Çanakkale savaşları

Çanakkale savaşları



SAVAŞ ÖNCESİ DURUM

SAVAŞ ÖNCESİ DURUM

Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölüyordu. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu.

28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu.

Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda Avrupa’yı ikiye bölmüşlerdi.

Savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri’ne katıldı.

Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybediyordu. Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti’ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu.

Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti’nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu.

Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin’i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya’ya sahip olmayı istiyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasının ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya’nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı’yı Almanya’ya doğru yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914’te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti.

Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914’te İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verir ve boğazları tüm yabancı gemilere kapatır.

GOEBEN ve BRESLAU’ın boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar. Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması’na katılmış olur.

27 Eylül 1914’te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz’de Ruslar’a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914’te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.

Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır.

İtilaf Devletleri’nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya’ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce ; aynı zamanda Almanya’dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu.

Ayrıca boğazları kazanmak demek, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı.

Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı.

Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915’te Osmanlı’ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı.

DENİZ HÂREKATI

“ Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur.” düşüncesiyle hareket eden İngilizler, boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanıyorlardı. Bahriye Nazırı Churchill’in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher’ın şüpheli gördüğü bu harekatın donanma ile yapılmasına karar verildi.

Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Dünyanın yenilmez donanması, Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı, bu armada ile asla baş edemezdi.

İtilaf Devletleri’nin deniz harekatı 19 Şubat 1915’te başladı. 13 Mart 1915’e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememişti.

18 Mart’a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti. Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala ilerde olacaklar belirsizdi.

Ve 18 Mart 1915 sabahı geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşacağını bilmiyordu.

17 Mart 1915’te Amiral Carden’in yerine Amiral De Robeck’in atanmasıyla 18 Mart da gerçekleşecek plan uygulamaya konuluyordu.

Plana göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi. Filonun en güçlü gemilerinden oluşan 1. Tümen bizzat Amiral de Robeck tarafından kumanda ediliyordu.

Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson muharebe gemileri ve Inflexible muharebe kruvazöründe oluşan 1. Tümen, saat 10:30’da boğazdan içeri girdi. Filonun önündeki muhripler savaş alanını tanıyorlardı. Planlanan noktaya ulaşıldığında Queen Elizabeth’in hedefi Rumeli Mecidiye Tabyası, Lord Nelson’un hedefi Namazgah Tabyası, İnflexible hedefi ise Rumeli Hamidiye Tabyası idi.

“A Savaş Hattı” olarak adlandırılan bu plan 11.30’da uygulanmaya başlandı ve 11.30’da merkez tabyalarına ateş başladı.

Bu arada düşman gemileri Kumkale’den gelen tedirgin edici ateş hattına da girmişlerdi. Obüslerden üstlerine ateş yağıyordu. Yine de mesafe uzak olduğundan Türk bataryaları savaş gemilerine karşılık veremiyordu. Saat 12.00 sularında Çimenlik, Rumeli Hamidiye ve Anadolu Hamidiye ateş almıştı. B Hattı diye adlandırılan Amiral Guepratte komutasındaki 3. Tümen Suffren, Bouvet, Goulois,

Charlemagne adlı dört Fransız gemisiyle Triumph ve Prince George adlı iki İngiliz muharebe gemisinden oluşuyordu. Plana göre bu tümen 1. Tümenin arkasından hareket geçti ve B hattı önündeki yerini aldı.

Yavaş yavaş yaklaşan gemiler bu cesurane ilerleyişlerinde Türk bataryalarından düşen mermi ateşi altında B hattına vardılar. Şiddetli yapılan karşılıklı çatışmalarda aradaki bataryalar sustuysa da merkez bataryalar ateşe devam ediyorlardı. 900 yarda kadar içeri sokulduklarından şiddetli ateş bu gemilerin üzerine yağıyordu.

3. Tümene ait olan iki İngiliz gemisi Triumph ve Prince George A hattının kıç omuzluklarında yerlerini almış Rumeli Mesudiye ve Yıldız Tabyalarını hedeflemişlerdi.

Rumeli merkez bataryaları çok yoğun bir ateş altındaydı. Mermilerin çoğu tabyalar içine düşmüş, telefon hatlarını bozmuş, yangınlar çıkarmıştı. Rumeli Mecidiye tabyası topçuların şehit olması ile devre dışı kalmıştı.

Planın ikinci aşamasında Türk bataryaları üzerinde yeteri kadar üstünlük sağlanabilirse Albay Hayes Sadler komutasındaki 2. Tümen devreye girecekti. Ocean, İrresistible, Albion, Vengeance, Swiftsun ve Majestic’ten oluşan 2. Tümen, 3. Tümenin yerini alacak ve B Hattından son olarak yakın muharebe yapılarak Tabyalar içinde olmayıp mayın hatlarını savunan toplar tahrip edilerek bombardımandan hemen sonra mayın tarama işlemlerine başlanacaktı.

Fakat 3. Tümenin yerini alacak 2. Tümen gelmeden önce beklenmedik bir şey oldu. Saat 14:00’e doğru Suffren büyük bir hızla boğazı terk etmekte ve Bouvet’de onu izlemekteydi. A hattını geçmek üzereyken Fransız gemisi Bouvet’de bir iki patlama oldu ve Anadolu Hamidiye tabyasınca ateş altındayken 3 dakikada suların altına gömüldü.

Derin bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elzabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kestiler. Muhripler ve istimbotlar personeli kurtarmaya gittiklerinde 20 kişi kurtarılabilmiş, 603 kişi sulara gömülmüştü. Bu arada 12.30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk ediyordu.

15.30 sularında mayına çarpan Inflexible’ın durumu kötüydü ama yoğun çabayla Bozcaada’ya ulaştı. 2. Tümen İngiliz gemileri, 3. Tümenin yerini aldığında bu manzara ile karşılaşmıştı.

Saat 14.30’da ateşe başlayarak 10 yardaya kadar yaklaştılar. Namazgah tabyasını bombardıman ediyordu. Saat 15.00’te Rumeli Hamidiye daha sonra da Namazgah aldığı isabetle savaş dışına kalmıştı.

Anadolu Hamidiye tabyası hasar görmemişti ve İrrisistible’a ateş ediyordu. Saat 15.14’de İrrisistible’ın yanında korkunç bir patlama duyuldu. Saat 16.15’te tabyalarda uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. Bu bölgede bir gece önce Nusret’in döktüğü mayınlar hiç hesapta yokken can alıyordu.

Bölgenin mayınlı olduğunu anlayan Amiral de Robeck 2. Tümenin geri çekilmesi için emir verdi. 18.05’te geri çekilirken Ocean da mayına çarpmıştı. Güçlü top ateşine rağmen Ocean’ın personeli muhripler tarafından boşaltıldı.

18 Mart’ta yaşananlar şaşkınlık yaratmıştı. Lord Fisher gibi ordusuz bir donanmanın başarıya ulaşamayacağını söylayenler haklı çıkıyor, de Robeck ve Churchill gibi hala donanma ile boğazları zorlayıp İstanbul’a çıkılabileceği düşüncesi yeni hareket planları doğuruyordu.

Kara Savaşları

Çanakkale Savaşları’nda Deniz Harekâtı’nın başarısızlığı umutları Kara Harekâtı’na çevirmişti.Daha 1 Mart’ta Yunanistan, Gelibolu yarımadasını işgal etmek, mümkün olduğu takdirde İstanbul üzerine yürümek üzere İngiltere’ye üç tümenlik bir kuvvet önermişti.

İngiliz ve Fransızlara kalsa öneri kabul edilebilirdi. Ancak Rus Çarı, İngiliz Büyükelçisi’ne, hiçbir şart altında Yunan askerinin İstanbul’a girmesine izin vermeyeceğini bildirerek bu tasarıyı önledi.

Londra’da ise, harekâtı Donanma yalnız mı yapsın, yoksa Kara Ordusu ile birlikte mi hareket etsin tartışması yapılmakta idi. Bir Kara Ordusuna ihtiyaç olduğunu savunanların arasında Lord Fisher geliyordu.

Bununla beraber son karar, Savaş Bakanı (Harbiye Nazırı) Lord Kitchener’indi. O ise, ısrarla elinde birlik olmadığını söylüyordu, ama seçkin bir birlik olan ve İngiltere’de bulunan 29’ncu Tümen’e hiçbir görev verilmemişti.

Nihayet Mart’ta Kitchener Çanakkalecilerin tarafına kayarak 29’ncu Tümenin Ege’ye sevk edileceğini, Çanakkale’de bulunan Deniz Piyadelerine Gelibolu Yarımadası’nın temizlenmesinde yardım edeceğini açıkladı.

Bu haber Fransa cephesinde buluna İngiliz Generallerinin öylesine büyük tepkisine yol açtı ki, Mareşal sözünü geri alarak 18 Şubat’ta bu birliğin yerine o sırada Mısır’da bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda Tümenlerinin gideceğini bildirmek zorunda kaldı.

Askeri durumu tetkik için Çanakkale’ye gönderilen General Sir William Birdwood, 5 Mart’ta Kitchener’a gönderdiği raporda, Donanmanın tek başına Bağaz’dan geçemeyeceğine inandığını, kuvvetli bir ordunun karadan donanmayı desteklemesi gerektiğini bildiriyordu.

Bu rapor Kitchener’in bütün tereddütlerini giderdi. 10 Martda 29’ncu Tümenin Ege’ye gönderileceğini açıkladı. Ayrıca bir Tümen de kendilerinin göndermeleri için Fransızları ikna edeceğini ilave ediyordu.

Böylece Mısır’daki Anzac Tümenleri ile birlikte 70 bin kişilik bir kolordu bu işe ayrılmış oluyordu.

Birdwood’un raporuna rağmen, hala donanmanın tek başına Boğazı geçebileceğini düşünenler vardı. Bu karışıklık içinde Kara kuvveti hazır olana kadar Donanmanın harekatını geri bırakmasını, bu suretle Kara ve Deniz Kuvvetlerinin müşterek harekata başlamasının en iyisi olacağını hiç kimse aklına getiremiyordu.

O sıralarda Londra’ya hakim olan bu kargaşalık ve belirsizliği, ne yapacağı belli olmayan Sefer Kuvveti’nin Komutanlığına yapılan atamadan anlamak mümkündür. Bu komutan, Kitchener’in Güney Afrika savaşlarından eski bir arkadaşı General Sir Ian Hamilton’du.

Donanma asıl saldırısını yapana kadar, Hamilton’un birlikleri işe karışmayacaktı. Eğer deneme başarıya ulaşmazsa Hamilton Gelibolu yarımadasına çıkarma yapacak, başarıya ulaşırsa yarımadaya zayıf bir kuvvet bırakıp doğrudan doğruya İstanbul üzerine yürüyecekti. Oradan İstanbul Boğazına çıkarılmış bir Rus Birliği ile birleşmesi umuluyordu.

Türk tarafı ise, 18 Mart’ta kazandığı zaferden dolayı kendisine olan güvenini tazelemiş, Çanakkale’nin Boğazlar’dan geçilemeyeceğini tüm dünyaya göstermişti. Bu zaferin ardından, Müttefiklerin kaçınılmaz kara harekâtına karşı Türk tarafı da son sürat hazırlıklara başlamıştı.

Çanakkale ‘de 5. Ordu oluşturulmuş başına da Mareşal Liman von Sanders getirilmişti. Kıyılara dikenli tellerle çevriliyor, birlikler önemli yerlere yerleştiriliyor, müttefiklerin her hareketi gözleniyordu. Müttefik çıkarmasını bekleyen bir başka kişi ise 19. İhtiyat Tümeni’nin başında bulunan yarbay Mustafa Kemaldi.

HAVA HAREKATI

İlk motorlu uçağın uçuşundan yedi yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra, 1910 yılında uçaklardan askeri amaçlarla yararlanma düşüncesi ortaya çıkmış ve takip eden yıllarda uçak, yeryüzünde etkin bir taarruz silahı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Dünyadaki bu gelişmeyi yakından izleyen ve önemini değerlendiren zamanın Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın direktifiyle, 1911 yılında, Genelkurmay başkanlığı bünyesinde askeri havacılıkla ilgili bir şube oluşturulmuş ve Türk Askeri havacılığı’nın temeli olan teşkilat kurulmuştur.

Bu yeni silahın edinilmesine büyük önem veren Mahmut Şevket Paşa maaşının bir kısmını bağışlayarak uçak alımı için kampanya başlatmış ve bu kampanyaya başta padişah Sultan Reşat olmak üzere Donanma Cemiyeti, subaylar ve bazı zenginler iştirak etmiştir. İki uçaklık para, kısa zamanda toplanmış ve Fransa’dan biri 25 Beygirlik, biri de 50 Beygirlik iki uçak satın almıştır.

Müteakiben, Yeşilköy Safra düzlüğünde Kara tayyare Mektebi, Yeşilköy Feneri yakınlarında da deniz tayyare Mektebi kurulmuş ve havacı personel yetiştirilmek üzere ordu ve donanmadan istekli subaylar seçilmiştir.

Çanakkale Muharebeleri başladığı zaman dünya ve Türk askeri havacılığı mütevazı ve geliştirilmeye muhtaç bir durumda idi.

Çanakkale Muharebeleri havacılık yönünden, yeni silahın gerçek değerinin anlaşıldığı ve bugünkü modern hava kuvvetlerinin temelini atan kahramanları kavramaya çalışırken, icra edilen hava harekatının sadece o günkü müşterek harekata katkısı değil aynı zamanda bugünkü havacılığımıza olan katkısı da düşünülmekte ve hava kuvvetlerinin temelinin atılarak,

hava stratejisi ve taktiklerinin oluşturulmaya başlandığı bir harekat noktası olarak değerlendirilmektedir.

Havacılık açısından işte böyle bir ortam içinde, 2 Ağustos 1914 günü seferberlik ilan edilmiş ve buna paralel olarak Yeşilköy’de bulunan deniz uçaklarından 2’si İzmir, birisi de Çanakkale Müstahkem Mevzi Komutanlığı emrine verilmiştir.

25 Ağustos 1914 tarihinde Çanakkale Nara Meydanı’na konuşlandırılan Nievport tipi deniz uçağı ile, Deniz Yzb. Savmi, Ütğm. Fazıl ve Ütğm. Cemal’in yaptığı keşif uçuşları sayesinde, bölgedeki İngiliz ve Fransız gemilerinin faaliyetleri izlenmeye başlanmıştır.

18 Mart 1915 tarihine kadar olan dönemde yapılan başarılı hava keşif görevleri hem düşmanın elindeki gemi tip ve miktarını tespit, hem de taarruz hazırlıklarını devamlı takip imkanı sağlamıştır.

18 Mart 1915 günü, havacılarımız erken saatlerde yaptıkları keşif raporunu vermişlerdir.

“ Bozcaada önünde, 40 düşman gemisi sayıldı. Bunlardan; 19’u ağır, 3’ü hafif olmak üzere 22’si kruvazör, diğerleri; şilep, destek gemisi ve uçak gemisidir. Sayıları tam olarak saptanamayan denizaltılar görülmüştür. 6 adet zırhlı İngiliz gemisi, muharebe düzeninde boğaza doğru ilerlemekte ve Fransız gemileri de demir almaktadır. ”

Bir süre sonra, boğaza giren ve kıyı bataryalarını şiddetle bombardıman eden düşman donanma topçusuna, Ark Royal uçak gemisinden havalanan İngiliz uçakları da ateş tanziminde geniş çapta yardım etmiştir.

18 Mart günü öğleden sonra, havacılarımıza; Limni Adası civarındaki düşman kuvvetlerinin durumunu keşfetmeleri emredilmiştir.

Bir saat içinde görev bölgesine ulaşan pilotlar Mondros Koyu’nda 13 harp, 4 nakliye, 29 kömür gemisi olmak üzere toplam 46 geminin bulunduğunu, ayrıca Fransızların Gaulois gemisinin sahil topçumuzun ateşi ile Çanakkale ağzında yara aldığını rapor etmiştir.

Çanakkale Muharebeleri süresince, karşılıklı keşif harekatı devam ederken; Türk havacıları, o tarihler için başarılı sayılabilecek diğer hava görevlerini de icra etmişledir. Bu görevlerden biri 18 Nisan 1915’de yapılmıştır.

O gün Çanakkale Boğazı bölgesinde gittikçe kuvvetlenen ve hava üstünlüğü kurmasından endişe edilen düşman hava gücünü tesirsiz hale getirmek maksadıyla, Bozcaada’da 18 düşman uçağının konuşlandığı meydana hava taarruzu planlamıştır.

Ancak bu meydandaki uçaklar, keşif görevi için daha önceden kalktığından, havada karşılaşılmış, kısa bir hava muharebesinden sonra zayiatsız olarak meydana dönülmüştür. Bu görev amacına ulaşmadıysa da, asli taktik hava görevlerinden olan “mukabil hava harekatı” nın ilk ve tipik bir uygulaması olması açısından önem taşımaktadır.

Türk uçaklarının meydan taarruzu planlamasından esinlenen İngilizler aynı gün üçer uçaklık iki kol ile meydanımıza taarruz etmişler, ancak uçaklarımız daha önceden meydan içinde dağıtılarak gizlenmiş olduğundan, atılan bombalar hasar meydana getirememiştir. Bu da, ufki dağılma ve gizleme yapılarak, beka tedbirlerinin alınışına güzel bir örnek teşkil etmiştir.

14-19 Mayıs 1915 günleri, güney cephemizdeki karşı taarruzumuzu desteklemek amacıyla; düşman çıkarma gemileri ve ordugahı bombalanmış Mayıs ayı başından itibaren sabit balon ile boğaz gözetlemesi ve topçu atış tanzimi ve birliklerimizi taciz eden manika balon gemisine taarruzlar yapılmış, her hava hücumunda gemi, balonunu toplayıp yer değiştirmek zorunda bırakılmıştır.

Böylece bugün “yakın hava desteği” olarak bilinen görev tipinin basit bir uygulaması yapılmıştır.

25 Haziran’da; Arıburnu bölgesindeki düşman karargahı üzerine propaganda amacıyla 300 adet ingilizce yazılı bildiri atılmıştır. Bu görev, hava gücünün psikolojik harpte kullanılmasına ilişkin güzel bir örnektir.

30 Kasım 1915’te ise, Üsteğmen Ali Rıza, Teğmen Orhan’la beraber, Çanakkale girişinde karaya oturmuş bulunan bir düşman kruvazörüne taarruz etmek için görevlendirilmiştir. Tam bu esnada bir düşman uçağının yaklaştığı görülmüş ve yapılan hava muharebesinde Üsteğmen Ali Rıza fransız uçağını makinalı tüfek ateşiyle düşürmeyi başararak Türk havacılık tarihine ilk düşman uçağını düşüren pilot olarak geçmiştir.

Sonuç olarak;

Çanakkale Muharebeleri’nde, kahraman kara ve deniz kuvvetlerimiz gibi havacılarımız da, üstün silah ve teknik olanaklara sahip düşmanları karşısında, kendilerine düşen görevleri cesaret ve üstün görev bilinici içinde başarıyla icra etmişler ve resmi İngiliz harp tarihi kitaplarında:

“Harikulade müdafaasında yılmadan mücadele eden ve sonunda başaran düşmanımıza hayran kaldık” dedirtmişlerdir.

Çanakkale Muharebeleri’nin ileri görüşlü askeri önderleri yeni silahın gereksinimi olan strateji ve taktiklerin oluşturulmasına öncülük etmiştir. Bu kapsamda ulu önder Atatürk şöyle buyurmuştur:

“ GÖKLERDE BİZİ BEKLEYEN YERİMİZİ ALMAK ZORUNDAYIZ. YOKSA O YERİ BAŞKALARI İSTİLA EDER VE İŞTE O ZAMAN BU ÜLKE VE MİLLET ELDEN GİDER. HALBUKİ BİZ TÜRKLER, BÜTÜN TARİHİMİZ BOYUNCA HÜRRİYET VE İSTİKLALE ÖRNEK OLMUŞ BİR MİLLETİZ.

