle teyid olunmuştur. Onların hâl ve ahvallerini, ilim ve irfanlarını kelime ve kalıplara sığdırmak mümkün değildir.

Onlar gerçekten Allah yolunu bulan kimselerdir. Gidişleri gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol yolların en doğrusudur. Ahlâkları ahlâkların en temizidir. Niçin? Çünkü onlar Habibullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin ahlâkı ile ahlâklanmışlar, tabiatı ile tabiatlanmışlar, onun boyasına boyanmışlar, yani onda hiç olmuşlardır.

Bunu size izah edeyim. Bir münafık kâfirlerin içine girdiği zaman “Ben sizdenim” der, onların boyasına boyanır. Bir münafık masonların içine girdiği zaman “Ben sizdenim” der, onların boyasına boyanır. Bir müslüman da müslümanların arasına girdiği zaman “Elhamdülillah ben müslümanım” der, Fenâfişşeyh’e çıkmış bir kimse şeyhte fani olur. Fenâfirrasul’e varmış olanlar Resulullah Aleyhisselâm’ın boyasına bürünür. Fenâfillah’a çıkmış olanlar da Hazret-i Allah’ın boyasına boyanır. Kendisinden zerre kalmaz artık.

Onlara düşmanlık eden veya haklarında suizan besleyen kimse, farkına bile varmadan helâkine vesile olur. Çünkü onların üzerinde titrer bir Allah-u Zülcelâl Hazretleri var. Onlar Hazret-i Allah’ın yardımına ve desteğine mazhardırlar.

Şimdi size mürşidi bulanla, Mürşid-i Kâmil’i bulan kimselerin arasındaki farkı izah edeceğiz.

Eğer nasibi mürşidde ise, mürşid ona bir ders verir ve yol budur yürü der. Allah-u Teâlâ Mürşid-i Kâmil’i buldurur ise; Mürşid-i Kâmil onun ruhâniyetini alır, Allah-u Teâlâ’nın izni kadar, nasibi olan yere mânen çıkarır. Ruhâniyet nefisten o an için ayrılmıştır, nefisten ayrı olarak çıkar ve o çıkışta büyük bir kuvvet kazanır. Fakat orası onun yeri olmadığı için eski makamına düşer.

Fakat o güzel yerleri gördüğü için, oraya tırmanmaya başlar. O iki aylık çıkışı, şimdi kimbilir kaç senede çıkabilecek? O zaman çıkarılmıştı. Şimdi ise nefis var, şeytan var, dünya var, maişet derdi var. O mânevi haz ona güç verir, artık ruhaniyet ile cismaniyet ciddi bir mücadeleye başlar.

Cismâniyet âlem-i halktan olup; toprak, su, hava, ateşten müteşekkil bir buhar-ı zülmânidir. Karın boşluğunda bulunur, kumandası secde mahallidir, bütün vücuda oradan kumanda etmek ister, Âlem-i emir ise; kalp, ruh, sır, hâfâ ve ahfâdan müteşekkildir.

Demek ki insan cismâniyet ve ruhâniyetten müteşekkil oluyormuş.

Âlem-i halktan olan lâtifelerin temizlenmesine tezkiye, âlem-i emirden olan lâtifelerin temizlenmesine ise tasfiye denir.

Mürşid-i Kâmil Cenab-ı Hakk’ın ona izin verdiği kadar ruhâniyeti alır ve onu Hakk’a hakikate götürmeye gayret eder.

Mürşid-i kâmil’i bulmak ilâhî bir lütuf ve bağış, büyük bir kolaylıktır.

Mürşid “Yürü!” der, Mürşid-i Kâmil ise bizzat Hazret-i Allah’ın tasarrufu ile, ihsanı ile yürütür. Fakat şunu unutmamalı ki, Mürşid-i hakiki Hazret-i Allah’tır. Bu noktayı biraz daha açalım. Mürşid-i Kâmil Hazret-i Allah ve Resul’ünde tamamen fânî olduğu için Hazret-i Allah’ın lütfuyla yürütür. Hazret-i Allah’ın lütfuyla yürüttüğü için halkı Hakk’a davet eder. En kestirme yol ile, en az sözle Hakk’a ulaştırmaya gayret eder.

Mürşid-i kâmil’i Hazret-i Allah ileriye sürdüğü için, ona o makamı verdiği için; o çok iyi bilir ki kendisi hükümsüz bir resimden ibarettir. Allah-u Teâlâ onun varlığını almıştır, kendi varlığını duyurmuştur.