TAYYARECİLER! ŞUNU UNUTMAYIN Kİ YARININ EN BÜYÜK TEHLİKELERİ SEMALARDAN GELECEKTİR. BU SEBEPLE SİZLER DAİMA HAZIR BULUNMAYA VE O ŞEKİLDE YETİŞMEYE GAYRET EDECEKSİNİZ.”

ÇANAKKALE SAVAŞINDA TÜRK HAVA HAREKATI

ÇANAKKALE SAVAŞINDA TÜRK HAVA HAREKATI

Çanakkale Savaşları sadece askeri ve stratejik açıdan değil,siyasal sonuçları bakımından da modern Türk ve dünya siyasal tarihinde önemli bir yere sahiptir. 2 Ağustos 1914’te, Osmanlı Devleti, Almanya ile gizli bir bağlaşma antlaşması imzalayarak, Birinci Dünya Harbi içerisinde Merkezi Devletler safında yer almıştır. Ancak Almanya ile bir bağlantıya kamuoyunun tepki göstereceği düşünülerek görüşmeler gizli sürdürülmüş, durumdan yalnız Sadrazam ve Dışişleri Bakanı Sait Halim Paşa ile Enver Paşa haberdar olmuştur. Buna göre 28 Temmuz’da Sırbistan’a savaş ilan eden Avusturya’ya Almanya’nın yardımı Rusya ile bir savaşa yol açarsa, Osmanlılar Mihver Devletlerini desteklemek için müdahale edecektir. Osmanlılar Von Sanders heyetinin ordunun genel yönetiminde etkili olmasını kabul ediyor, buna karşılık Almanya’da Rusya’ya karşı Osmanlı toprak bütünlüğünün korunmasına yardımcı olmaya söz veriyordu. Antlaşma gizliydi ve ancak taraflar istedikleri zaman açıklanacaktı. Cemal Paşa ile diğer kabine üyeleri, anlaşma imzalandıktan sonra durumdan haberdar olmuşlardır. Ancak bunun Rusya’ya karşı İngiltere ile Fransa’nın reddettikleri bir savunmayı sağlaması ve oldubittiye getirilmiş olması nedeniyle, anlaşmayı fazla bir şey söylemeden kabul etmişlerdir.

Kısa bir süre sonra iki Alman savaş gemisi, Almanya ile Enver Paşa’ya Osmanlıları savaşa sokacak bir fırsat yaratmış, Alman Akdeniz filosundan iki kruvazör, Goeben ile Breslau Kuzey Afrika’daki Fransız üslerini bombalamış ve sonra arkalarında İngiliz filosu olduğu halde Doğu Akdeniz’e kaçmışlardı. Enver Paşa, gemilerin Osmanlı sularına girmesine izin vermiş, İngiltere Osmanlıların tarafsız bir devlet olarak gemileri ve mürettebatını enterne etmeleri ya da sularından çıkarmaları gerektiğini ileri sürünce, gemiler sahte bir satışla Osmanlı Donanması’na alınmış, adları Yavuz Sultan Selim ve Midilli’ye çevrilmiştir. Enver Paşa, Çanakkale ve Boğazların yabancı gemilere kapatılmasını emrederken, diğer taraftan Cemal Paşa’yla birlikte diğer kabine üyelerine danışmadan filo komutanı Souchon’a Karadeniz’de Rus limanlarına saldırması için gerekli emri vermiştir.[1]

Karadeniz’e çıkan Türk donanmasının, 29 Ekim’de birkaç Rus gemisini batırıp, Odesa, Sivastopol, Navorosiski limanlarını bombardıman etmesini bir savaş nedeni sayan Ruslar, 1 Kasım 1914’te Kafkasya’da Türk sınırını geçerek savaşı fiilen başlatmışlardır. Gerçekten tarihin böylesi bir akışı içinde olaylar hızla gelişivermiş, Rus tecavüzünden sonra İngilizlerin önce Akabe’yi bombardımanı, İzmir Körfezi’ndeki iki Türk gemisini batırması ve 3 Kasım 1914’te Boğaz giriş tahkimatını bombardımanı, Şattülarap’ta Fav’a asker çıkarması bardağı taşıran son damlalar olmuş ve Osmanlı Devleti, 11 Kasım 1914’te Rusya ve İngiltere’ye resmen savaş ilan etmek zorunda kalmıştır.[2]

Türkiye Birinci Dünya Savaşına girdiği zaman askeri havacılıkta zayıftı. Taktik hava birlikleri yoktu. Birkaç istisna dışında mevcut uçak ve personel Yeşilköy hava alanında konuşlandırılmıştı. Savaş öncesinde uçuş eğitimi için kullanılan bu tesis daha sonra Fransız askeri heyetinin yönetimine geçmiş, seferberliğin ilanıyla beraber Türkiye’nin Almanlara olan eğilimini bilen Binbaşı De Goys, Fransa hükümetinin de telkiniyle memleketine dönmüştü. Son derece büyük fedakarlıklarla Fransa’ya ısmarlanan kara ve deniz tayyarelerimize Fransa hükümeti tarafından el konulmuş, Muhabere ve Muvasala Dairesi, havacılık kısmı ile birlikte Genel Karargaha bağlanmış, [3] Fransızların ardından Alman danışmanlar gelmişti.

Uçaklar arasında harap durumda Deperdussin, R.E.P. ve üç adet Bleriot vardı. Mevcut uçaklar uçuş için tehlikeli bulunduğundan Alman danışmanlar Almanya’ya eğitim uçakları sipariş etmişti. Uçuş Okulu’nda iki adet Nieuport (Hydro) deniz uçağı bulunmasına karşın, donanmada hiç resmi havacılık birimi mevcut değildi. Türk havacılığındaki asıl gelişme Çanakkale ve Gelibolu’daki aktif çarpışmalar sırasında olmuştur.


Ekim 1914’te Üsteğmen Erich Serno (1886-1963) Batı Cephesi’nde Alman 2'nci Tayyare Bölüğü’nden Türkiye’deki Alman Askeri Misyonu’na gönderilmişti. Türk Havacılık personelinin eğitimi için kendisine bir program hazırlama görevi verilmiş ve bunun yanında Türk Yüksek Komutanlığı’na havacılık konusunda danışmanlık görevine getirilmişti.

Serno, 03 Şubat 1915 tarihinde Yeşilköy Uçuş Okulu’nda görevine başlamıştı.[4]

2. Gelibolu Harekat Alanı

Çanakkale Boğazı’nın uzunluğu 61.8 km’dir (38 mil). Boğazın en geniş yeri Erenköy Koyu ile Tengerdere arası olup, en dar yeri ise Kilitbahir-Çanakkale arasıdır. Kumkale ve Seddülbahir bölgesine, boğazın giriş bölgesi denilir. Çanakkale Boğazı’nın Avrupa yakasında yer alan Gelibolu Yarımadası’nın en dar yeri Bolayır ortasıdır. Güneye doğru yarımada genişler. Akbaş-Kemikli arası 20 km’ye çıkar. Daha sonra tekrar daralmaya başlar. İlyas (Helles) Burnu’nda son bulur. Yapılan çarpışmanın büyük bölümü, eni yaklaşık 5 mil olan cephede cereyan etmiştir. Yarımadanın kilit noktası Conkbayırı’ndan yukarı Saroz’a doğru Kemikli Burnu’na kadar uzanan yarım ay şeklindeki kumsal ile bu burundan aşağıya Seddülbahir’e kadar uzanan sahil, çıkarmaya elverişli plajları barındırmaktadır. Yarımadanın en geniş ucundaki İlyas Burnu’nda yamaç oldukça dik bir şekilde denize iner.[5]

Boğazın her iki yakası nesillerden beri Türkler tarafından ordugah olarak kullanılmaktaydı. Ege’yle birleştiği ağızdan en dar bölümüne kadar olan 14 millik mesafede bir dizi ordugah kurulmuştur. Söz konusu ordugahlar en son 1885 tarihinde modernize edilmiştir. Dolayısıyla 1914 yılında Büyük Savaşın patlak vermesiyle buradaki savunma çalışmaları o günün standartlarının gerisindeydi. Sonuç olarak Müttefik Donanma Komutanlığı, boğazdan geçişin takviye edilmesi halinde müttefik filonun İstanbul’a ulaşabileceğine inanmıştı.

Boğazda kurulan ordugahlar, yapı itibarıyla eski stil “kale tipi” yapılardan, toprak siper duvarlarının arkasında üzeri örtük olmayan ve gizlenecek bir yeri de bulunmayan açık top mevzilerine kadar değişiklik göstermişti. Eski model topların çoğu yetersiz kalmış ve bu durum müttefiklerin, düşman mevziini oldukça yakından top ateşine tutmasına olanak tanımıştı. Bu dezavantaja rağmen Türklerin kıyıya konuşlandırılmış silahları ve deniz mayınları bombardımanı gerçekleştiren filoya ciddi hasarlar vermiştir.[6]

3. Tarafların Planları, Kuruluş ve Tertiplenme

Kasım 1914’te, Türkiye’nin Merkezi Güçlerin yanında Birinci Dünya Savaşı’na girmesinden yaklaşık dört hafta sonra, Amirallik Dairesi 1'inci Lordu Winston Churchill, Savaş Konseyine; “Mısır ve Süveyş Kanalı’nın Türk Ordusuna karşı savunulmasının ideal yolunun Gelibolu Yarımadası üzerinden saldırıya geçilmesi” olduğunu ve eğer bu saldırı başarılı olursa İngiliz ve Fransızların İstanbul’da istedikleri şartları emreder konuma ulaşabileceklerini belirtmişti. 15 Ocak 1915’e gelindiğinde Savaş Konseyi, hedef olarak İstanbul’u amaçlayan bir deniz çıkarmasına karar vermişti.[7]

Winston S.Churchill, Çanakkale Boğazı’na karşı girişilecek bir operasyonun faydalarını şöyle sıralamaktaydı: İstanbul Müttefiklerin kontrolü altına girecek, Asya Türkiye’sindeki kuvvetlerin Avrupa cephesinde faaliyet gösteren kuvvetlerle bağlantısı kesilecek ve böylece Kafkas Cephesinde bulunan Rus kuvvetlerinin yükü hafifletilerek Osmanlı Devleti barışa mecbur bırakılacaktı. Boğazları deniz trafiğine açmak suretiyle, İngiltere ve Fransa’nın Rus ordusunun top ve mühimmat bakımından desteklenmesine, Rusya’nın hububatının ihraç edilmesine ve dolayısıyla Rusya’nın dış ticaretini dengeleyerek Ruble’nin değerinin korunmasına imkan verecek ve nihayet Balkan Devletleri üzerinde olumlu bir etki yapılması sağlanacaktı.

Dışişleri bakanı Lord Balfour’da “Bunun kadar ümit verici bir harekatı tasavvur etmek güçtür” diyordu. Churchill’in sözünü ettiği, Rusya’ya askeri yardım yapılması meselesi, 18 Mart teşebbüsünün başta gelen sebeplerinden birini teşkil etmekteydi. Çünkü, Rusya’nın silah ve cephane durumu, daha savaşın ilk gününden itibaren kötüleşmeye başlamıştı. Buna karşılık, İngiltere ve Fransa’nın Rusya’ya yardım yapmaları için gerekli kara ve su yolları kapalı idi. Stratejik, askeri, siyasi ve ekonomik avantajları da göz önüne alınınca, Boğazların açılması Müttefikler için ve özellikle Rusya’nın askeri durumu bakımından, kaçınılmaz bir alternatif olmaktaydı. [8]

Türk tarafında Eylül 1914’den itibaren Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Komutanlığı, sahil korumadan sorumlu Alman donanma topçuları ile takviye edilmeye başlanmıştı. Topçular tıpkı donanma havacılığı ve diğer branşların personelleri gibi Türkiye’de ki özel Donanmay-ı Hümayun Komutanlığında görevlendirilmişlerdi. Bu Komutanlık, Osmanlı İmparatorluğunda görevli olan Kıdemli Alman Donanma Subayı, Amiral yardımcısı Guido Von Usedom idaresindeydi. Müstahkem Mevki Komutanlığındaki Alman donanma subayları, kendi rütbelerinin bir üstü olan Türk rütbelerini almışlardı. Alman donanma topçuları başlangıçta Türk topçularına eğitmenlik yapıyor ve Türk Donanmasına mayın savunmasının geliştirilmesi ve takviyesinde yardım ediyordu. Ancak 1915 Mart’ında yapılan savaş sırasında Alman donanma topçuları, toplara asker tahsis edip Dardanos Kalesi’ne komuta etmişlerdi. Alman donanmasının yaptığı teknik ve malzeme yardımları ile sahildeki kalelerin; ateş kontrol elemanları, arama ışıldakları, savunma mayın tarlaları ve muhabere irtibatları ile tahminen genel komuta ve haberleşme usulleri modernize edilmiştir. Çanakkale’deki kaleler, bir Türk subayı olan Miralay(Albay) Cevat Bey’in komutasındaydı. Müstahkem Mevki Komutanlığı olan Çanakkale’de, Türk ve Alman subayları bulunuyordu. Komutanlık Karargahı Çanakkale’deydi. Bölgedeki tüm Türk-Alman uçakları, 1'inci Tayyare Bölüğünün Çanakkale’den 5'inci Ordu’ya transfer edildiği tarih olan Temmuz 1915’e kadar bu komutanlığın emrinde kalmıştı.

Müttefiklerin Gelibolu yarımadasına çıkarma yapacağına dair olasılığın artmasıyla, 25 Mart 1915’de 5'inci Ordu kurulmuştu. Türkiye’deki Alman Askeri Heyeti’nin başı ve ardından da 1'inci Ordu Komutanı olan General Liman Von Sanders bu yeni ordunun başına geçirilmiş, tüm şikayetlerine rağmen Temmuz ayına kadar komutasına hiç uçak verilmemişti.[9]

Hava desteği bakımından Türk Kuvvetleri, önemli fakat kritik bir durumla karşılaşmıştır. Müttefiklerin 40 uçaklık birleşik hava gücüne karşı, Türkler Bleriot’a, Rumpler B.I’e ve Yeşilköy hava meydanında beklemekte olan kalitesi henüz belirsiz üç tane daha (Albatros B.I) uçağa güveniyordu. Bu uçaklara büyük ihtiyaç duyulmasına karşın, bunların Türkiye’nin Asya tarafındaki topraklarına ulaştırılması haftalar sürecekti. Çünkü yolsuz, izsiz bir arazide seyrüsefer yapmak için elde bulunan tek imkan deve veya kağnıydı. Bu yüzden Haziran sonu itibariyle 1'inci Tayyare Bölüğü tarafından kullanılmak için elde yalnızca üç uçak bulunuyordu.

Çanakkale Savaşı süresince ulaşım sorunu Osmanlı Hava Kuvvetlerini etkilemişti. Bölük; bomba ve yedek parça olmaksızın harekata zorlanmış, uçakların ve yedek malzemenin sağlanması sorunu savaş sürerken Osmanlı Hava Kuvvetlerinin etkinliğini sınırlamıştı.[10]

4. Harekatın Evreleri
Boğazın Birleşik filo ile denizden zorlanması konusundaki karar, oldukça tartışmalı alınmıştı. Birleşik filonun tek başına Boğazı zorlayıp geçemeyeceği ve harekatın, deniz-kara işbirliği biçiminde gerçekleştirilmesi hususunda ilgililerce birçok uyarılarda bulunulmuşsa da, karar da direnilmişti.

Bu kararı benimsemiş olarak, başından beri Birleşik Filo’nun komutasını elinde bulunduran Amiral Carden’in Şubat 1915 sonundan Mart ortalarına dek Boğaz içinde gece ve gündüz sürdürdüğü operasyonlar başarıya ulaşamamıştı. İşte gerek bu başarısızlıkların yarattığı hayal kırıklığı, gerekse gelecekte de karşılaşılabilecek güçlükler, Amirali umutsuzluğa düşürmüş ve bu durumda sağlığını etkilemişti. Bunun sonucu olarak Carden, 16 Martta görevden alınmış, yerine yardımcısı Amiral de Robeck (17 Mart 1915) atanmıştı.[11]

Koramiral de Robeck’in Akdeniz İngiliz Donanma Komutanlığı görevini üstlenmesinin hemen ertesi günü, 18 büyük savaş gemisi (ikisi İngiliz, biri Fransız) üç deniz tümeni halinde teşkilatlanmış ve üç hat halinde tertiplenmiş olarak Boğaz’a doğru ilerliyordu. [12]

Bu donanma içinde, savaşın yeni ve denenmiş silahı olarak 48 uçak da bulunuyordu. Amacı yanlış anlaşılmış, eksik ve yanlış tanımlanmış ve koordine edilmemiş olarak uçaklar; içinde yer aldıkları harekat gibi, savaş süresince yaratıcı stratejik düşünme tarzını hiç hesaba katmayarak trajik bir hayal kırıklığı yaratmıştır.[13]

18 Mart 1915’te Türk tarafının kara birliklerinin durumu ise şöyleydi: Karargahıyla Anadolu yakasında bulunan 9'uncu Piyade Tümeninin Gelibolu Yarımadasındaki birlikleri sağ ve sol yan müfrezeleri adı altında buradaki 19'uncu Tümen Komutanlığı emrindeydi. Anadolu yakasında ve karargahıyla Kalvert Çifliğinde bulunmakta olan bu tümen (9'uncu Tümen) bizzat kendi kuruluş ve emrindeki birlikleri; genellikle Karantina-Kumkale arasında Boğaz’ın iç kesimiyle Kumkale-Kumburnu arasındaki Ege Denizi kıyılarını gözetlemek ve özellikle Kumkale dolayını düşman çıkarma girişimlerine karşı savunmak üzere düzenlemiş bulunuyordu.

Balıkesir’den gelerek, karargahıyla Ezine’de yerleşen 11'inci Piyade Tümeni, Kumburnu (hariç) Edremit Körfezi’nde Akçay İskelesi (hariç) arasındaki Ege Denizi kıyı kesimini gözetleme ve koruma altında bulundururken, büyük kısmıyla da Boğaz Bölgesi dışından gelebilecek tecavüzlere karşı kullanılmak üzere Ezine dolaylarında toplu durumda bulunuyordu. 13 Kasım 1914’te karargahı Çanakkale’den Gelibolu’ya alınmış olan 3'üncü Kolordu, kuruluşundaki 7'nci, 18'inci Tümenler ve bir kısım birlikleriyle Başkomutanlık emri gereği Koyun Limanı-Değirmenler çizgisinin kuzeydoğusundan Saroz Körfezindeki Karaçalı’ya kadar olan kıyı kesimini gözetleme ve koruma görevini sürdürüyordu.[14]

Düşmanları gibi Türkler de o zamanlarda askeri havacılığın potansiyelinin değerini ne tam olarak kavrayıp takdir etmişler, ne de bu potansiyeli anlamışlardı. Bununla birlikte, savaş gittikçe şiddetlenirken zayıf Türk Hava Ordusu’nun, Çanakkale’deki Müttefik bozgununa katkıda bulunan birçok görevin yerine getirilmesiyle kendisine güvenilen, dayanılan başarılı bir hava kuvvetine dönüştüğü görülecektir.[15]

Türk-Alman havacılık servislerinin birinci görevi keşifti. Çıkarmanın başında her iki taraf bombalama görevlerini gerçekleştirmiş, ancak bomba kapasitesinin sınırlı olması ve ilkel nişan alma metotları nedeniyle çok az görev başarıyla tamamlanmıştır. İki tarafın uçakları arasındaki hava muhaberesi, çıkarmanın sonlarına kadar nispeten nadiren gerçekleşmiş ve uçaklardaki hasarların çoğu mekanik arıza ve pilot hatasından kaynaklanmıştır.[16]

Destansı Çanakkale Savaşı süresince havacılığın her iki tarafta oynadığı rolün katkısını veya böyle bir katkının yokluğunu tam olarak kavramak için; bu savaşın dört belirgin evresi incelenmek zorundadır. Çünkü savaşın her evresiyle beraber uçakların oynadığı rol değişmiştir. Birinci evrede, 18 Mart’ta uçak destekli istila filotillası tarafından Çanakkale Boğazı geçitlerini zorlayıp aşmak üzere ana saldırı başlatılmadan önce; mayın arama-tarama faaliyetleri yapılırken, Müttefik Kuvvetler Türk savunma hatlarını bombalamıştır.

İkinci evrede havadan gözetleme ile desteklenen Türkler, Müttefikleri 25 Nisan’da geri püskürterek, uygun çıkarma uçağının bulunmaması ve amfibi harekata yönelik bir eğitim ya da yakın hava desteğinin olmayışı nedeniyle savaş dehşet verici kayıplara karşılık çok küçük kazanımların sağlanmasıyla sonuçlanmıştı. Üçüncü evrede, inatçı Türk direnişi ve iyileştirilmiş hava-yer desteği, Müttefikleri Ağustos’ta Suvla (Anafarta) Körfezine sonraki çıkarmayı yapmaya zorlamıştır. Bu girişim 4000’den fazla askerin ölümü ve cesur Türk savunması tarafından vurulup düşen birçok uçak pahasına, 1600 metrelik cephede sadece 350 metrenin ele geçirilmesi gibi bir felaketle sonuçlanmıştır.

Dördüncü evrede, Müttefikler Çanakkale harekatından vazgeçmeye karar vermişler ve bu karar savaşın son evresine, Aralık’ta Suvla (Anafarta) körfezinden askerlerin ve müttefik uçakların çekilmesine yol açmıştır. On beş gün sonra güçlü bir hava kuvvetinin desteklediği Türk Ordusu, bu bölgedeki egemen güç olarak kabul edilerek, İlyas Burnu işgal güçlerince boşaltılmıştır.[17]

Eldeki tayyareler seferberlik planına göre dağıtılmaya başlandığında Pilot Üsteğmen Fazıl, 17 Ağustos 1914 günü 2'nci uçuş denemesinde Nieuport’la Nara’daki alana inmeyi başarmıştır. Fakat daha sonra bu uçaktan istenildiği kadar yararlanılamamıştır. Üsteğmen Fazıl Bey, bütün olanakları zorlayarak 1914 Eylül ve Ekim ayı başında Bozcaada ve Limni bölgesinde yapmış olduğu hava keşiflerinde düşman donanması üzerine 150 m.’ye kadar alçalarak çok önemli bilgiler toplamayı başarmıştır.

Türkiye’nin tarafsızlığı sırasında Müttefiklerle yaşanan gerilim arttığında, Türkiye’nin güvenilir bir hava keşif kabiliyetine ihtiyacı olduğu görülmüştür. Tek uçakla devamlı keşif yapma olanağı olmadığı için, 19 Ekim 1914’te üç ay önce pilotaj eğitimine başlamış olan Yüzbaşı Savmi bu kez iki kişilik Mahmut Şevket Paşa adındaki deniz uçağı ile boğazdaki tek uçaktan oluşan hava gücünü takviye için Çanakkale’ye gönderilmiştir.

Çanakkale’ye yaklaştığı sırada motorda çıkan arıza nedeniyle Şarköy civarında denize zorunlu iniş yapmış, bir süre sonra gelen yardım neticesinde uçak kıyıya çekilmiş, daha sonra Yeşilköy’deki Hava Okulu’na gönderilmiştir. 12 Ocak 1915’te Ramazan adlı vapur ile iki uçak İstanbul’dan Çanakkale’ye gelmiştir.[18]

Bu son gelen uçaklardan “Ertuğrul” adını taşıyan (Bleriot XI-2) uçak, pilotu Teğmen Cemal ile Çanakkale Boğazı’nın ağzına kadar kısa uçuşlar yapabilmiş, ancak 18 Mart’taki büyük taarruz için Müttefik deniz güçlerinin toplandığı Gökçeada, Limni ve Bozcaada adalarına uçmak için Bleriot’un zayıf olduğu düşünülmüştür. Sonuç olarak, Müttefik Kuvvetlerin oluşum ve hareketleri hakkında hayatı bilgi, 18 Mart öncesinde Çanakkale Komutanlığı’na ulaşamamıştır. Ertuğrul 22 Mart’ta Çanakkale’den çekilerek İstanbul’a gönderilmiş ve hurdaya ayrılmıştır.[19]

Çanakkale Boğazı’nı tehdit için Limni adası Bölgesi’nde toplanmakta olan İngiliz ve Fransız donanmasından oluşan büyük armadayı havadan ilk keşif (5,10 Ekim-27 Ekim) başarısını gösteren Pilot Üsteğmen. Fazıl olmuştur. Daha sonra Almanlarla birlikte yapılan hava keşifleri sayesinde dünyanın en büyük deniz gücüne sahip olan düşmanın denizden Çanakkale Boğazı’nı zorlayacağı anlaşılmıştır.[20]

Birinci Evre: Müttefiklerin Çanakkale Boğazına Saldırışı
Çanakkale Savaşı’na katılan Türk ve Müttefik hava güçlerinin inceleme noktası olarak olağanüstü önemi olan 18 Mart 1915 alınırsa, Müttefiklerin Türkiye’den çok ciddi biçimde sayıca üstün olduğu görülür.

Almanya’dan Mart 1915’de Yeşilköy’e 3 Albatros B.I ve 1 Rumpler B.I tipi uçak gelmiştir. Hava keşif raporlarına olan özel ihtiyaç sebebiyle bir uçak, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’na gönderilmiştir. Rumpler B.I olan Alman seri numarası 993/14 (Türk Askeri Seri K.1) olan bu uçak, 17 Mart gecesi Çanakkale’den 3 km. uzakta inşa edilen havaalanına ulaşmış, Müstahkem Mevki Komutanı, bu uçağı 18 Mart sabahı Bozcaada’daki Müttefik Deniz Kuvvetleri’ne keşif için göndermiştir. Rumpler tipi uçağı Üsteğmen Serno kullanmış, rasıt olarak yanında Deniz Yüzbaşı Schneider bulunmuştur. Yapılan keşif neticesinde hazırlanan rapor, Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın harekata hazırlanmasını sağlamıştı.

Alman resmi uçuş raporuna göre; Bozcaada’nın liman girişinde harekete hazır Queen Elizabeth ve Inflexible savaş gemisi dahil olmak üzere toplam 14 savaş gemisi, 2-4 küçük kruvazör, 2 tamir gemisi, 2 hastane gemisi, mayın taramak için 10 balıkçı teknesi ve birkaç destroyer ve denizaltı vardı.[21]

Serno ve Schneider’in gördüğü, büyük saldırıyı yapmak ve Çanakkale Boğazı’ndan aşıp geçmek üzere bekleyen Anglo-Fransız filosuydu. Alman subaylar, gözlemlerinin önemini anlamış ve Çanakkale’ye geri uçarak, iner inmez atlara atlayıp Boğaz Komutanı Amiral Usedom’un karargahına gelip, rapor vermişlerdir. Bir anda, Türk ordusu’nun trampet ve borazanlarının işaretiyle Çanakkale Boğazı’nın savunma istihkamlarına alarm verilmiştir.[22]

Bu sırada Teğmen Pilot Cemal’de Ertuğrul’a (Bleriot) binerek Boğaz önüne doğru yaklaşan filoyu görüp, taarruzu teyit etmiştir.

Taarruz başlamadan önce deniz keşfi yapan düşman tayyareleri mayınları göremeyerek temiz raporu vermişlerdir. O zamanlarda 8 m. derinliğe dökülen mayınların 1000 m. irtifadan görüleceğine inanılmıştı. Halbuki uçaklar, deniz yüzeyine pek yakın olanları seçebilmekteydiler. Denizin hafif çırpıntılı oluşu da, mayınların görülmesini önlemiştir.[23]

Şubat 1915’ten itibaren Çanakkale Boğazının dış tabyalarını dövmeye başlayan İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan büyük armadanın ana saldırısı, 18 Mart 1915’te başlamıştır. Çanakkale Muhaberelerinin bu en bilinen bölümünde, Nusret mayın gemisinin döşediği ve müttefik mayın tarama gemilerinin fark edemediği mayınlar, önemli rol oynamıştır. Müttefik armadanın Bouvet, Irresistebible ve Ocean adlı gemileri batmış, Gaulois, Suffren ve Inflexible ise ağır yara almıştır.[24]

Yatık mermi yoluna sahip müttefik deniz topçularının, karadaki siperlerde ve sütre gerisinde mevzilenmiş olan Türk topçuları ve askerleri üzerindeki etkisi az olmuştu. Ayrıca yapılan atışların isabetini ve de etkisini gözetlemek zordu. Buna karşılık üst açı grubu ile atış yapabilen Türk topçularının attığı mermiler denizdeki gemilerin daha zayıf olan güvertedeki zırhlarında önemli hasarlar yaratmıştı. Müttefik topçuları, Türk topçularının menzili dışındaki gemilerden karaya yapılan atışları mesafe ve istikamet olarak gözetleme imkanına kavuştuktan sonra daha etkili olmuştu.[25]

Saat 16.00’da, Cemal ve Rasıt Osman Tayyar, Bleriot’a (Ertuğrul) binerek Boğaz dışına bir keşif yapmıştır. Akşam üzeri Seidler ve Deniz Yüzbaşı Hüseyin Sedat Rumpler ile ikinci bir keşif uçuşu yapmıştır. 80 km kadar batı yönünde uçarak Limni’yi keşfetmişler, bu keşifler sırasında düşmanın kesin geri çekildiği anlaşılmıştır. Müteakip günlerde yağmur ve fırtına hava keşiflerine engel olmuştur. 22 Mart’ta topçumuz bir İngiliz deniz tayyaresini Saroz Körfezi’ne düşürmüştür. Müttefik hava kuvvetlerinin başarısızlığı nedeniyle 3500 tonluk Manica isimli bir sabit balon gemisi, İngiltere’den hareket ederek 22 Mart’ta Çanakkale’ye gelmiştir. 26 Mart’ta Serno ve Schneider yeni bir keşif uçuşu yapmış ve akşam üzeri Schneider ile Hüseyin Sedat keşfi tekrarlamış, Limni’ye kadar uçmuşlardır Verdikleri rapordan yeni bir donanma taarruzunun söz konusu olmayacağı anlaşılmıştır. Aynı gün sonu İstanbul’a dönmüştür. İki Albatros B1 bu sırada Çanakkale’ye gelmiştir.[26]

Gelibolu’da İngiliz hava varlığını sağlayan birlik, Mart sonunda Filo Komutanı Charles Samson komutasında Bozcaada’ya gelmiş olan Kraliyet Deniz Hava Servisi’nin (R.N.A.S) 3 ncü filosu olmuştur. Gelibolu Seferinin ilk günlerinde bunlar keşif görevinde bulunmuş, uygun olan zamanlarda da bombalar atmışlardır. Deniz seferi ve çıkarmalar sırasında hedef saptama ve uzun menzilli top atışlarını tanzim görevini üstlenmişlerdir.[27]

İkinci Evre: Gelibolu Çıkarması Süresince Havacılık Faaliyetleri

25 Nisan 1915’te Fransız ve İngiliz kuvvetleri Gelibolu Yarımadası’na çıkartma yaptıklarında, savaş bir deniz harekatı olmaktan çıkmış ve kara harekatına dönüşmüştür. Fransız kuvvetlerine eşlik etmek için 8 uçaklık ek bir filo olan Escadrille M.F 98T Bozcaada’da boşaltılmıştır.

Gelibolu Savaşı’nın başlangıcında Müttefikler keşif faaliyetleri içinde yeni bir savaş silahını kullanmışlardır. Hava koşulları izin verdiği sürece her gün, Bozcaada’da konuşlanmış eldeki tüm uçaklar, genellikle günde iki veya üç kez uçuşa çıkıyordu. Bu, açık denizde 17 1/2 milden fazla tehlikeli bir uçuşu kapsıyordu. Görevleri Türk mevzilerinin yerini belirlemek, harita koordinatlarını düzeltmek ve fotoğraf çekmekti. Fotoğraf çekme işi, modifiye edilmiş bir Alman Goertz katlamalı fotoğraf makinesi kullanan Teğmen Pilot C.H.Butler tarafından yapılmıştı. Kara uçakları Bozcaada’dan harekat yapmaya devam ederken, HMS Ark Royal, deniz uçaklarını İzmir ve Enez yöresinde uzun menzilli keşif görevlerinde bulunmak üzere kullanıyordu.[28] İngiliz uçak gemisi Ark Royal, 01 Şubat’ta Ege’ye altı deniz uçağı beraberinde açılmıştı.

Ayrıca dört kara (Sopwith Tabloid) uçağı da taşıyordu. Gemi 17 Şubat’ta İngiliz-Fransız Filosunun ana üssü olan Limni yakınlarındaki Bozcaada adasına ulaşmıştı. Limni, Bozcaada ve diğer adalar Türklere ait idi. Ancak Birinci Balkan Savaşı sonunda Yunanlılar tarafından işgal edilmişti. Bu adaların hakimiyeti konusunda Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında tartışmalar devam ediyordu. Yunan Başbakanı Venizelos, bu adaları bir oldu bitti ile Müttefik donanmasına tahsis ederek adalar üzerinde hakimiyetini sağlamıştı.[29]

Bununla beraber, Alman U-botlarının (denizaltı) varışı, yavaş hareket eden ve kolayca zarar görebilen HMS Ark Royal’i açık denize çıkmak üzere ayrılmaya zorlamış, 12 Haziran’da HMS Ark Royal Mondros Limanı’na, sonra da Selanik’e uçak gemisi olmak üzere gönderilmişti. Yerine daha yeni, daha hızlı ve aralarından özel iki tanesi torpido fırlatabilen beş deniz uçağıyla donatılmış HMS Ben-my-Chree geçmişti. Bu dönem boyunca Kraliyet Donanması, Türk mevzilerini bombalamayı sürdürmüştü. Henüz deneme aşamasında olan havadan topçu mevzilerini tespit etme tekniğini de kullanılmaya başlanmıştı.

Havacıların yer tespitini başarılı olarak yapmaları için, her turun sonunu kaydetmek üzere temel bir telsiz kodu kullanıyordu. Fakat hava hizmetlerinde eğitimli gözetleyicilerin sayısı az olduğundan, Kraliyet donanması telgrafçı olarak görev yapan gönüllüleri göndermek zorunda kalmıştı. Bu uçakların harita noktalaması, gözetleme, fotoğraf çekme ve filo için mayınların yerini saptama görevleri gibi başka görevlerle de aşırı yüklenmiş olması yüzünden, topçu birliklerinin yerini saptamanın temel sorumluluğu; HMS Manica balon gemisi tarafından yerine getirilmiştir. Balonun gerçekleştirdiği görevler öncelikle HMS Baccante’nin topları için hedef saptamaktı.

HMS Manica’nın balonları ve sonra da HMS Hector’a ait balonların işi; bütün gün, bölgedeki hava şartlarını hiç dikkate almaksızın, yukarıda kalabilerek paha biçilmez bir görevi yerine getirmekti. Savaş filosu tarafından onlara çok değer veriliyordu ve denizdeki nakliye gemilerinin üzerinde, havada yüzen tanıdık bir manzara olarak savaşın sonuna kadar kalmışlardır.

Gelibolu’da, havadan fotoğrafçılığın ve denizden topçu birliklerinin yerinin saptanmasının ilk kez gerçekleştirilmesinden başka, bir diğer deneme daha olmuştur. Deniz uçakları, yer belirleme ve gözlem amacıyla açık güverteye iplerle sıkıca bağlanarak buharlı vinçle denize indirilmişti. Ne var ki, sistem başarısızlığa uğramıştı. Çünkü uçaklar gemideyken geminin toplarının yarattığı şok ve titremeler, uçakların gövdelerinde ve dış kaplamasında çatlaklara sebep olmuştu. Bir keresinde, HMS Dories’teki toplardan birinin ağzından çıkan alev, uçakları ateşe vermişti. Bu deneme askıya alınmış ve kalan uçaklar Mondros’a gönderilmişti.

Kullanılan uçakların birçok farklı tipte olması nedeniyle, bakım işi en büyük problemdi. Çelikten yapılma gövdesi yüzünden teneke gıcırtıları çıkartan hantal Brequet yavaştı, 1913 yılının standartlarına göre bile uçması zordu. Onun kullanışlılıktan yoksun olması, diğer uçakları çok daha fazla uçmaya zorlamış ve ideal şartlarda bakım-onarım faaliyeti için tanınan yaklaşık 10 saatlik süre bakım için yetersiz kalmıştı. Sınırlı sayıdaki yedek parçalar ve aynı tipten olsa bile motorların değiştirilebilir parçalarının yokluğu, hava kuvvetini zor duruma sokuyordu. Ayrıca savaş öncesinin meşhur Sopwith Tabloid’i gibi bazı uçakların, ileri ve aşağı doğru görüş gücünün zayıf olması yüzünden keşif görevi için kullanışsız olduğu da ortaya çıkmıştı. Tabloid savaş alanına başlangıçta kanatlarına Lewis makineli tüfekler monte edilmiş olarak gelmişti.

Bununla birlikte savaşın başlarında Türk ve Almanların uçağının olmaması, Tabloid’i gereksiz hale getirmiş, uçakları orada tutmak hiçbir kazanç sağlamadığından Mondros’a geri dönmüşlerdi. Kısa bir süre sonra Türk Hava Kuvveti ortaya çıkmış ve ciddi biçimde tehdit edilmeksizin bölgede aktif olarak göreve devam etmiştir. Buna ek olarak, Müttefik hava gücünün temelini oluşturan Maurice-Farman uçaklarının motarları aşırı yorgundu ve birçok uçak, yukarıda iki mürettebat ve teçhizat taşıyacak yeterli gücü bile üretemiyordu.

Bu yüzden, Türk tarafının ateşi üzerinden alçak hızla uçmak ve dönüşünü filoya, daha sonra da kara birliklerine bildirmek üzere aklına kaydetmek zorunda kalan yalnızca tek bir pilot ile uçabiliyordu. Bu havacıların üzerinde psikolojik olduğu kadar fiziksel bir baskı da yaratıyordu. Yetmiş beş beygir gücündeki Farmanların motorlarında aşırı metal yorgunluğu da keşfedilmişti.[30]

Türk tarafına gelince; Türk ve Alman gözlemciyle beraber birkaç uçakla da güçlendirilen 1'inci Tayyare Bölüğü, açık adalar üzerindeki İngiliz ve Fransız kuvvetlerine keşif ve bombalama görevlerine çıkmaya devam etti. Bombalar elle atıldı. Uçakların mühimmatı çok azdı. Arka kokpitte silahlarla donatılacak ilk uçaklar ancak 1915 Ağustos civarında gelmiştir. Çanakkale’de üslenen bu birliğin ortalama dört uçağı mevcuttu.[31]

25 Nisan 1915 tarihinde Gelibolu yarımadasının ucundaki Helles Burnu ve Suvla Koyuna müttefiklerin çıkması, yeni hava keşif çalışmalarını gerektirmişti. General Ian Hamilton’un kumandasındaki İngiliz-Fransız kuvvetlerini karşılayacak Türk Ordusu; Saroz Körfezi’nden Beşike Limanına kadar mevzilenmiş 5'inci, 7'nci, 19'uncu, 9'uncu, 3'üncü, 11'inci Tümenlerle, Gelibolu ve Çanakkale Jandarma Taburlarından kurulu idi. Ordu çıkarmayı bekliyor, fakat nereye çıkacakları bilinmiyordu.[32]

Mustafa Kemal, bölgeyi yakından tanıdığı için, bunun iki belli başlı noktadan yapılacağına inanmıştı. Birincisi, yarım adanın güney ucundaki Helles Burnu (Seddülbahir) ki düşman burada deniz topçusuyla iki yandaki kıyıyı kontrol edebilir, ikincisi de batı kıyısındaki Kaba Tepe ki boğazın doğu kıyısına en kolay buradan inebilirdi. Ancak Liman Von Sanders’in tahminleri bambaşkaydı. Onun düşüncesinde çıkarma, iki noktadan yapılabilirdi. Biri, Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyıları ki elindeki tümenlerin ikisini bu düşünceyle Truva dolaylarına göndermiş; biri de kuzeydeki dar Bolayır geçidi ki buraya da iki tümen ayırmıştı.