Mürşid-i Kâmil Hazret-i Allah’ın malını pazara koyar, onun gönlündedir Hazret-i Allah.

Mürşid ise oraya eremediği için, Hakk’ta fani olamadığı için, hep kendini görür, kendi malını pazara koyar, onun ağzındadır Hazret-i Allah.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde:

“Sâdıklarla beraber olunuz.” diye emir buyuruyor. (Tevbe: 119)

Niçin? O sâdık kul kendisinin zerre bir hakir olduğunu çok iyi bilir, kendisini kendi gözü ile görür. Üzerindeki bütün âsâr Hazret-i Allah’ındır, Allah namına iş görür.

Bunun içindir ki Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz “Dünyaya gelmekten murad mürşid-i kâmili bulmaktan ibarettir.” buyururlar. Mürşid-i kâmil’i buldun Hakk’ı buldun, bulamazsan Hakk’ı nasıl bulacaksın?

Mürşid aramak çok mühimdir. Bir Mürşid-i kâmil vardır irşad eder, bir mürşid vardır ifsad eder. Çünkü onun seyri Hakk’adır, şeyhliği şeytandan gelir, nefis putuyla ortaya çıkar, kendisini de etrafını da helâk eder.

Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ “Sadıklarla beraber olunuz.” buyuruyor. Şeytanla, şeytanlaşmış şeyhlerle değil.

Bu nasıl ayırt edilecek? Onu ancak hakikat ehli ahkâm ölçüsü ile ayırt eder.

Mürşid-i kâmil’in vasıfları: İstikamet, nasihat, şefkat ve merhamettir.

İstikamet: Hazret-i Kur’an’ı ve sünnet-i seniyye’yi yaşaması lazımdır.

Hazret-i Aişe -radiyallahu anha- vâlidemiz:

“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in ahlâkı Kur’an’dır.” buyurmuşlardır. (Müslim)

Yani Kur’an-ı kerim’deki bütün hükümlerin tatbiki onun yaşayışında görülmektedir. Bu bakımdan o Hazret-i Kur’an’dır.

Mürşid bu olacak. Bu olmazsa, bir tek vasfı noksan olursa o Mürşid-i kâmil değildir. İşte size ölçü, işte size tartı.

İkinci vasıf nasihat: Kişiyi müşkül durumdan kurtarmak, en az sözle en kestirme yolla en doğruyu tarif etmek ve onu Hakk’a yöneltmek, Hakk’a ulaştırmak.

Üçüncü vasıf şefkat: Tanıdığına tanımadığına sırf Allah rızası için elinden gelen yardımı esirgememek. Bu insana olduğu gibi hayvana da şâmildir.

Dördüncü vasıf ise merhamet: Kişinin ulaşamadığı nimeti gönül hoşluğu ile, elinde bu mevcutsa, ona o nimeti ulaştırmak. Bunun mânâsı çok derindir.

Tasavvur buyurun ki Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ne kadar merhametliydi, ne kadar şefkatliydi. Bu kuvve-i beşeriyenin haricindedir. Onun vekiline de bu geçmiştir.

Binaenaleyh bu vasıflar tecelli etmedikçe o Mürşid-i kâmil değildir. Bu ölçüler elinizde oldukça hayatta şaşmazsınız.

Mümin-i kâmil demek insan-ı kâmil demektir. Bu kalp yalnız onlara mahsustur, başkalarına şâmil değildir.

Allah-u Teâlâ kulları için takdir buyurduğu rızıkları madde âleminin arşına emanet ettiği gibi; mânevi ve ruhânî feyizleri de “Kâmil müminin kalbi”nden ibaret bulunan mânevî arşa tevdî etmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın sâdık kullarının kalbine aktarılmış bulunan mânevî lezzet ve ledünnî faydaların hepsi; in’ikas yoluyla şerefli bir kalbin ve lâtif bir nurun dostluğunun eseridir.

Bunlar Hazret-i Allah ile o kulun arasındaki gizli işlerdir. Bu noktaya melek dahi giremez. Bazı melek girer, her melek dahi giremez.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Allah-u Teâlâ benim göğsüme ne döktüyse, ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir’in göğsüne boşalttım.”

“Ebu Bekir sizi orucunun ve namazının çokluğu ile değil, ancak kalbine dökülen bir şeyle geçmiştir.”