Elinde kalan iki tümenden birini, Helles Burnuna yollamış, doğrudan doğruya kendi denetiminde olan fakat gerçekte Mustafa Kemal’in komutasında bulunan 19'uncu Tümeni, yedek kuvvet olarak Maydos yakınlarında bırakmıştı. Bu tümen, saldırının geleceği yöne göre kuzeye, güneye ya da batıya gönderilmek üzere hazır tutulacaktı.

Mustafa Kemal kendisine verilen görevden memnun kaldı ve karargah olarak Boğazın kuzeyine düşen ve her iki kıyıya da yakın olan Boğalı köyünü seçmişti. Buraya yerleşerek çıkarmayı beklemeye ve tepelerin savunması için hazırlanmaya başladı.

25 Nisan sabahı, düşman kuvvetleri, Mustafa Kemal’in önceden tahmin etmiş olduğu gibi İngilizler Helles Burnu’ndan, Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar da Kaba Tepe kuzeyinden çıkarma yapmaya başlamışlardı. Aynı zamanda iki oyalama manevrasına da girişilmiş, Fransızlar Asya yakınına baskın yaparken, Kraliyet Bahriye Tümeni de Bolayır’da bir gösteri taarruzunda bulunmuştu. Von Sanders, bu ikinci gösteri taarruzuna kanmış, İtilaf Devletleri Kuvvetlerinin yarımadayı en dar yerinden keserek ordusunu çevirmek istediklerini zannetmişti. Bu yüzden tümenlerden birini kuzeye Bolayır’a göndermişti. Kendisi de maiyetiyle birlikte oraya gimiştti. Böylelikle kuvvetlerini asıl savaş yerinden uzaklaştırmıştı. Sonradan Kolordu Komutanı olacak Esat Paşa’yı güneyden gelebilecek saldırıyı karşılamaya gönderdiyse de, takviyesiz bırakmıştı.[33]

Çıkarma hareketleri sabah erkenden şiddetli deniz bombardımanı ile başladığında; Pilot Garber ve Yüzbaşı Hüseyin Sedat keşif uçuşuna çıkmışlar ve Saroz Körfezi’nden Anadolu sahiline kadar üç saatlik bir keşif uçuşu yapmışlardı. 45 nakliye gemisi tespit edilmiş, bunlara bir-iki bomba atılmıştı. Harp gemilerinin ayrıldığı ve Saroz’a karşı bir çıkarma provasının yapıldığı tespit edilmişti. Bu çok önemli keşfin sonucu Tayyare Bölüğü Mevkii Müstahkeme bağlı olduğundan vaktinde 5'inci Orduya ulaştırılamadı. Tayyareler arızalı olduğundan başka uçuş yapılamamış, ancak 27, 28, ve 29 Nisan’da yapılan keşifler neticesinde, düşmanın asli kuvvetlerinin Seddülbahir ve Arıburnu’na çıktığı tespit edilmiş, Beşike Limanı, Kumkale ve Bolayır’a gösteri mahiyetinde çıkarmalar yapıldığı anlaşılmıştır.[34]

Ateş hattında uçaktan elle atılan bombalar hiç etkili değildi ve sınırlı sayıda uçak ve mühimmat düşmana pek zarar vermiyordu. Örneğin Helles (İlyas) Burnu plajı açıklarında ateş destek ve keşif görevini yerine getiren İngiliz zırhlısı Euryalus’ta bulunan bir gözetleyici 30 Nisan’da bir uçağın savaş gemisinin üstünden uçtuğunu ve denize düşüp patlayan bombalar attığını belirtmişti. Hava bombardımanıyla hiçbir müttefik savaş gemisine zarar verilememiştir. Fakat müttefik güçlerin konum, güç, hareket, silah pozisyonları ve depo yerleriyle ilgili olarak uçakların verdiği bilgi, Türklere bombardıman sonuçlarından daha fazla yarar sağlamıştır.

Mustafa Kemal, 25 Nisan sabahı deniz toplarının sesleriyle uyandığı zaman, kendini savaşın tam siklet merkezinde buldu. Keşif için Kocaçimen Tepe’ye doğru bir Süvari Bölüğü göndermiş, Conkbayırı’na doğru büyük çapta bir düşman saldırısının karşısında olduklarını, Sarıbayır sırtlarının ve özellikle Conkbayırı tepelerinin bütün Türk savunmasının kilit noktasını teşkil ettiğini anlamıştı. Tek bir taburun savunma için yeterli olmayacağını, bir tümenin gerekli olduğunu düşünerek sorumluluğu üzerine almış, Tümen Komutanlığı yetkisini aşan bir emir vermiş, 57'nci Alayı bir dağ bataryasıyla birlikte Kocaçimen Tepeye göndermişti. Mustafa Kemal asıl taarruz karşısında bulunduklarını sezinleyerek Von Sanders’in ihtiyatının büyük kısmını savaşa sokmuştu ve kararında yanılmamıştı.

Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar ise kendilerinin tasarlamış olduğu ve Türklerinde beklediği gibi Kaba Tepe’ye değil 1,5 km. kadar kuzeyde daha sarp bir yerden Arıburnu’na çıkabilmişlerdi. Burası sonradan Anzak Koyu olarak adlandırılacaktır. Mustafa Kemal Anzak ilerleyişini izleyebilmek için Conkbayır’ına doğru yanındaki birkaç kişiyle ilerlerken geri çekilen bir bölük askerle karşılaşmıştı. Bu düşman çıkarmasını gözetlemek için gönderilmiş ileri karakol birliği idi ve üç saattir düşmana karşı koymakta olan tek kuvvetti. Mustafa Kemal, düşmana dinlensin diye geride bıraktığı askerlerinden daha yakındı.

Geri çekilen askerlere “Düşmandan Kaçılmaz” dedi. Erler “cephanemiz kalmadı” diye itiraz edince “süngüleriniz var ya” diyerek süngü takıp yere yatmalarını emretti. Kendisinin de anlattığı gibi, “Bizimkiler yere yatınca düşmanda yere yattı, böylece bir anlık bir zaman kazanmış olduk. Bu bir anlık zamanda Anzakların geçirdiği duraksama, belki de yarımadanın kaderini tayin etti. Yaklaşan 57'nci Alayla savaşa girişmişlerdi”. “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum…

Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimizi başka kuvvetler ve başka kumandanlar alabilir”emrinin verildiği çarpışmanın sonunda 57'nci Alayın hemen hemen bütün personeli şehit olmuştu.

Düşman tüfeklerinin açtığı ateş perdesi arkasından durmadan hücum ederek, Türk ordusunun tarihinde ölümsüzlüğe erişmişlerdir. Öğleden sonra Anzak’lar yorulmaya başlamış, gece yarısına doğru İngiliz Başkomutanı Sir Ian Hamilton, Anzak Komutanı General Birdwood’dan gelen mesajı almıştır. Komutan yenilgiyi kabul ediyor. hemen tahliyeye girişilmesini öneriyordu. Hamilton ise, her ne pahasına olursa olsun dayanmalarını söylemişti. İşte o ölüm kalım gününde Türk kuvvetlerinin başında Mustafa Kemal’in bulunması, zaferin elde edilmesini sağlamıştı.

Harekatı Quen Elizebeth gemisinden izleyen Hamilton, sonradan Gelibolu hatıralarında şunları yazacaktı.

“İndirdiğimiz onca vahşi darbeye rağmen, gebe dağlar hala Türk doğurmaktaydı. Yer yer ilerleyen çizgiler; yeşil çimenlerin üzerinde kımıldayan noktalar; Sarıbayır sırtında, yara izine benzeyen geniş bir kırmızı toprak üzerinde birbirini izleyen noktalar-işte yeni bir nokta dizisi… ve yine bir tane daha… Yaklaşıyor, gözden kayboluyor, yine ortaya çıkıyorlar… mevzimizin en yüksek ve en orta yerine, birbirini kovalayan dalgalar halinde yükleniyorlar. Büyük topların gümbürtüsünün yanı sıra, makinelilerin ve tüfeklerin takırdısı duyuluyor-gök gürültüleri arasında bir limonluğun damına inen dolunun çıkardığı sesler gibi… sonra ateş hafifledi. Saldırı püskürtülmüştü. Bizimkiler oldukları yerde tutunabilmişlerdi. Yeşil çimenliklerin üzerinden geriye az, çok az nokta döndü. Ötekiler karanlıklar alemine göçmüşlerdi.” [35]

Yoğun çatışmaların ardından Türk Ordusu Haziran sonunda Müttefiklerin yarımadadaki ilerleyişlerini durdurmuştu. Haziran sonu Temmuz başında 1'inci Tayyare Bölüğü, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığının emrinden 5'inci Orduya transfer edilmişti. Bölük, Galata’ya taşınan hava alanından, düşman elinde olan açıktaki adalara keşif yapmaya devam etmiştir.[36]

5 Temmuz’da Almanya’dan gelen iki Gotha Deniz Tayyaresi ve Alman Deniz Tayyarelerinden kurulu küçük bir deniz birliği, Müstahkem Mevki Komutanlığı emrine verilmişti. İsmi “Alman Donanması Özel Müfrezesi Deniz Tayyare Grubu olan bu grup 05 ve 06 Temmuz’da keşiflere başlamıştır. 13 Temmuz’da dört yeni tayyare 1'inci Bölüğü takviye etmiştir. 1'inci Tayyare Bölüğünün ilk komutanı Alman Teğmen Ludwig Preussner idi. Sonra Yüzbaşı Tahsin komutan olmuştur.[37]

Üçüncü Evre : Suvla (Anafarta) Körfezinin işgali, Anafarta Muharebeleri Yeni kuvvetler getiren düşman Conkbayırı-Kocaçimen hattına saldırıp buraları aldıktan sonra, Kabatepe-Maydos hattına ilerleyerek Türk ordusunun İstanbul’la bağını kesmek, geri kalan kuvvetlerle de Anafartalar’a çıkarak burasını hareket üssü yapmak istemiştir. 6/7 Ağustos gecesi Arıburnu kuzeyinde ve Anafartalar’da yeni bir çıkarma başlamıştı.[38]

Müttefiklerin 6/7 Ağustos’taki işgaline eşlik etmek üzere başka bir uçak gücü daha 2 nolu R.N.A.S Filosuna katılmıştı. Uçaklar içinde dört Bristol, altı Caudron, altı BE 2C, altı adet Morane Parasolü bulunuyordu. Uçak sayısındaki bu artışla müttefikler toplam 48 uçaktan oluşan bir hava gücü toplamayı başarmıştı. Buna karşılık Çanakkale’de konuşlanmış olan 1'inci Tayyare Bölüğünün gücü, güvenirliliği bölgedeki şartlar nedeniyle büyük ölçüde azalmış olan yalnızca sekiz tane hizmet verebilir uçaktan oluşuyordu. Türk hava birliklerinin karşılaştığı temel sorun, uçakların dağıtımı ve teslim edilmesiydi. Bomba yapma ve el aletlerini temin etme sorununu Bakırköy’de bir depo kurarak ve İstanbul’daki zanaatkarları kullanarak çözmüşlerdi. Zanaatkarlar demircilikte oldukça hünerliydi. Her ne kadar gerçek bir uçağı inşa etmek ve eldeki imkanların çok çok ötesindeyse de, bu sanatkarların bazıları pervane ve jig yapmak için görevlendirilmişti.

Müttefiklerin istila kuvveti ile başa çıkarken, Türklerin kullanmak zorunda olduğu 1'inci Bölük, Ağustos muharebelerinde 5'inci Orduyu insan takatinin üstünde desteklemiştir.[39]

Türk Hava Kuvvetlerinin başında bulunan Serno, Alman karargahı ile tayyarelerin sevk ve idaresini planlıyordu. Tayyarelerin demiryolu ile nakledilmesi planlanmıştı. Avusturya, Macaristan, Romanya sınırının kesiştiği yerdeki Mehadya Kasabasının güneyinde Herkülesbad-Czernohavitz’de küçük bir askeri meydan bulunuyordu. Tayyareler buraya getirilecek, oradan Bulgaristan’da Lom Polanka’ya uçurulacak ve oradan gizlice sandıklanarak İstanbul’a gönderilecekti. Ya da hudut İstasyonu Orşova’dan trene bindirilecek, menşei Yunanistan gibi gösterilip Romanya sınırından Bulgaristan’a getirilip doğruca Türkiye’ye sevk edilecekti. Ekim başında Bulgarlarda harbe girdiğinden Kasım’da yollar açıldı. Orşova’dan direkt nakliyat başladı, ayrıca Rusçuk’a kadar nehirden, sonra trenle nakliyat da yapılabiliyordu. Bundan sonra nakliye problemi kalkmıştır.

Deniz Tayyarelerine bakıldığında; Almanlar Haziran’da beş küçük deniz tayyaresini (Gotha WD 1 tipi) Türkiye’ye tertiplemişlerdi. Bunlardan üçü flotörlerinin altına tekerlek takılmak suretiyle amfibi haline getirilmiş ve Makedonya’dan Lom-Palanka’ya uçup orada sökülerek Haziran’da Türkiye’ye getirilmişti. Bunlar silahsız tayyarelerdi. Geri kalan ikisi de Eylül’de Türkiye’ye gelmişti. Ekim’de Almanya’daki Türk deniz tayyarecileri, Savmi’nin idaresinde üç yeni Gotha WD 2 tayyaresini aynı tarzda getirmişlerdir. Bu suretle yıl sonuna kadar sekiz yeni deniz tayyaresine sahip olunmuştu.[40]

Gelibolu yarımadasında kurulan üç cephe şunlardı: Boğazın ağzında, Rumeli yakasında, güney burnunda ve Seddülbahir istihkamı çöküntüleri ile Tekeburnu arasında, derinliği ancak 5 mil olan 3.5 mil uzunluğunda birinci cephe. Merkezde, Süngü Burnu’ndan Conkbayırı’na kadar 5 mil ve Conkbayırı’ndan Azmakdere’ye 3.5 millik bir açı teşkil eden Arıburnu Cephesi. Ve bir de Azmakdere’nin üstünde, nihayet üç millik Anafartalar Cephesi. İşte yüzbinler bu daracık çizgiler üstünde boğuşmaktaydı.

8/9 Ağustos akşamı Ordu Karargahından gelen bir emirle Mustafa Kemal, Anafartalar Cephe Grubu Komutanlığına tayin edilmiştir. Ertesi sabah gün doğarken, derhal taarruza geçilecektir. 10 Ağustos’da Mustafa Kemal Çanakkale Harbi’nin en büyük, en kanlı taarruzunu yönetecektir.

Avustralyalı Alan Moorenhead’in 1956’da yayınladığı Gallipoli isimli kitabında,”…..O genç ve dahi Türk Şefinin (M.Kemal’in) o esnada orada bulunması, müttefikler bakımından, talihin en acı darbelerinden biridir.” diye yazmıştır.[41]

1'inci Tayyare Bölüğü, Çanakkale çatışmasının geri kalan kısmında da 5'inci Orduya hava desteği desteği sağlamıştır. Uçucu personeli Alman ve Türk pilot ve rasıtlarından (gözetlemeci) oluşuyordu ve en az bir deniz rasıt bulunuyordu. Bu süre içerisinde bazı personel, birlik ve Yeşilköy Hava Okulu arasında gidip gelmiştir. Yazılı keşif raporlarıyla sağlanan bilginin niteliği, sonbaharda gelen fotoğraf makinelerinden çekilen mükemmel fotoğraflarla iyileştirilmişti.

18 Eylül’de deniz tayyareleri Marmara’yı gözlemlemiş, kara tayyareleri Midilli’ye keşif uçuşları yapmışlardır. Eylül ayında Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Körner, yaptığı bir kara keşfinde, Gelibolu’daki kuvvetlerde bir azalma görüldüğünü rapor etmişti. 27 Eylül’de ise Teğmen Pressner ve Kettembeil ilk defa bir düşman tayyaresini hava muharebesinde düşürmüşlerdir.

Aktif hava hizmetinin yoğun olması, operasyonel uçakların sayısını azaltmıştır. Bu nedenle 1'inci Tayyare Bölüğü, Eylül-Ekim aylarında ellerinde kalan Rumpler B-I lerini görevden çekmiş, ve Yeşilköy’den 4 Albatros CI almıştır. Daha yaşlı olan iki Albatros BI tipi uçak, Kasım ayında gelmiştir.

30 Kasım’da Üsteğmen Ali Rıza ve Rasıdı Orhan, AK-1 Albatros tayyaresiyle uçuş yaparlarken Kabatepe üzerinde rastladıkları bir Fransız tayyaresiyle harbe tutuşmuş, bir kurşun Fransızın benzin deposunu deldiğinden tayyare yanarak İntepe-Helles arasına düşmüştür

Bu sırada Almanya’nın Doğu Cephesindeki parlak zaferlerinden cesaretlenen Bulgaristan, Merkezi Güçlere katılmak üzere 6 Eylül 1915’de gizli bir anlaşma imzalamıştır. Nihayet uzunca bir süreden sonra, kara ve deniz uçakları da dahil olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’na malzeme akışı mümkün olabilmiş, bu savaş malzemelerinin Çanakkale Boğazındaki Türk ve Alman kuvvetlerine gideceği belli olurken, müttefikler de bunların Sırbistan üzerinden gönderilmesinin çok zaman alacağını düşünüyordu. Ne var ki bir ay sonra Sırbistan’a yapılan Avusturya-Alman ve Bulgar birleşik güçlerinin saldırısı, müttefikleri Selanik’e hareket etmeye zorlamış ve Makedonya’da ikinci bir cephe açılmıştı.

Bu gelişme, Gelibolu’daki müttefik hava kuvveti üzerinde olumsuz bir etki yaratmıştı. Bulgar sınırlarının açılmasıyla Türk hava gücü toparlanmış, Eylül 1915 sonlarında Çanakkale Boğazının güney kıyıları üzerinde yeni bir deniz uçağı istasyonu kurulmuştur. Orada, makineli tüfekle silahlanmış beş tane Gotha WD-2 deniz uçağı, Gökçeada ve Bozcaada’daki düşman hava üslerine ve kamplara geceleri bombardıman uçuşları düzenlemiştir. Makineli tüfekler, gücü zayıf olan uçaklar için fazla ağır olduğunu kanıtlamış ve çıkarılmıştı. Bu uçaklarla toplam olarak 150 uçuş yapılmış ve 200 bomba atılmıştır.[42]

Dördüncü Evre : Müttefiklerin Gidişi / Çanakkale Savaşında Türk Zaferi 10 Ağustos Conkbayırı Savaşı, çıkarma kuvvetlerinin Gelibolu yarımadasında, kara muharebelerinde de artık şansları kalmadığını açığa koymuştu. Nitekim, Büyük Britanya ve onun emrinde çarpışan Avustralya, Yeni Zelanda ve Hindistan askerlerinden hiç bir grup, 10 Ağustos’ta terk ettikleri tepeleri bir daha aşamamışlardı. O günden sonra da hiç bir düşman askeri; Conkbayırı hattı, Besimtepe, Kocaçimen üstünden Çanakkale Boğazı sularını seyredememişti. Gerçi düşman çaresizlik içinde gene de bazı talihsiz denemeler yapmıştır. Müttefikler büyük takviyeler aldıktan sonra 13 Ağustos’ta bu sefer Anafartalar Cephesinde, İkinci Anafartalar Muharebesini vermiş, fakat bütün saldırılar püskürtülmüştür.

15-17 Ağustos’ta Anafartalar Cephesinde, Kanlıtepe, Aslanlıtepe ve Kireçtepe’yi üçüncü Anafartalar Muharebesini de kaybetmişler, 21-22 Ağustos’taki son Anafartalar Muharebesine ise, tam altı tümen sürmüşlerdi. Ama bu saldırılarda başarısızlıkla sonuçlanmış ve nihayet düşman bütün taarruzlarını durdurmuştur.[43]

Çanakkale’de savaş artık siperlere saplanmıştı. Mustafa Kemal düşmanın çekileceğinden şüphe etmediği için bir saldırı ile hepsini denize dökmeyi teklif etmişse de üst komutanlara bunu kabul ettirememiş, kendisine “boşuna harcayacak kuvvetimiz hatta bir erimiz yoktur” cevabını vermişlerdi. Büyük bir fırsatın kaçırılmakta olduğunu gören Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915’de görevinden istifa ettiğini bildirmiştir. Mustafa Kemal’e saygı gösteren Liman Von Sanders istifayı hava değişimine çevirmiş, Mustafa Kemal’de İstanbul’a geldikten sonra düşmanın Çanakkale’yi zararsızca boşalttığını öğrenmiştir. (19 Aralık 1915) [44]

Müttefik hava birliklerinin geri çekilmesinin ilk adımı, HMS Ark Royal’in ve onun birkaç deniz uçağının bölgeyi terk ederek Selanik’e gitmesi olmuştur Daha sonra, R.N.A.S Suvla Körfezi bölgesinden ayrılıp Bulgaristan Trakya’sındaki Yunanlılara yardım etmek ve Bulgar muharebe hatlarına havadan saldırılar düzenlemek üzere harekete geçmek zorunda kalmıştır.

26 Ekim’de Avusturya-Alman kuvvetleri Bulgarlarla birleşerek Sırbistan’ı ikiye bölmüşler, böylece Sırbistan’ı savaş dışı bırakıp Berlin’den Bağdat’a uzanan “Orient Hattı”nı açmışlardır. Bu zaman zarfında müttefiklerin Suvla Körfezindeki başarısızlığı nedeniyle yönetimdekilerin üzerindeki politik baskılar, Çanakkale macerasından vazgeçmeye doğru bir eğilim doğurmuştur. 14 Kasım’da Lord Kitcher durumu araştırmak üzere, Gelibolu’yu ziyaret etmiştir.

Bir aydan daha kısa bir süre sonra, geri çekilmek üzere ortak bir Fransız-İngiliz anlaşması yapılmıştır. 12 Aralık’ta Suvla (Anafarta) Körfezini boşaltma işlemi başlamış ve ayın sonuna kadar devam etmiştir. Dokuz gün sonra 3 nolu R.N.A.S filosuna İngiltere’ye geri dönme emri verilmiştir. Müttefiklerin boşaltma işlemlerinin bir sonraki adımı, Helles (İlyas) ve Gelibolu yarımadasının ucundan birliklerin geri çekilmesi olmuştur. Balon gemileriyle birlikte 2 no.lu R.N.A.S filosunun bölgeden çekilmesine göz yumulmasına rağmen, Hector ve Canning hala faal durumda kalarak Türk Hava Kuvvetlerinin körfezde kalmasına neden olmuştur. 10 Ocak 1916 akşamı müttefiklerin bu filosu ve Fransız Escadrille M.F 98T. Gelibolu’yu terk etmiştir.

Müttefiklerin çekilmesi süresince, Türk Hava Kuvvetleri, mükemmel keşif görevleri icra etmiştir. Gözetleme raporları ve havadan çekilen fotoğraflar, müttefiklerin çekilmek üzere hazırlandıklarını şüphe götürmez biçimde açığa çıkarmıştır. Türk deniz uçakları, Suvla Körfezinde sadece kısa bir süre görünmelerine rağmen, düşman denizaltılarını saptamak için Marmara Denizi’ni gözleyerek ve İstanbul Boğazının Karadeniz’e açılan girişi üzerinde havadan koruyucu gözlem yaparak Alman İmparatorluk Donanması’na yardım etmişlerdir.

Gelibolu yarımadası üzerine gönderilen deniz uçaklarımıza Anzak topçu kamplarını ve nakil hatlarını bombalama emri verilmişti. Boşaltma döneminde, on yedi gözetleme uçuşu (çoğunlukla geceleri olmak üzere) gerçekleştirilmiş, boşaltma öncesinde işgal kuvvetlerinin tüm ikmal ve malzemeleri tahrip etmekte olduğunu açığa vuran pek çok yangına tanık olunmuştur. Bu sürede Türk hava birlikleri 32 bomba atmış ve Seddülbahir’deki kamplara 17 tam isabet kaydedilmiştir. Buna ilave olarak, Mondros Körfezindeki iki malzeme hangarı ve Bozcaada’daki bir uçak hangarı tahrip edilmiş ve dört atış da düşman gemilerinin yakın çevresine isabet etmiştir. 4 Ocak 1916’da pilot Schubert Escadrille MF 98 T’den Maurice Farman uçaklarından birini vurup düşmüştür.[45]

Bu arada Çanakkale’ye gelen (5 Ocak) Alman Hava Kuvvetleri Müfettişi Binbaşı Siegert, Binbaşılığa terfi eden Serno ile birlikte Çanakkale Cephesini(Albatros C-I ile Seri no: 577) teftiş etmiştir. Pilot Faller ile birlikte Siegert’de A12 keşif tayyaresi ile uçuşa iştirak etmiştir. Uçuştan sonra yapılan toplantıda Siegert İngilizlerin 2-3 günde çekilebilecekleri fikrine katılmıştır. Binbaşı Siegert yazmış olduğu hatıratında, “Türkiye’nin bu sırada birkaç bin esir alabileceğini bundan daha iyi bir fırsat olamayacağını, 6 Ocakta İstanbul’a dönerek durumu bizzat Enver Paşa’ya anlattığını ne Enver Paşa’nın ne de Harekat Dairesi Başkanı Binbaşı Feldman’ın kendisinin ve Serno’nun görüşlerine katılmadığını belirtmiştir.[46]

Çanakkale Boğazı’ndan Müttefiklerin geri çekilmesinin tamamlanması ile Enez Körfezi’nden İzmir Körfezine ve İskenderiye Körfezine kadar uzanan bütün sahilin havadan savunulması görevi Galata’da konuşlanmış olan 1'inci Tayyare Bölüğüne, yani Çanakkale Boğazı filosuna verilmiştir. Verilen emre göre müttefiklerin bir kez daha Türk topraklarını istila etmeye kalkışmaya karar vermesi halinde söz konusu sahili gözetleyecektir. Ocak ayının ilk haftasında Fokker Av Bölüğü, Çanakkale’ye yerleşip harekata katılacaktır [47]

Çanakkale Cephesindeki muharebelere çok kısa bir süre için katılmasına rağmen Fokker Staffel uçaklarının Osmanlının gelecekteki hava muharebelerinde önemi büyük olmuştur. Fokkerler Gelibolu Cephesinde av önleme görevinde başarılı olarak görev yapmıştır.

Eylül 1915’de bir adet, Aralık 1915’te ise üç adet Alman Fokker uçağı, Çanakkale Cephesine ulaşmıştır. Staffeller, Gelibolu yarımadasındaki Galata üssünde Pilot Teğmen Hans Joachim Buddecke’nin komutası altında tertiplenmiştir. Bu uçakların pilotları Alman olup, bu pilotlardan Teğmen Theodor Jakob Croneiss, Seddülbahir’de 6 Ocak 1916 günü bir Farman uçağı tarafından düşürülmüştür. Bu uçaklar olağanüstü başarıyla görev yapmıştır. Teğmen Hans Buddecke dört düşman uçağını düşürmüş, diğer pilotların (Schuz, Meinecke ve Muhra) düşürdüğü beş uçak dahil edildiğinde Fokker’ler bir kayıba karşılık dokuz düşman uçağı düşürmüştür.

Ocak 1916’da Fokkerler 5'inci Ordu emrindeki 6'ncı Tayyare Bölüğünün Harekat Komutasına verilmiştir. Müttefik kuvvetlerin Gelibolu’dan çekilmesinden sonra bile Fokkerler İngiliz deniz hava uçaklarına büyük zayiat verdirmiştir. Sadece muharebenin son günlerinde altı düşman uçağı düşürülmüştür.[48]

Son Müttefik birlikleri 10 Ocak 1916 gecesi gizlice ayrılırken, Çanakkale Boğazının bulunduğu yarımada da havacılık durumu böyledir.

5. Sonuç Osmanlıların savaş boyunca talihi sık sık değişmiştir. Öyle ki, kimi zaman Enver Paşa ile arkadaşlarının en imkansız umutları gerçekleşecek gibi olmuş, kimi zaman da Balkan Savaşları felaketleri yeniden yaşanmıştır. Ancak, genel olarak ordu savaş öncesinde Genç Türkler ve Alman danışmanlarının modernleştirme programının gerçekleştiğini kanıtlamış, dostun da düşmanın da beklemediği başarılara ulaşmıştır. Osmanlı harekatının en görkemli zaferi Çanakkale’de yer almıştır.[49]

Havacılık, Çanakkale/Gelibolu çıkarmasında sayıca az da olsa önemli bir rol oynamıştır. Müttefik kanatta günlük harekata katılan uçak sayısı hiçbir zaman 60’ın üzerine çıkmamışken, merkez kuvvetlerde belki 20 yi bulmuştur. Uçakların bir kısmı genelde bakımda kalmış, dolayısıyla harekatta kullanılan uçak sayısı düşük seviyede seyretmiştir. Zayıf motorlu uçaklar için hava koşullarının ağır olduğu, yedek parça sıkıntısının yaşandığı ve özellikle Almanlar ve Türkler için uzun ikmal hatlarının mevcudiyetinden dolayı harekat çok güç şartlar altında yürütülmüştür. Ayrıca kalifiye elemana çok ihtiyaç duyulmuştur.[50]

Çanakkale Savaşı boyunca Türk Hava Kuvvetlerinin hiyerarşisi, rütbeyi dikkate almaksızın, havacılık taraftarlarının savaşın ilk evresinde eldeki çok az uçağı nasıl en iyi şekilde kullanılabileceği konusunda etkili olmalarını sağlamış; Serno, Türk ve Alman üst düzey komuta kademelerini Gelibolu yarımadasının savunulmasında daha fazla uçağın çok gerekli olduğuna kesinlikle ikna etmiş, bu da uçakların yaratacağı başarılara yol vermiştir. Savaşın son dönemlerinde hava gücü düşmanın aleyhine tersine dönmüştür. Savaş sürüklenip giderken, müttefiklerin birleşik hava kuvvetlerinin etkinliği ve uçak sayısı iyice azalmış, bunun aksine Türk Hava Kuvvetleri güçlenerek, Çanakkale’deki eşsiz Türk zaferine katkıda bulunmuştur.[51]


[1] Stanford J.SHAW, Ezel Kural SHAW; Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II.Cilt İstanbul, 1982, s.373-374.
[2] Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, V.Cilt, Çanakkale Cephesi Harekatı, Gnkur.Bas., Ankara, 1993, s.69.
[3] Yavuz KANSU, Sermet ŞENSÖZ, Yılmaz ÖZTUNA; Havacılık Tarihinde Türkler 1, Etimesgut-Ankara, 1971, s.171.
[4] Richard T.WHISTLER, “Over The Wine-Dark Sea, Aerial Aspects of the Dardanelles, Gallipoli Campaign, Part:III : Turco-German Aviation”, Over the Front, 1994, U:S.A., Vol 9 (3), s.231-233.
[5] Çanakkale 1915, M.S.B. Yay., Ankara 1999, s.12-13.
[6] Richard T.WHISTLER; a.g.e., s.230.
[7] Karl Stirling SCHNEIDE, “Aviation In The Dardanelles Campaign, March 1915 – January 1916”, Çanakkale Savaşları Sebep ve Sonuçları Uluslararası Sempozyumu, T.T.K. Yay.,1993, Ankara,s.91.
[8] Fahir ARMAOĞLU, “Çanakkale Muharebelerinin Rusya Üzerindeki Etkileri”, Çanakkale Savaşları Sebep ve Sonuçları Uluslararası Sempozyumu, T.T.K. Yay., 1993, Ankara,s.13.
[9] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s 231.
[10] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s 94.
[11] Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, V nci Cilt, Çanakkale Cephesi Harekatı, 1993, Ankara, s. 178-179.
[12] Çanakkale Savaşı Üzerine Bir İnceleme, Harp Ak.K.lığıYay.,İstanbul,1999, s.55.
[13] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s.91.
[14] Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, V nci Cilt, Çanakkale Cephesi Harekatı, 1993, Ankara, s. 186-187.
[15] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s 91.
[16] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s 230.
[17] Karl STIRLING SCHNEIDE, a.g.e., s.92.
[18] Hikmet SÜER, “Çanakkale Muharebelerinde Türk Pilotu”, Çanakkale Muharebeleri 75 nci Yıl Armağanı, Gnkur.ATASE Yay., Ankara, 1990, s 136-138.
[19] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s 233.
[20] Hikmet SÜER, a.g.e., s 138.
[21] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s.233-234.
[22] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s 94.
[23] Yavuz KANSU, …., a.g.e., s 196.
[24] Atlas, Asır Mat., Sayı 77, İstanbul, Ağustos 1999, s.22.
[25] R.Dick LYMAN,Naval Aviation In The First World War,Naval Instıtute Press, Annapolis, Maryland,1999,s.139.
[26] Yavuz KANSU, …., a.g.e., s-196-198.
[27] Nigel STEEL, Peter HART, Gelibolu, Yenilginin Destanı, Çev.Mehmet HARMANCI, İstanbul, 1977, s 249.
[28] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s.95.
[29] R.Dick LYMAN, a.g.e., s.141.
[30] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e.,s.85-87.
[31] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s.234.
[32] Yavuz KANSU, ,a.g.e.,s.198.
[33]Lord KINROSS, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Altın Kitapevi Yay, Aralık 1994, İstanbul, s.100.
[34] Yavuz KANSU,…., a.g.e., s.198.
[35] Lord KINROSS , a.g.e., s.100-104.
[36] Richard T.WHISTLER, a.g.e., s.234.
[37] Yavuz KANSU, …, a.g.e., s 201.
[38] Falih Rıfkı ATAY, Çankaya, İstanbul, 1969, s.81.
[39] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s.97.
[40] Yavuz KANSU, …, a.g.e., s.182-183
[41] Şevket Süreyya AYDEMİR, Tek Adam, Mustafa Kemal, İstanbul 1979, s.248-249.
[42] Yavuz KANSU,…..,a.g.e., s.204-205.
[43] Şevket Süreyya AYDEMİR, a.g.e., s.265-271.
[44] Falih Rıfkı ATAY, a.g.e., s.94.
[45] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s.98-100.
[46] Yavuz KANSU,…, a.g.e., s.240-241.
[47] Karl Stirling SCHNEIDE; a.g.e., s-100
[48] Richard T.WHISTLER, “The Defense Of The Bosphorus And The Fokker Staffel”, Over The Front, Vol 11 (3), U.S.A, 1999 s.258-259.
[49] Stanford SHAW, …, a.g.e., s.380.
[50] Richard T.WHıSTLER, “Over The Wine-Dark Sea, Aerial Aspects of the Dardanelles, Gallipoli Campaign, Part:III : Turco-German Aviation”, Over the Front, 1994, U:S.A., Vol 9 (3) s.230.
[51] Karl Stirling SCHNEIDE, a.g.e., s.101.



ÇANAKKALE ZAFERİNİN ÖNEMİ VE SONUÇLARI

Çanakkale Cephesi’nin deniz harekatı (Boğaz’ın zorlanması), kuşkusuz sıradan bir askeri harekat, ya da muharebe olayı değildir. Boğazlar, konumu ve tarihi önemi itibariyle, İstanbul Karadeniz kapısı, Çanakkale de Ege Denizi kapısı olarak, geçmişte taşıdıkları ve çağımızda taşımakta oldukları stratejik önem ve değer açısından daima birlikte mütalaa edilmiş ve edilmektedir.

Her iki boğaz, klasik ve dar çerçevede sadece Akdeniz’i Karadeniz’e, Avrupa’yı Asya’ya bağlayan su geçitleri ya da köprüler değil, Akdeniz’in öteki önemli su geçitlerinden Cebelitarık ve Süveyş kanalı ile de bütünleşerek, dünyanın büyük denizlerini (Atlas ve Hint okyanusu gibi) ve büyük kıta kara parçalarını birbirine bağlayan, daha geniş anlamdaki jeopolitik konumuyla,

dünya siyaset ve iktisadiyatı üzerine olan etkilerini bu gün de korumaktadır. Bu nedenlerledir ki, Türk Boğazları, uluslararası ilişkilere yön vermede daima odak noktası olmuşlardır.

Gerçekten tarihin eski dönemlerinden beri ön planda, Avrupa ve Asya ülkeleri arasında başlamış olan ekonomik, ticari ve siyasi ilişkilerle, askeri hareketler, sürekli olarak Boğazlar bölgesinde cereyan etmiştir. Başka bir deyişle Boğazlar, dünyanın diğer parçalarında pek görülmemiş ardı arkası kesilmeyen mücadelelere sahne olmuştur.

Boğazların tarihin akışı içindeki stratejik durumu ve jeopolitik konumuyla ilgili yukarıdaki kısa açıklamaların ışığı altında, Çanakkale Muharebelerinin sonuçları üzerindeki değerlendirmeler, kuşkusuz daha bir önem ve anlam taşıyacaktır. Böylesine bir değerlendirmenin daha gerçekçi ve sağlıklı olabilmesi ise, büyük devletlerin Türk Boğazları üzerindeki ulusal emellerine kısaca da olsa, bir göz atılmasını gerektirir.

Birinci Dünya Harbi öncesinin başlıca büyük devletlerinden Almanya’nın, “Drang Nach Osten (doğuya doğru) politikası”, Rusya’nın ılık denizlere ulaşma emelleri; İngiltere’nin, “denizlere egemen olan dünyaya hakim olur” teorisine dayanarak, özellikle XIX. yüzyıldan bu yana güttüğü Rusya’nın Akdeniz’e çıkmasını engelleme siyaseti, hep Türk boğazlarında düğümlenmektedir.

Boğazların bu tartışma götürmez önemi konusunda Napolyon “İstanbul bir anahtardır. Istanbul’a egemen olan dünyaya hükmedecektir. Eğer Rusya, Çanakkale Boğazı’nı ele geçirecek olursa, Tulon, Napoli ve Korfu kapılarına dayanmış olacaktır” [431) demekle, Fransa’nın Boğazlar üzerindeki duyarlılığını açık seçik ortaya koymuş olmaktadır.

Rusya’nın görüşüyse, Genelkurmay Başkanı Kropatki’nin bir raporunda; XX. yüzyılda Rusya’nın en önemli işinin, Istanbul Boğazı’nı ele geçirmek olduğuna işaretle, Osmanlı Devleti’ni, Boğazı Rusya’ya bırakmaya hazırlamalı ve Almanya ile anlaşma yapmalıdır” şeklinde ifadesini bulmaktadır.

Büyük devletlerin Boğazlar üzerindeki kısaca açıklanan bu emelleri, onları kendi aralarında da gizli birtakım mücadelelere yöneltmiştir.

Nitekim, Rus Dışişleri Bakanı Sazanof, Çar tarafından da onaylanan bir raporunda; “Boğazların güçlü bir devletin eline geçmesi, tüm Güney Rusya’nın ekonomik hayatının, o devletin egemenliği altına girmesidir” demekte ve bu durumun önlenmesi için, Istanbul’un alınmasını önermektedir.

Öte yandan Kasım 1911’de Rusya’nın, Osmanlı Hükümeti’ne Boğazlar üzerindeki istekleriyle ilgili bir notasından haberdar edilen Ingiltere ve Fransa, Rus isteklerini reddetmişlerdir.

Keza Rusya’nın bu ve buna benzer çeşitli tarihlerdeki yinelenen daha birçok istek ve baskılarının birbirini izlemesi, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda Merkez Devletleri safına kaymasında büyük bir etken olmuştu.