Kalpten kalbe dökülen ilâhi emanetullah kıyamete kadar devam eder.

Bu nur kaynağının devam ettiğine dair Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

“Ümmetim yağmur gibidir. Evvelkiler mi daha hayırlıdır, yoksa sonrakiler mi daha hayırlıdır bilinmez.” (Tirmizi)

Bunlar nâdiren gelenlerdir, yüz senede bir defa gelirler.

Hadis-i şerif’te:

“Her asırda benim ümmetimden sâbikun yani öncüler vardır.” buyuruluyor. (Nevadir-ül usûl)

Bunlar Resulullah Aleyhisselâm’ın vekilidir. Hazret-i Allah onu seçmiş ve sevmiş, o dostuna akıtmış.

Akıtılan bu mânevi ve ruhanî feyizlerle kalbinin diriltilmesini arzu edenler, kalplerini evliyaullahın rûhâniyetinin teveccühüne arzetmelidirler.

Mürşidle beraberliğin bir kısmı cismânî olduğu gibi bir kısmı da ruhânîdir. Bu şerefli kalpten, kişinin kendi kalbine akıtması da râbıta ve murakaba sayesinde mümkün olur.

Hazret-i Allah’a ait olan ilâhi feyiz, Hâlik’ın deryasından mânevî kanal vasıtası ile Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin deryâsına gelir. Oradan da zamanın mürşidinin deryasına gelir. Oradan da nasibdar olan kimselerin kalblerine gelir. Râbıta ile öyle bir merbudiyet husule gelir ki Mürşid-i kâmil’deki bütün hasletleri bir mürid üzerine geçirebiliyor. Kalbindeki muhabbet bağı ile onun boyasına giriyor. An be an onun gibi oluyor, ondan akseden nurlar ile nurlanıyor.

Her peygamber efdaldir, fakat Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz en efdaldir.

Âyet-i kerime’de:

“Biz o peygamberlerden kimini kiminden üstün kıldık.” buyuruluyor. (Bakara: 253)

Her ümmet efdaldir, fakat Ümmet-i Muhammed hepsinden efdaldir.

Âyet-i kerime’de:

“Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.” buyuruluyor. (Âl-i imran: 110)

Her mürşid efdaldir, fakat Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin vekili hepsinden efdaldir. Niçin? “Kalbül-mümin arşur-rahman” olduğu için, emânât-ı ilâhi’ye mazhar olduğu için, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin vekili olduğu için...

O bir maskeden ibarettir. Bir düşün, eğer bu şifreyi çözebilirsen:

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur: 35)

Âyet-i kerime’sinin de sırrına mazhar olmuş olursun.

Bu sırrı kavramaya imkân yok. Kavramak için oraya çıkmak lâzım.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyor:

“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhârî)

Mürşid-i hakiki Hazret-i Allah’tır, Mürşid-i kâmil bir paçavradır. Allah-u Teâlâ bir kimsenin gönlünü silmeyi murad ederse, o paçavrayı kullanır, onunla kişinin gönlünü siler. Asıl budur, bu işin hakikatı budur. Ben bunu gözümle görüyorum.

Yani Mürşid-i hakiki Hazret-i Allah’tır, Mürşid-i kâmil ise bir paçavradan ibarettir. Amma bunlar Hakk’ın paçavrasıdır.

Hakk’ın destek verdiği kullar Fenâfillah’a vardırılmış olan Mürşid-i kâmillerdir. Onlar şöyle derler.

Buradaki mahviyeti size anlatabilmek için Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz’in bir beyitini arzedeceğim:

“Ne ilm-ü marifet verdin, ne de câh-ı menkıbet yâ Rab!

Bihamdillah ki bir zerre medâr-ı iftiharım yok

Benim nev-i beşer resminde ancak bir heyulâ var.”

Paçavra olan gerçek Mürşid-i kâmiller işte bunlardır. İşte râbıta ancak bunlara yapılır, başkasına şâmil değildir.

“Âlem Hazret-i Allah’ı bilir, âlim nefsini bilir, yazar da cebini bilir.” demiştik. Bütün bunlar bu sırların içindedir.

Hidayeti bahşeden, iman şerefi ile müşerref eden, Hazret-i Allah’a ve Resul’ü -sallallahu aleyhi ve sellem-ine varmak için yol tarif eden, ulaşmak için vâsıtalar halk eden, bize iyi ve kötüyü duyuran ve en güzel surette halk eden Hazret-i Allah’a şükretmemiz lâzım.