Işte Boğazlar üzerindeki bu gizli çıkar çatışmalarıdır ki, Ingiliz ve Fransızlar’ı Istanbul’u almaya ve Ruslar’dan önce Karadeniz Boğazı’na el atmaya yöneltmiş ve Çanakkale Cephesi’nin açılmasında başlıca etken olmuştur.Ruslara silah ve malzeme yardımı sorunuysa, savaşın sadece görünüşteki nedenini oluşturmuştur.

Böylece büyük devletlerin Türk Boğazları üzerindeki tarihi emellerini ortaya koyarken, bu devletlerden Ingiltere’nin bu cephenin açılmasında birinci derecede aktif rol aldığını da belirtmek doğru olur.Nitekim Ingiliz Donanma Bakanı Churchill, cephenin açılmasında büyük çaba göstermiş ve etkili olmuştur.Gerçekten o, bu cephenin açılmasının baş mimari olmuş, Türklerin askeri gücünü ciddiye almamış,

olayı basit ve sadece “sınırlı bir cezalandırma hareketi” olarak görmüştü. En güçlü ve modern silahlarla donatılmış zırhlılarının Boğaz’da görünüvermesiyle, Türklerin direnmekten vazgeçeceğini sanmıştı.

Kuşkusuz bu büyük bir yanılgıydı. Ingilizler, Çanakkale’deki Türk savunmasını ve askerini sadece matematiksel ölçülere vurup, onun yüksek manevi gücünü görmezlikten gelerek, büyük bir hesap hatasına düştüler ve sonunda, önce denizde, sonra da karada hiç de beklemedikleri amansız cevabı aldılar.Böylece onlar, zaferi Boğaz’da, Türk top ve mayınlarına, karada Türk süngüsüne bırakarak çekilip gittiler.

Anlaşma Devletleri’nin Çanakkale serüveni bu suretle noktalandıktan sonra, yukarıdaki açıklamaların ışığı altında, Türkiye ve uluslararası politika ve diplomasi tarihi açısından ortaya koyduğu önemli sonuçları da şöylece özetlemek mümkün olur.

ASKERİ SONUÇLAR

Genellikle 18 Mart 1915’te geçen Boğaz Muharebesi’nde kazanılan zaferle, Birleşik Filo (İngiliz-Fransız donanmaları) nun Marmara’ya girerek, İmparatorluğun başkenti İstanbul’u bir ay içinde ele geçirme planları suya düşürülmüş, böylece hükümet çevrelerinde beliren ve halka yansıyan İstanbul’u kaybetme korkusu ortadan kalkmıştır.

Boğaz’da elde edilen bu ilk zafer, çok geçmeden Gelibolu Yarımadası’na yöneltilen çıkarmalarla başlatılarak, dünyanın en güçlü zırhlılarınca sürdürülen cehennemi bombardımanlar altında Türk askeri, yılmadan aylarca süren mevzi muharebelerinde yüksek bir moral ve doruğa ulaşan bir mücadele azmi örneği vermiş ve sonunda düşmanlarını yarımadayı terk etmek zorunda bırakmıştır.

Böylece karada kazanılmış bulunan bu ikinci ve nihai zaferle de, Türk ordusunun Balkan Savaşı’nda zedelenen ve hatta yok olmaya yüz tutan prestiji kurtarılmıştır.

Deniz ve kara. harekatıyla bir bütün olarak gerçekleştirilip tüm anlamı ve çarpıcılığıyla Türk Harp Tarihi’nde yerini alan Çanakkale Muharebeleri, Mustafa Kemal (Atatürk) gibi bir dahiyi yaratmış, Birinci Dünya Harbi’nin bitiminden hemen sonra başlayacak Milli Mücadele’nin bu eşsiz liderini Türk ulusuna kazandırmıştır.

Çanakkale Zaferi, Anlaşma Devletleri’nin Osmanlı Devleti’ni ilk ağızda savaş dışı bırakarak, Almanya’nın güneydoğudan kuşatılmasını amaçlayan stratejisini boşa çıkarmış, böylece savaşın en az iki yıl daha uzamasına neden olmuştur.

Çanakkale Boğazı’nın kapatılıp Rusya’ya geçit verilmemesi, onu müttefliklerinin silah ve malzeme yardımından yoksun etmekle kalmamış, yarım milyonu aşkın İngiliz ve Fransız askerini üzerine çekmekle bu kuvveti, Alman cephesinden uzak tutmuş ve Almanya’nın Doğu Cephesi’ndeki Harekatnı kolaylaştırmıştır.

Çanakkale Muharebelerinin diğer bir anlam ve önemi de, çöküntü donemini yaşamakta olan İmparatorluğun, dünya kamu oyunda yarattığı kötü imajın sonucu olarak, Türkün iyice tükendiği sanılan gücünün henüz tükenmemiş, koşullar nedenli ağır olursa olsun iyi sevk ve idare edilirse, tüm zorlukları yenebilecek güç ve inanca sahip olduğunu bu muharebelerde kanıtlamış olmasıdır.

Bir başka deyişle düşman devletler, her nedense Osmanlı Devleti’ nın çöküşü olayıyla, onun asıl unsurunu oluşturan Türk ulusunun ceddinden miras olan savaş azim ve ruhuyla ,inanç gücünün birbirinden farklı şeyler olduğunu, bu muharebelerde çok daha iyi anlayabilmişlerdir.

Çanakkale Muharebeleri, Türk askerinin, dünyanın en güçlü zırhlıları ve en modern harp silah, araç gereç ve bol cephanesiyle donatılmış deniz ve kara ordularına karşı sergilediği başka ulusların askerleriyle kıyas götürmez direnç ,azim ve ruhu, Türk İstiklal Savaşımızın Kuvayı Milliye ruhuyla eş değer bir anlam taşıması açısından da ayrıca tarihsel bir değere sahiptir.

Gerçekten Boğaz Muharebesi’nde Birleşik Filo’nun kendisi için tehlikeler yaratan yalnız Dardanos Bataryası’nın yok edilmesi için kullandığı 400’ü aşan topçu mermisine karşın, sadece iki subayımızın şehit oluşu dışında, bataryaya ağır bir hasar verdirilememiştir. Halbuki Boğaz’daki obüs bataryalarımızın tek bir yaylım ateşi sırasında, Irresistable gemisinde 138 personelin yaşamını yitirdiği, İngiliz tebliğlerinde açıkça belirtilmiştir.

Çanakkale’de Türk askerleri, bol cephaneye dayanan, yoğun donanma ateşleri altında Türk’e özgü, sabır ve serin kanlılıkla görevinin başında kaya gibi dimdik ayakta kalmasını bilmiştir .Öte yandan bu dev armadalar, ateş etmesinden bile kuşkuya düşülen eski birtakım demode toplarla alay edercesine savaşıyor karadaki Türk topçusu, ona sadece 1900 mermi atabilirken, onlar tek bir bataryamıza (Dardanos”a) 4000 mermi kullanıyordu.

Ne var ki, bu mermi yağmurundan karada hasar gören dört Türk topuna karşı, sadece batan düşman gemilerinin üstünde 44 topunun birden Boğaz sularına gömüldüğü görülüyordu.

Aynı Birleşik Filo’n’un, 18 Mart Boğaz Muharebesi’nde, 18 savaş gemisinden 7’si savaş dışında kalırken, Çanakkale Müstahkem Mevkii, savaş gücünü olduğu gibi koruyabiliyordu. Keza Filonun mayın arama ve tarayıcıları, 11 mayın hattı üzerinde döşenmiş mayınlardan sadece üç adedini etkisiz hale getirebilmişti

Türk tabyalarında hasar gören toplardan çoğu, onarılıp kısa sürede ateşe hazır duruma sokuluyor, 3. bölgedeki (Boğaz’ın Marmara ile birleştiği kesim) tabya da, sapasağlam duruyordu. İşte bu durum karşısında Boğaz’ı geçemeden geri çekilen Birleşik Filo, Çanakkale’nin aşılamayan çetin savunması karşısında pes edip, yalnız denizden yapılacak zorlamalarla başarıya ulaşılamayacağı gerçeğini kabul etmek zorunda kalmıştır.

Dünyanın en büyük deniz gücüne sahip İngiltere’nin görkemli filosunun, Boğaz Muharebesi’nde düştüğü aczi, yarınların Çanakkale savunucuları hiç bir zaman hatırından çıkarmamalıdır. Çünkü, bu ve buna benzer saldırılar, geçmişte olduğu gibi gelecekte de yinelenebilir.Ne varki 18 Martı unutarak böyle bir saldırıyı ileride de göze alabilecek düşmanlar, karşılarında dünyanın yeniliklerine gözlerini kapamış bir Osmanlı Devleti yerine,

bu kez XX. yüzyılın en son bilim ve teknolojisine dayanan en modern silahlarla donatılmış bulunan Cumhuriyet Silahlı Kuvvetleri’ni bulacaktır.

Çanakkale Cephesi deniz ve kara harekatıyla birlikte mütalaa edildiğinde görülür ki, bu cephede geçen muharebeler, hasım kuvvet olarak katılmış olan Ingiltere ve Fransa’nm, bir yıl boyunca Gelibolu Yarımadası’nda yarım milyondan fazla büyük bir kuvveti tutmak zorunda kalmaları ve bunun % 50’sini kaybetmiş bulunmaları, haliyle diğer cephelere kuvvet ayırabilme açısından savaşın genel seyrini etkilemiştir.

Keza Türklerin de bu cepheye ayırdığı 300.000’den fazla askerden verdiği zayiatın, 211.000’e ulaşmış olması diğer cephelerdekinden kıyaslanamayacak bir fazlalık göstermektedir.Bunun insan gücü açısından yarattığı boşluk, yalnız Birinci Dünya Harbi sırasında değil, onu izleyen Türk İstiklal Harbi boyunca da hissedilmiştir.

SİYASİ SONUÇLAR

Çanakkale’de denizde ve karada kazanılmış olan her iki zafer, Osmanlı’nın Balkan felatiyle içte ve dışta sarsılmış bulunan devlet prestijini kurtarıp güçlendrmiş, hükümetin iktidarda kalış sürelerini uzatmıştı.Anlaşma Devletleri’nin savaşın başından beri bekledikleri hükümet krizi olmamış ve kabine değişikliğine de gidilmemiştir.

Türk ulusunun tarihini süsleyen çok sayıdaki zaferlerine, Çanakkale’de, bütün dünyanın gözü önünde bir yenisini daha ekleyerek elde ettiği parlak zafer, onun eski güç ve dinamıiznıini koruduğunu, çöküntü dönemini yaşayan ve can çekişen bir imparatorluk içinde hala kahraman bir ulusun varlığını, yeniden ortaya koymuştur. Bir başka deyişle Çanakkale’de ölmesini bilenler, Türk milletinin tarihten silinmeden yaşayacağını kanıtlamıştır.

Çanakkale Zaferi, Batılıların Doğulu müttefiki Rusya’ya ulaşmasına olanak tanımamış, mahsur kalan koskoca Çarlık Rusyası içerden çökerek, Bolşevikliğin pençesine düşmüştür.

Çanakkale’de Türk savunması aşılabilse ve Boğaz açılabilmiş olsaydı, savaş kısa sürede biter, Rus ihtilali patlak vermez, verse bile, İngiltere ve Fransa’nın işe karışmasıyla bu ihtilal daha başlangıçta boğulabilirdi. Böylece müttefikleriyle birlikte zaferi paylaşmakta gecikmeyecek olan Ruslar, Çarlarının taksim planı gereği kendilerine daha işin başında söz verilen Boğazlar ve İstanbul’u işgal etmiş ve Deli Petro’dan beri izledikleri, “Açık denizlere ulaşma” politikalarını gerçekleştirmiş olurlardı.

Anlaşma Devletleri’nin Çanakkale’deki başarısızlıkları henüz savaşa katılmamış olan Balkan Devletleri’nin tutumlarını da farklı yönlerde etkilemiştir.Bulgaristan, Merkez Devletl’eri’nin yanında yer alırken, Romanya, Yunanistan ve Italya’nın daha bir süre savaş dışında kalmalarını sağladığı gibi, Arap ayaklanmasını bir yıla yakın bir süre geciktirmiştir.

Çanakkale Muharebeleri, Ingiltere’nin savaşın başından beri Japonya’dan yapmakta olduğu yardım talebini artırmasını istemesine rağmen, Japonya’nın bu istekleri çeşitli bahanelerle kabul etmemesine yol açmıştır.

Birleşik Filo’nun ağır yenilgiye uğrayıp Boğaz’ı geçemeyişi, İngiltere ve Fransa’nın, siyasi ve askeri prestijini bir hayli sarsmış, özellikle Ingiltere’nin denizlerdeki tarıtışılmaz üsıtünlüğü imajını ortadan kaldırmıştı. Bu durum, adı geçen devletlerin sömürgelerinde bağımsızlık ve özgürlük akımlarının doğuşuna ve dolayısıyla dünya siyasi haritasını değiştiren bazı gelişmelere yol açmıştır.

Keza Avusturalya ve Yeni Zelanda gibi Ingiliz dominyonu deniz aşırı ülke askerlerinin, sırf Ingiliz çıkarları uğruna Çanakkale’de Türklere karsı muharebeye zorlanıp, yabancı topraklarda hayatlarını yitirirken, kafalarında yer alan bir takım sorular (niçin ve kimin için döğüştükleri gibi), cepheden ailelerine gönderdikleri mektupların zamanla açıklanmasında anlaşılmaktaydı. Bu da, onlarda gitgide ulusal blincin kıvılcımlarını oluşturmakta gecikmedi.

Nitekim, 9 Eylül 1922’de Yunanlılar lzmir’de denize döküldükten sonra, muzaffer Türk ordularının Boğazlar bölgesine yönelip yaklaşmaları üzerine, Churchill’in dominyonlardan yeniden yardım istediği, Avusturalya başbakanının, “Tek bir askerin hayatına tehlikeye koymayacağını ve savaşa karar verilirse, dominyondan iş birliği istenmemesi gerektiğini” belirten anlamlı bir yanıtıyla karşılaşmıştı.

Çanakkale Muharebelerinin diğer ilginç bir yanı da, iki hasım ordunun döğüşken askerleri arasında yakınlaşmanın getirdiği dostluğun, zamanla artmış olmasıdır. Gerçekten Anzak asker ve komutanları, Çanakkale’de yiğitçe döğüşen Türklerin hem asker, hem de insancıl yönlerini yakından izleyerek, onların kendilerine tanıtıldığı gibi barbar bir ulusun çocukları olmadığını görüp anlamak fırsatını bulmuşlardı.İşte bu durum, ülkeler arasındaki siyasi ilişkileri de olumlu yönde etkilemiş ve savaş sonrasında,

Asvusturalya ve Yeni Zelanda ile anlamlı dostlukların oluşmasının başlıca nedeni olmuştur.

Çanakkale Muharebelerinin bir başka ilginç tarafı da Orta Doğu’da bu günkü İsrail Devleti’nin kurulmasında etken bir rol almış olduğudur. Nitekim, Siyonist liderlerinden Vladimir Eugeueniç, Gelibolu’daki “Gönüllü Yahudi Birliğinin Hikayesi” adlı eserinde, konuyu açıkça şöyle dile getirmektedir “Gelibolu’ya yolladığımz 600 kadar gönüllü Yahudi askerlerinin savaşlar sırasında gösterdiği üstün çaba ve başarı,

davamızın dünyaya tanıtılması ve dikkate alınması bakımından çok yararlı olmuştur.” Gerçekben Birinci Dünya Savaşı henüz sona ermemişken, 2 Kasım 1917’de benimsenen “Balfour Bildirisi”, bu günkü İsrail’in kurulmsında etken olması açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmektedir.

Çanakkale Zaferi’nin daha ilginç ve anlamlı bir sonucu da, doğunun büyük bir imparatorluğunu oluşturan koskoca Çarlık Rusyası’nın yıkılmasıyla kalmamış, ülkesinde güneş batmayan Batılı büyük devlet olan Büyük Britanya Imparatorluğu’nda da ilk yarayı açmaya yetmiş olmasıydı. Böylece emperyalizm tam çökmüş olmasa bile, bir hayli sarsılmıştır.

SOSYO-EKONOMİK SONUÇLAR

Anlaşma Devletleri tarafından Boğazların açılarak Rusya’ya ulaşılması halinde Rusya, dış alım-satım olanağına kavuşacağından, ekonomik dengesini kurup sıkıntıdan kurtulacak, İngiltere-Fransa da Rusya ve Romanya’nın zengin buğday ürünlerinden yararlanıp, gerek silahlı kuvvetlerinin, gerekse halkının yiyecek gereksinimlerini sağlamış olacaklardı ki, bu gerçekleşememiştir.

Keza Boğazlar açılabilseydi, Tuna yolu da yeniden trafiğe açılıp Karadeniz’deki 120 parça ticaret gemisinden yararlanma olanağı elde edilecekti. Halbuki Çanakkale Zaferi, yalnız Rusya ile İngiltere, Fransa’nın değil, bunların aynı zamanda diğer Batılı devletlerle olan karşılıklı ticari ve ekonomik ilişkilerini de olumsuz yönde etkilemiş, ne İngiltere, Fransa müttefiki Rusya’ya ihtiyacı olan silah ve cephaneyi ulaştırabilmiş, ne de Rusya Batılıların ihtiyacı olan buğdayını Akdeniz’e aktarabilmişti.

Birinci Dünya Savaşı başında Boğazların kapatılıp, bu savaş sonuna kadar açılamaması, kuşkusuz uluslararası ticari ilişkileri de olumsuz yönde etkilemişti. Nitekim, Karadeniz’de; İngiltere, Rusya, Fransa, Belçika ve İtalya’nın toplam 85; Yunanistan, Romanya, Danimarka, İsveç ve Hollanda’nın toplam 27; Almanya, Avusturya-Macaristan’ın toplam 17 olmak üzere, genel toplamı l29’u ve toplam tonajı 350.000’i bulan ticaret gemisi mahsur kalmıştı.

Yukarıdaki açıklamaların ışığı altında kısaca denebilir ki, Çanakkale’de Türk Zaferi, iki yıl uzayan savaş boyunca Doğulu ve Batılı müttefik devletlerin (Rusya-İngiltere-Fransa) ekonomilerinde sıkıntılar yaratmıştır. Bu durum, özellikle Rusya’yı bunalıma sürüklemiş ve sonunda rejim değişikliğine (komünizme) kadar gidebilmiş ve böylece de Rusya’nın savaş dışı kalmasına yol açmıştır.

Zaferin, yukarıdaki ticari ve ekonomik etkinliklerinin yanında, Türk ulusu açısından sosyal alanda da etkileri görülmüştür. Çanakkale deniz ve kara muharebelerinde toplam 211.000 insan zayiatı veren Türk ulusu, bu arada binlerce okumuş ve aydınını da kaybetmişti. Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100.000’den fazla öğretmen mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirildiği sanılmaktadır.

Böylece o günün koşullarında ülkenin beyin takımını oluşturan küçümsenemeyecek bir sayıya ulaşan bu kayıpların, olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, bu savaşı izleyen Türk İstiklal Savaşı’nda da fazlasıyla hissedilmiştir. Nitekim, 1923’te Cumhuriyetin ilanından sonra, Atatürk’ün başlattığı inkılaplar ve bunların paralelinde girişilen reformların kitlelere yaygınlaştırılıp mal edilmesinde, hayli sıkıntılar çekilmiştir.

TABLOLAR

. Türk Şehitlikleri   .Yabancıların Mezarlıkları

Şehitlik ve Mezarlıklar



TABLOLAR

.

.

Birinci Dünya Savaşı’na katılan ülkelerin genel askeri güçleri ve zayiatlarını gösteren tablolar şöyledir:

Orduların Büyüklükleri

Ülkeler

Silah altındaki ve Yedek Kuvvetler
Ağustos 1914

Silah altına alınan Toplam 1914-18

Rusya

5,971,000

12,000,000

Fransa

4,017,000

8,410,000

İngiltere

975,000

8,905,000

Italya

1,251,000

5,615,000

ABD

200,000

4,355,000

Japonya

800,000

800,000

Romanya

290,000

750,000

Sırbistan

200,000

707,000

Belçika

117,000

267,000

Yunanistan

230,000

230,000

Portekiz

40,000

100,000

Karadağ

50,000

50,000

Toplam

14.141.000

42.189.000

Almanya

4,500,000

11,000,000

Avusturya-Macaristan

3,000,000

7,800,000

Türkiye

210,000

2,850,000

Bulgarisitan

280,000

1,200,000

TOPLAM

7.990.000

22.850.000

Savaş Maliyetleri

Müttefikler

Miktar $(1914-18)

ABD

22,625,253,000

İngiltere

35,334,012,000

Fransa

24,265,583,000

Rusya

22,293,950,000

Italya

12,413,998,000

Belçika

1,154,468,000

Romanya

1,600,000,000

Japonya

40,000,000

Sırbistan

399,400,000

Yunanistan

270,000,000

Kanada

1,665,576,000

Avustralya

1,423,208,000

Yeni Zellanda

378,750,000

Hindistan

601,279,000

Güney Afrika

300,000,000

İngiliz Sömürgeleri

125,000,000

Diğerleri

500,000,000

TOPLAM

125,690,477,000

 

Merkezi Kuvvetler

Miktar $(1914-18)

Almanya

37,775,000,000

Avusturya-Macaristan

20,622,960,000

Turkiye

1,430,000,000

Bulgaristan

815,200,000

TOPLAM

60,643,160,000

Gemi Kayıpları

Ülke

Tonaj

United Kingdom

9,055,000

Norway

1,172,000

Italy

862,000

Fransa

531,000

United States

531,000

Greece

415,000

Japan

270.000

Sweden

264,000

Denmark

245,000

Spain

238,000

Hollve

229,000

Belgium

105,000

Brazil

31,000

TOPLAM

13.948.000

Savaş Gemisi Kayıpları

ÜLKE

ZIRHLI

Kruvazör

Ganbot

Torpidobot

Denizaltı

Destroyer

Toplam

Müttefikler 302

Rusya

4

2

1

0

14

22

43

Fransa

4

5

2

8

12

11

41

İngiltere

13

25

7

11

54

64

174

Italya

3

3

1

6

8

8

29

ABD

0

3

1

0

1

2

7

Japonya

1

4

0

1

0

2

8

Merkezi Kuvvetler 374

Almanya

1

7

8

55

200

68

339

Avusturya-
Macaristan

3

2

0

4

7

4

20

Osmanlı Devleti

1

2

4

5

0

3

15

 

ZAYİATLAR

Ülkeler

Toplam Asker Sayısı

Ölü

Yaralı

Esir ve Kayıp

Toplam Zayiat

Zayiat Yüzdesi

Müttefikler

Rusya

12,000,000

1,700,000

4,950,000

2,500,000

9,150,000

76.3

Fransa

8,410,000

1,357,800

4,266,000

537,000

6,160,800

76.3

İngiltere

8,904,467

908,371

2,090,212

191,652

3,190,235

35.8

İtalya

5,615,000

650,000

947,000

600,000

2,197,000

39.1

ABD

4,355,000

126,000

234,300

4,500

364,800

8.2

Japonya

800,000

300

907

3

1,210

0.2

Romanya

750,000

335,706

120,000

80,000

535,706

71.4

Sırbistan

707,343

45,000

133,148

152,958

331,106

46.8

Belçika

267,000

13,716

44,686

34,659

93,061

34.9

Yunanistan

230,000

5,000

21,000

1,000

17,000

11.7

Portekiz

100,000

7,222

13,751

12,318

33,291

33.3

Karadağ

50,000

3,000

10,000

7,000

20,000

40.0

Toplam

42,188,810

5,152,115

12,831,004

4,121,090

22,104,209

52.3

Merkezi Kuvvetler

Almanya

11,000,000

1,773,7000

4,216,058

1,152,800

7,142,558

64.9

Avusutrya-
Macaristan

7,800,000

1,200,000

3,620,000

2,200,000

7,020,000

90.0

Türkiye

2,850,000

325,000

400,000

250,000

975,000

34.2

Bulgaristan

1,200,000

87,500

152,390

27,029

266,919

22.2

Toplam

22,850,000

3,386,200

8,388,448

3,629,829

15,404,477

67.4

Genel Toplam

65,038,810

8,538,315

21,219,452

7,750,919

37,508,686

57.6

Bilinmeyenler

Bilinmeyenler

Alınamayan Gemiler: Sultan Osman I ve Reşadiye

Osmanlı Donanmayı Hümayunu, II: Abdülhamit’in kararıyla, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan beri çürümeye terkedilmiş bir durumdaydı. Bunda, Sultan Abdülaziz’in çok önem vererek kurduğu donanmanın tehdidiyle tahttan indirilmesi ve Abdülhamit’in ‘benim de başıma gelirse’ düşüncesi büyük etken olmuştur. 1903 yılında İngiltere’ye bu konuda bilgi veren Kraliyet Armadası Birinci Lordu Earl Selbourne, Türk donanması için “Mevcut bile değil.” demişti.

Osmanlı Devleti’nin donanma açısından güçlenmesi gerekiyordu. Yunanistan da donanmasını güçlendirmeye çalışan bir başka devletti. 1900’lerin başında denizlerde üstün olmak her şeyden önemliydi. Çünkü kara yolları henüz o kadar gelişmiş değildi.

Sultan Osman I

Yine aynı dönemde İngilizler tarafından “drednot” tipi gemiler geliştirilmişti. Bu tip gemiler daha hızlı hareket edebiliyorlardı, yüzen bir filo gibiydiler, fakat yeni deneniyorlardı.

1911 yılı baharında, Arjantin ile yaşanan amansız deniz çekişmesi yaşanırken, Brezilyalılar dünyanın en büyük savaş gemisine sahip olmak istiyorlardı. Bu amaçla Brezilya; İngiltere, Newcastle’daki Armstrong şirketine bir drednot siparişinde bulundu ve adını Rio de Jenerio koydu. 1913’e gelindiğinde Brezilya ile Arjantin arasındaki sorunlar giderilmiş, 1913 Temmuzuna kadar Brezilya’nın yaptığı düzenli ödemeler bu tarihten sonra kesilmiştir. Brezilya gemiyi almaktan vazgeçmişti. Armstrong Şirketi çok fazla telaşlanmamıştı çünkü gemiyi alacak biri mutlaka bulunacaktı.

Osmanlı Devlet’i İngiltere’ye kırka yakın irili ufaklı gemi siparişinde bulunmuştu. Başlangıç için o günün parasal karşılığı dört milyon Sterlin’e iki drednot ısmarlanmıştı. Biri Reşadiye olacak drednotlardan diğeri ise Sultan Osman I adıyla alınacaktı. Sultan Osman gemisi, Yunanlıların da katıldığı ihalede Osmanlı Devleti tarafından alınan Rio adlı gemiydi. Süvarisinin kimliği bile saptanmıştı: Hamidiye’nin efsanevi kahramanı Rauf Bey.

Bu gemilerin alınabilmesi için yeterli bütçe olmadığından geniş çapta bir bağış kampanyası düzenlenmiş, o zamanın olanaklarıyla kahvelerde, halkın toplu olarak bulunduğu yerlerde, müsamere ve eğlencelerde sürekli olarak para toplanıyordu. Bayram gibi vesilelerle öğrencilerin ellerine kumbaralar veriliyor ve bu kumbaralarla para topluyorlardı. Önemli para yardımlarında bulunanlara “Donanma İane Madalyası” adı altında bir de madalya veriliyordu.

Fakat işler umulduğu gibi gitmiyordu. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanya ile sürüklendiği bu günlerde İngiltere gemileri verip vermemekte tereddüt ediyordu.

27 Temmuz 1914’te Reşit Paşa vapuru ile Sultan Osman’ı teslim almak üzere, Bahriye Nazırlığı’nı ve Osmanlı Devleti’ni temsilen Rauf Bey Newcastle’ a varmıştır. Churchill Sultan Osman’a el koymanın çok büyük bir diplomatik karmaşaya neden olacağını bilmektedir ama İngiliz Armadasının önüne çıkabilecek böylesi bir gemiyi teslim etmek de istememektedir. Ve 3 Ağustos 1914’te Churchill’in açıklaması ile Sultan Osman ve Reşadiye’ye el konduğu resmi olarak açıklanmıştı. Rauf Bey anılarında şöyle diyordu:

“....Geminin son taksiti olan yedi yüz bin Lira da ödenmişti. İşleri bir an önce bitirmek için denemelerin bir kısmından vazgeçerek fabrika ile 2 Ağustos 1914 günü geminin, bize teslimi konusunda anlaşmıştık. Fakat parayı verişimizin ertesi günü için kararlaştırılan sancağımızı çekme töreni zamanından yarım saat önce İngilizler Sultan Osman’a el koydular.”

“....Gerektiği şekilde şiddetle protesto edildiyse de kimse oralı olmadı....”

Bu gemiler paraları ödendiği halde teslim edilmemiş, paraları ise iade edilmemiştir. Sultan Osman gemisi derhal İngilizleştirildi ve ismi “Agincourt” olarak değiştirildi. Reşadiye ise Erin ismini aldı. Fakat kaderi oldukça hazin oldu. 22 Ağustos’ta seyre hazır olan geminin denenmesinde görülür ki silahları iyi çalışmamaktadır. 26 Ağustos 1914’te onarım için çekilir. Başarısız bir gemi olarak bir daha kimseye satılamaz ve 1922 yılında gemi sökücüler tarafından parçalanmaktan kendisini kurtaramaz.

Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal İçin Yazılan İlk Şiir

Anafartalar Zaferi'nden sonra, Mustafa Kemal ismi herkes için kahraman anlamı taşıyordu. Çanakkale'de görev yapan Türk askeri için onun adı moral kaynağı ve cesaret demekti, Müttefik askerleri bile kim olduğunu bilmedikleri bu komutana övgüler diziyorlardı. Ian Hamilton bile günlüğüne, Türk askerinin çok iyi komuta edildiğini yazıyordu.
Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal ilk kez burada gösterdiği kahramanlıkla bir şiirde yerini alıyordu. Mehmet Emin Yurdakul Eylül 1915'de; yani muharebeler henüz bitmemiş iken; "Tan Sesleri" isimli ir şiir kitabı yayınlar. Bu kitapta "Ordunun Destanı" adlı ve 15 Eylül 1915 tarihini taşıyan uzun manzumede, ilk dörtlük:

"Ey bugüne şahit olan Sarphisarlar
Ey kahraman Mehmet Çavuş Siperleri
Ey Mustafa Kemal'lerin aziz yeri
Ey toprağı kanlı dağlar, yanık yerler"

Böylece Mustafa Kemal adı şiirle halka mal edilmektedir. Farklılığı vurgulanmaktadır.

Muharebeler sırasında yerli ve yabancı basının M. Kemal'e ilgisi yoğundur. 2'nci Anafartalar Zaferi'nden sonra çok artar ve devletin planlı heyetlerinin dışında M. Kemal ile doğrudan görüşebilmek için; 21 Ağustos'ta Polonyalı bir bayan gazeteci gelir ve 2 nci Anafartalar Zaferinin coşkusunu M. Kemal'le birlikte yaşar. 2 Eylül'de bir Alman gazeteci gelir. 8 Eylül'de Türkiye'nin ilk filmcisi Necati bey gelir ve 3 gün çekimler yapar. 10 Eylül'de Tanin yazarı Ekrem Bey, 21 Ekim'de Suriye yazar ve şairler heyeti gelir. Özetle şöyle diyebiliriz. Muharebeler sırasında o dönemin yazarları, çizerleri, ressam ve şairlerinin büyük bölümü; başarılarından dolayı M. Kemal ile tanışmak için cepheye gelmişler ve intibalarını halka aktarmışlardır. İşte bu aktarmaların sonunda M. Kemal, halkın ağzında efsanevi kahraman olur. Yakup Kadri, o günlerde duyduklarını "Atatürk" isimli eserinde şöyle anlatır:

"Bu genç kumandan, yanında bir avuç süngülü askerle, yerden, gökten, denizden gelen sürekli bir gülle, kurşun ve şarapnel sağanağının ortasında durmadan ileriye doğru atılıyor kollarıyla, kızgın boyunlarından yakalayıp denize yuvarlayacakmış gibi sıra sıra topları üstüne saldırıyor. Bu insan, ateşte yanmıyordu. Vücuduna kurşun işlemiyordu ve zırhlıların (savaş gemilerinin) attığı gülleler başının üstünden munisleşmiş, yırtıcı kuşlar gibi geçip gidiyordu"

Bu anlatım, Atatürk'ün tam bir masal kahramanı gibi algılandığını gösteriyor ki, o neslin de bir beklenti içinde olduğunu yine Yakup Kadri kitabının başlangıcında şöyle ifade eder.

"Bizim ilk gençlik yıllarımız bir milli kahramana hasretle geçti" der.

Atatürk'ün kazandığı bu haklı ün, Başkomutanlık'ta da etkisini gösterir. Muharebelerin ilk ayı sonunda başarılarından dolayı rütbesi albaylığa yükseltilir ve toplam 3 madalya ve 2 nişan verilir. Ayrıca kendisine iki önemli görev için tayin teklifi yapılır. İlki, Temmuz 1915 ortasında, Trablusgarb'e ordu komutanı yetkisiyle ve Tuğgeneral (Mirliva) rütbesi ile gitmek arzusunda olup olmadığı sorulur. İkincisi ise Anafartalar grup komutanı iken 1915 Ekim ayı başında, Irak Ordusu Komutanlığına tayin teklifidir. Bu görev çok daha büyük ve önemlidir.

Bu olaylar devleti yönetenlerin Atatürk'e bakış açısını sergilemektedir. Yani daha muharebeler sırasında, henüz zafere erişilmeden Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal tanınmış ve hakkı teslim edilmiştir.

Zaferden sonra ise Mustafa Kemal ismi, efsanevi bir kimlik kazanır, artık İstanbul'u Kurtaran Kahraman ünvanı ile anılır. Gazeteciler, yazarlar kendisiyle mülakat yaparlar. Halkın en büyük arzusu ise kendisini görmektir. 1916'nın ocak ayında 16'ncı kolordu komutanı olarak Edirne'ye girişinde halk sokaklara dökülür.

Atatürk'ün Çanakkale'de ve sonrasında Kurmay Başkanlığı'nı yapmış olan Orgeneral İzzettin Çalışlar, günlüğünde bu karşılanışı şöyle anlatır:

"28 Ocak 1916

...Yollar hıncahınç ahaliyle dolmuş, bütün mektepler karşılama için yerlerini almıştı. Şehir saray gibi donanmış, peş peşe zafer takları yapılmıştı. "Yaşasın Arıburnu ve Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Bey" yazılı levhalar asılmıştı...Edirne eşrafı, vilayet erkanı,konsoloslar hep oradaydılar...Bütün şehir, heyecan ve coşkulu sevinçle karşıladı. Çiçekler, buketler takdim ettiler. Alkışlar, her türlü nümayişler, tezahürat, her türlü tasavvurun üstündeydi..."

Görüldüğü gibi Atatürk'ün şöhreti, halkın kendisine layık gördüğü unvanlar, kendisine duyulan hayranlık o günlerde ortaya çıkmıştır. Sonradan yakıştırma değildir. Tarihte herhalde bir şehir halkı, hiçbir albayı bu şekilde karşılamamıştır. Albay Mustafa Kemal ne Edirne'nin fatihidir, ne de Edirne'yi düşmandan kurtarmıştır. Bunlara rağmen karşılanışın bir fatih'e yaraşır biçimde olduğunu anlıyoruz. Sebep, Çanakkale'de yaptıklarıdır. Yaptıkları ile kazanılan zaferdir. Türk milletine, iki yüz yıldır hasret kaldığı zafer coşkusunu tekrar tattırmasıdır. Bir büyük zafer armağan etmesidir.

İZMİR BASININDA ÇANAKKALE

Çanakkale Muharebeleri,Birinci Dünya Savaşı içinde gerek İtilaf Devletleri, gerekse de İttifak Devletleri açısından önemli bir yere sahiptir. Birinci Dünya Savaşı'nın uzamasına yol açan ve Türk ordusunun başarısıyla sonuçlanan bu muharebeler, Türk halkı için bir moral kaynağı olmuştur. Bu kaynağı işleyen ve halka yayılmasını sağlayan basındır .Bu işlevlerini göz önüne alarak bir şehir basınının, özellikle İzmir basınının seçilmesindeki amaç, İzmir'in Çanakkale muharebeleri ile olan bağlantısıdır. İzmir İtilaf Devletleri donanmasınca Çanakkale ve İstanbul boğazlarını ele geçirmek için önemli bir koz ve baskı aracı görülerek bombalanmış, hatta dönemin İzmir Valisi Rahmi Bey' e İzmir'i teslim etmesi halinde prenslik bile önerilmişti.

İzmir basını, Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale Muharebeleri'nin başladığı dönemde Ahenk, Anadolu, Köylü ve Duygu adlı gazeteler ile Muallim adlı bir dergiden oluşuyordu.

İzmir gazetelerinin haber kaynağı, Karargah-ı Umumi' den yayınlanan resmi tebliğler, yabancı gazetelerden ve haber ajanslarından ve İzmir dışındaki diğer şehirlerin basınından yapılan alıntılardır. Yabancı basın ve haber ajansları, Türkiye'deki gelişmeleri Türk basınından daha da iyi takip edebiliyor ve İzmir gazeteleri neredeyse haberlerinin çoğunluğu yabancı basından alıntılarla veriyordu. Ancak, bu İzmir basının pasif kaldığı anlamına gelmemekteydi.

Nitekim, boğazdaki gelişmeler oldukça iyi değerlendirmelerle yansıtılıyordu.
Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı içinde tek kazandığı cephe olan Çanakkale Cephesi ve buradaki muharebeler savaşın uzamasına yol açmıştır. Osmanlı Devleti, bu cepheye özel bir önem vermiştir. Bu önem, cephedeki kötü gelişmelerin,devletin uyguladığı sansürle gizli tutulmasını, başarıların ise bütün yurtta coşkuyla kutlanmasını sağlamıştır. Bu coşku her yerde olduğu gibi, İzmir gazetelerinden de halka aktarılmıştır.

Cephedeki başarıyı aktaran yazılar,halkın savaşı sahiplenmesini arttırıp, bu haklı davanın kazanılması için yardımların yapılmasını teşvik etmiştir. Osmanlı Devleti'nin diğer cephelerindeki gelişmeler resmi tebliğler ve makalelerle bir iki paragrafla geçiştirilirken, Çanakkale'ye sütunlar ayrılmıştır.

İzmir gazeteleri boğazlardaki gelişmeleri yakından takip ediyordu. Bazen önemli haberleri yakalıyor bazen de isabetli tahminlerde bulunuyordu. Örneğin, Anadolu Gazetesi'nin ilk gerginlik döneminde yakaladığı önemli haberlerden biri, İtilaf Devletleri'nin kendi aralarında yaptıkları boğazlarla ilgili gizli bir askeri anlaşma idi.

Rusya ve İngiltere'nin yaptıkları bu anlaşmaya göre, harp çıkarsa Rusya, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına karşı askeri harekata girişecekti. Yapılan önem tahminlerden biri de boğaza yönelik zorlamanın artacağı idi . Ahenk' in 16 Ekim tarihli sayısında yer alan bu tahmin doğru çıkmış ve İtilaf Donanması 1 Kasım 1914'te İzmir Limanı'nı, ardından 3 Kasım 1914'te de boğazları top ateşine tutmuştu. Artık hızlı bir şekilde Çanakkale Muharebeleri'ne doğru gidiliyordu.

İtilaf Devletleri boğazı geçme konusunda planlar yapmaya başladılar. Bu doğrultuda , boğazdaki ve Ege Denizi'ndeki faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Çanakkale boğazını almaya kararlıydılar. Oysa İzmir gazeteleri daha önceki tahminlerinin ve haberlerinin aksine, İtilaf Donanması'nın fazla dayanamadan çekip gideceğini yazmıştı. Örneğin Ahenk, "İngiliz ve Fransızlar Çanakkale Boğazı'nı zorlamak için dört beş gemiden fazla feda edemezler. Bununla beraber iş bu fedakarlıkta beyhude olur. Çünkü Çanakkale gayr-i kabil teshirdir" diyordu.

İzmir basını saldırıya ihmal vermezken, 23 Kasım 1914 'te Fransız ve İngiliz donanmaların Çanakkale'ye saldırmıştı. Ancak ,hükümet sansürle bu ve bundan sonra olabilecek saldırıları yok göstermeye başladı. Örneğin ,23 Kasım 1914'te yapılan saldırı,Karargah-ı Umumi tarafından yok gösterildi. Sonradan Birinci Ordu Komutanı olacak olan Von Der Goltz Paşa da bu saldırıların olmadığına dair beyanat vermişti. Bu da Ahenk'te, "Von Der Goltz Paşa'nın Beyanatı"başlıklı yazıyla açıklanıyor ve Paşanın bu tür söylentilerden çabuk etkileneceği , dolayısıyla bunun önlenilmesini istediği bildiriliyordu.

İtilaf Devletleri Çanakkale'ye düzenlenecek saldırının hazırlığını yaptıktan sonra, planları doğrultusunda 19 Şubat 1915'te Gelibolu Yarımadası'nda Seddülbahir ve Ertuğrul, Anadolu tarafında da Kumkale ve Orhaniye giriş tabyalarını imha etmek için saldırıda bulundular. Bu saldırıda Türk ordusundan 4 kişi şehit olurken, 11 kişide yaralandı. Oysa, yayınlanan resmi tebligatta, sadece bir Türk askerinin bacağından yaralandığı;İtilaf Donanması'ndan "Amiral gemisi ağır surette olmak üzere üç zırhlı..."nın da hasara uğradığı bildirilmişti.

Sansür dolayısıyla gerçek sayılar saklanmıştı. Köylü saldırıyla ilgili haberinde, Türklerden sadece "bir nefer şehit ve bir neferin"de yaralı olduğunu bildirirken Ahenk'te, İngiltere'nin bu saldırıya Fransa'nın dört zırhlısına karşın sadece iki zırhlısıyla katılmasının "İngiliz kurnazlık ve korkaklığının yeni bir misali" olduğunu ve "İngilizlerin ciddi tehlike gördükleri yere sefain-i harbiyeleri yanaştırmaktan tehaşi eyledikleri (sakındıkları) bununla da sübut bulmaktadır (ortaya çıkmaktadır). Çanakkale gibi müstahkem bir mevkii bombardıman için Fransız zırhlılarını öne sürmüşler ve kendileri Fransızların altı zırhlısına bedel yalnız iki gemi göndermişlerdir.

Demek oluyor ki İngilizler Fransızları hala aldatmakta devam ediyorlar" şeklinde yorumluyordu. İzmir basınının, haberler konusunda bazen çelişkiye düştüğü de oluyordu. Örneğin Ahenk Gazetesi, İngiltere'nin iki zırhlı gönderdiğini yazarken Köylü Gazetesi de saldırıya dört İngiliz zırhlısının katıldığını belirmişti.

İzmir gazeteleri boğazların durumunu ve geleceğini tartışa dursun, İtilaf Devletleri Şubat ayındaki başarısız girişimlerinin ardından, 18 Mart 1915'te kalabalık bir donanmayla boğazı geçmeye çalıştılar ama başaramadılar. Bu saldırıda gerek İtilaf Devletleri gerekse de Türk kuvvetleri çok kayıp verdi. İzmir gazeteleri 18 Mart saldırısını önce Karargah-i Umumi'nin yayınladığı resmi tebliğlerle duyurdu. Tebliğlerde İtilaf kaybına yer verilirken Türk kaybına değinilmiyordu. Tebliğleri yorumlar izlemeye başladı.

Yorumlarda, 18 Mart'taki girişim, İtilafların Balkan devletlerini siyasi maksatla korkutup kendi yanlarına çekmek, Mısır ve Sudan'da uğradıkları hasarı telafi etmek için yapılmış boş bir çaba olarak değerlendirilmiş ve İtilafların bir kez daha başarısız olarak "Osmanlı ordusuna çatmanın kaça mal olduğunu Çanakkale hezimetinde" anladıkları ve bunu da itiraf ettiklerine değinmiştir. Öte yandan, itilafların bu harekatta da başarısız olmalarının Rus kamuoyunda İngiltere'ye karşı düşmanlığın oluşmasına yol açtığı yazılıyordu. Ruslar, başarısızlığın ve bütün kötü gelişmelerin sorumlusu olarak İngilizleri görüyorlardı. Rusların savaş sonuna kadar devam ettirecekleri bu tutumu, Ahenk Gazetesinin Rusların Türklerin "hasta adam" olmadığını görmekten duydukları telaş olarak değerlendirmişti.

18 Mart'ın ardından, İzmir basınında bir kara harekatının olacağına dair haberler gündeme gelmeye başladı. Buna ilişkin yorumlarda, genellikle kara desteği olmaksızın denizden yapılan saldırıların etkili olmayacağı, ancak buna da İtilafların cesaret edemeyeceği vurgulanıyordu.

Kara harekatının imkansızlıkları ve zorluklarıyla ilgili tartışmalar sürerken, İtilaf Devletleri 25 Nisan 1915'de Gelibolu Yarımadası'na çıkarma yaptılar. Kara çıkarmasında her iki tarafta çok kayıp verdi. Bu cepheye çok önem verildiği için morali yüksek tutmak amacıyla, önceden yapıldığı gibi Türk kayıpları bildirilmedi. Buna karşılık, İtilaf saldırıları ve verdikleri kayıplar, onları moral açısından çöküntüye uğratmak amacıyla sık sık haberlerde veriliyordu.

Ahenk'in, Daily Telegraph'dan alıntı yaptığı, River Clyde Gemisi'nden çıkartılan 300 kişinin tümünün öldürüldüğünü bildiren haber buna bir örnektir........Bu haberle birlikte bazı haberler de, Türklerin lehine propaganda aracı olarak veriliyordu. Bu haberlerden biri, İtilaf kuvvetlerinde yer alan Müslüman askerlerin Türk ordusuna katılmaları diğeri ise, esir edilen İtilaf askerlerinin Türkleri öven beyanatları idi. Örneğin, bir Fransız onbaşı beyanatında, Türkleri kırmızı fesli, şalvarlı uzun mavi püsküllü olarak bildiğini ama farklı olduklarını top ateşlerine iyi karşılık verip düşman ateşinden iyi korunduklarını, Türkler süngü hücumunda başarılı oldukları için de, Fransız ordu komutanlarının Türkleri iyi avlamak için yanlarına sokuluncaya kadar ateş ettirmeyip yakından hepsini tümden temizlemeyi amaçladıklarını buna rağmen Türklerin iyi savaştıklarını belirtip yakalandığına çok üzüldüğünü ama "Türkler gibi kahraman askerlere yakalandığı için bu üzüntüsünün geçtiğini" söylüyordu...

Kara muharebelerinin şiddetlendiği Mayıs ayından itibaren tarafsız devletlerin alacakları tavır da, İzmir basınının gündemini belirleyen konulardan idi. Gazeteler sık sık onların tavrı tartışan yayınlar yapıyorlardı...

Çanakkale Muharebeleri'nin devam ettiği ve Türklerin başarılı oldukları haberlerinin yoğunlaştığı günlerde, her yerde olduğu gibi İzmir basınında da, sık sık İtilaf ve tarafsız devletlerin gazetelerinin ve devlet adamlarının Çanakkale'deki Türk başarısını öven beyanat ve yorumlarına yer veriliyordu. Bu övgüler, Osmanlı devlet adamlarının beyanatları ile de destekleniyordu... İttihat Terakki yönetimi ve özellikle Enver Paşa Çanakkale'ye özel bir önem vermekteydiler.

Tespit edebildiğimiz kadarıyla bu özel önem üç farklı gelişme yaratmıştır. Birincisi, bu önem, cephedekilere moral veriyordu. İzmir gazetelerinde sık sık okuduğumuza göre, Enver Paşa zaman zaman hem Çanakkale Cephesi'ni, hem de orada yaralanan askerleri tedavi gördükleri yerlerde ziyaret ediyordu. Örneğin, Ahenk'te yer alan bir haberde Enver Paşa'nın Gelibolu'da yaralanıp, İstanbul'da Gümüşsuyu ve Gülhane'de tedavi altında olan askerleri ziyaret ettiği ve bunlara madalya verdiği bildiriliyordu. İkincisi, Enver Paşa'nın pek sempati beslemediği Mustafa Kemal Paşa ile ilgili idi.

Bu cephede başarının kazanılmasında, önce 19 ncu Tümen Komutanı ve sonra da Anafartalar Grup Komutanı olarak büyük rolü olan Mustafa Kemal Paşa'yla ilgili haberlere özel bir sansür konulmaktaydı. Bu Enver Paşa'nın Mustafa Kemal'e duyduğu kişisel hırstan kaynaklanıyordu. Örneğin, İtilaf Kuvvetlerinin şanslarını bir kez daha zorlamak amacıyla 6-7 Ağustos 1915'de yaptıkları çıkarmanın ardından gelişen Anafartalar ve Conkbayırı savaşlarındaki Türk başarısında, Mustafa Kemal Paşa'nın büyük rolü vardı. Ama, gazetelerde Anafartalar'daki gelişmeler genel bir yorumla verilmiş ve Mustafa Kemal'den hiç bahsedilmemişti. Üçüncüsü de, bu önem dolayısıyla ülke basınında İzmir örneğinde olduğu gibi yapılan yayınlarla, Türk halkı sahip olduğu her şeyiyle bu cephede savaşanlar için yardıma çağırılmıştı. Bu çağrı etkili olmuştu ve İzmir gazeteleri hemen hemen her gün bu yardım haberleri ile doluydu.

Kara muharebelerinin etkisini yitirdiği ve Çanakkale'den gelen çarpışma haberlerinin de azaldığı günlerdeyse, İzmir basınında, çarpışmanın başladığı Nisan ayından beri gündemini yitirmeyen barış olacağı söylentileri ile İtilafların Gelibolu'dan çekileceklerine ilişkin haberler daha sık yer almaya başladı. İngilizler, Çanakkale'de elde ettikleri başarı her neyse, bunu kendilerine mal etmek ve özverilerini kanıtlamak için verdikleri kayıplarını abartırken, sömürgelerinin ve Fransızların kayıplarını az göstermişlerdi.

Ahenk Gazetesi bu iddiayı desteklemek için, Avustralya ve Yeni Zelandalı esirlerden aktardığı haberinde, Anzakların, verdikleri kayıpların doğru rakamlarla açıklanmamasının, memleketlerinde tartışmaya yol açtığını ve ebeveynlerinin gönderdikleri mektuplardan birinde yazıldığı gibi "Çanakkale'ye gönderdiğimiz Avustralya ve Yeni Zelanda askerleri demir zırh içinde midirler? Şimdiye kadar zayiat listelerinde bir şey görmedik" tarzında hayretlerini dile getirdiklerini biliyordu.

İtilaf kuvvetlerinin Gelibolu'dan çekilecekleri haberine, Osmanlı devlet adamları da yayınladıkları beyanatları ile katılıyorlardı. Enver Paşa bir yorumunda, "kemal-i emniyetle vaadedebilirim ki sulh görmezden evvel düşman ayaklarını oradan keseceklerdir. Ve geldikleri yere süreceğiz. Ve belki de daha ilerilere kadar süreceğiz" iddiasında bulunuyordu.

İtilaf kuvvetlerinin Arıburnu ve Anafartalar'dan çekilmeleri tüm yurt basını tarafından olduğu gibi, İzmir basını tarafından da büyük sevinçle aktarılmıştı. "Bu, Osmanlılık, Türklük namına ne büyük iftihara değer muvaffakiyetlerdir" sözcüğü bu yazılan ana temasıydı.

İtilaf basınıysa, Çanakkale seferini bir hata olarak kabul ediyordu. Örneğin, Daily Mail "Feci Bir Hayvanlığın Tarihçesi" başlıklı bir yazısından yapılan alıntıda Çanakkale Muharebeleri'ni" birçok cesur adamın kanı pahasına oynanan kumar oyunu ve efkar-ı umumiyenin iğfal edilişi" olarak değerlendiriyordu. Olayın İslam dünyasına etkili olacağı hatta, Hint, Afgan ve Iraklıları İngilizler aleyhinde ayaklandıracağı ve İngiltere'nin buraları bırakmak zorunda kalacağı yorumları yapılıyordu.

MUAVENET-İ MİLLİYE

Muavenet-i Milliye , Çanakkale'de yaşanan en önemli olaylardan birinin, Goliath'ın batırılışının kahramanıdır. Müttefik ordularının komutanı olan General Ian Hamilton'un "Düşman madalyayı hak etti!" diye günlüğüne not düşmesine neden olan Muavanet-i Milliye'nin başarısı, Müttefik donanmasının Mondros limanına çekilmesine neden, Türk askerleri için de moral olmuştur.

Çanakkale Seferi süresince İngiliz donanmasının maruz kaldığı en büyük felaket Goliath'ın batışıdır. 13.150 tonluk ve yedi yüz elli mürettebatı olan bu muharebe gemisinden ancak yüz seksen kişi kurtulabilmiştir. Beş yüz yetmiş personeli, gemi ile beraber sulara gömülmüştü.

Bu geminin batışı ile verilen zayiat büyük olmuştu, ama asıl önemlisi bu felaketin doğurduğu olaylardı. Goliath'ın batırılışı üzerine İngilizler, Boğaz'ın zorla geçilmesi fikrinden tamamen vazgeçtiler. 18 Mart Harekatı'ndan sonra donanmayla Boğaz'ı bir kere daha zorlamayı planlıyorlardı.

Çünkü kara harekatı da istenilen sonucu vermemişti ve kısa sürede de vereceği tahmin edilmiyordu. Bu geminin batırılışı, bu plandan vazgeçilmesine sebep oldu. Ayrıca geminin batırılışından iki gün sonra 15 Mayıs 1915'te, İngiliz Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Fisher, ardından da 17 Mayıs'ta, Çanakkale Seferi'nin fikir babası Churchill'in isifasına vesile oldu.

Küçük bir Türk muhribi olan Muvanet-i Milliye Muhribi'nin başarısı, görüldüğü gibi, İngiltere kabinesinde kriz yaratacak şekilde etkili olmuştu.

Olayın amacı, İngiliz gemisinin batırlışı ve gemi komutanının kim olduğu Türk kaynaklarında şöyle yer almaktadır:
"13 Mayıs 1915 tarihi, Muavenet muhribinin Morta koyunda demirli Goliath İngiliz muharebe gemisini batırması, Çanakkale Muharebeleri tarihinde önemli bir yer tutar.

Fransızların Kerevizdere'de ele geçirmiş oldukları mevzileri geri almak için yapılan devamlı taarruzlara karşı, Fransızların harp gemilerinin yardımını istemeleri üzerine, her akşam iki muharebe gemisi Morto Koyu açığına gönderilmekteydi. Bu gemilerin ateşinden hayli zarar görülmesi üzerine, 5 nci Ordu Komutanlığı Boğazlar Genel Müfettişliği'ne başvurarak bu kötü durumun giderilmesini istedi. Bu amaçla, Muavenet Muhribi'nin görevlendirilmesine karar verildi.

Marmara'da denizaltı karakol görevi yapan Muavenet, Kıdemli Yüzbaşı Ahmet Saffet komutasında olarak 10 Mayıs saat 1330'da Çanakkale'ye geldi.

12 Mayıs'ta sona eren hazırlıklar arasında, kıyı boyunca seyir sırasında geminin dibe değmemesi için kömür ve yağın yarısı gemiden çıkarıldı. Doksan kilo şarjlı üç Şuvartskopf torpidosu kovanlara sürüldü; bir tanesi de yedek olarak güverteye alındı.

Torpidolar, 1.200 metre mesafe, 34 mil sürat ve iki metre derinliğe ayarlandı. Düşmanın torpido ağı kullanmadığı saptanmış olduğundan, torpidolara ağ makası takılması ihtiyaç görülmedi. Bu sırada Morto koyunda Goliath ve Kornvolis muharebe gemileri demirli bulunmakta , iki İngiliz muhribi Rumeli, diğer ikisi Anadolu Kıyısında ve biri de boğaz ağzının ortasında karakol yapmSakta idi.

Müstahkem mevkideki bataryalar ile ışıldaklar ve diğer bütün ilgili birlikler, yapılacak taarruzdan haberdar edilmiş, Anadolu ışıldaklarının Muavanet'in seyir hattının aydınlatmamaları, Muavenet'i izlemeleri olasılığı olan düşman muhriplerini karşılamak üzere, bataryaların hazır bulunmaları, Muavenet'in dönüşte seyir fenerlerini yakacağı ve eğer izleniyorsa, baş tarafından beyaz işaret fişekleri atacağı bildirilmişti. Havuzlar mevkiinde demirli olan bir filika da kırmızı bir fener gösterecekti.

12 Mayıs saat 18.40'da harekete geçen Muavenet, saat 19.00-19.30 arasında mayın hatlarını geçtikten sonra , 19.40'ta Soğanlıdere önlerindeki mayın hatlarının hemen dışında demirleyerek, taarruz saati olan gece yarısını beklemeye başladı.

Morto'daki (Morto-Soğanlıdere=7 mil) gemilerin ateşi ve ışıldaklarla yaptıkları aydınlatma, saat 23.30'a kadar sürdü.
13 Mayıs saat 00.30'da demir alan Muavenet, sekiz mil hızla Rumeli kıyısına sürünürcesine seyre başladı. Onbeş dakika sonra, iskele tarafından 600-800 metre mesafede rastlanan ve ağır yolla karşı rotada seyreden bir düşman muhrip takımı, Muavanet'i görmedi.

Saat 01.00'da tam pruvada, Eskihisarlık burnuna bordalarını vermiş yatan iki muharebe gemisi fark edildi. Torpido kovanları sancağa çevrilmiş durumda ağır yolla seyre devam olunurken, öndeki geminin (Goliath'ın) pırıldakla (O) işareti verdiği görüldü; görülmüş olan Muavanet'ten parola sorulmaktaydı. Bu işarette aynen karşılık veren Muavenet, vakit kaybetmeyerek hemen hücuma kalktı ve saat tam 01.15'te birbiri ardından üç torpidosunu işaretledi. Bu anda mesafe 300 metre kadardı. Torpidolardan biri Goliath'ın komuta köprüsü, ikincisi baş baca altına ve üçüncüsü de kıç tarafına vurdu. Kısa zamanda batan Goliath, yedi yüz elli kişilik mürettabatından, gemi komutanı dahil, beş yüz yetmişini de birlikte götürdü.

Muavenet, saat 05.00'te Çanakkale önüne demirlediği vakit, büyük sevinç gösterileriyle karşılandı. Aynı gün İstanbul'a hareket eden muhrip, ertesi günü istinye üssüne döndü ve merasimle karşılandı. 16 Mayıs'ta gemi mürettabatı, Başkomutan Vekili ve Bahriye Nazır Vekili Enver Paşa tarafından bir takdirname ile kutlandı. Bunu, nişan ve madalyalarla taltifleri ve gemi komutanının binbaşılığa yükseltilmesi izledi.

Muavenet'in, bu başarısı, Çanakkale'yi savunanların morali üzerinde önemli etki yaptı. İngiliz harp tarihinin, (atak ve ustalıklı bir hareket) olarak kaydettiği bu olay, 14 Mayıs'ta toplanmış olan İngiliz Harp Meclisi'nde tam bir bomba etkisi yaptı.

ALL THE KING'S MEN (KRALIN ADAMLARI) ve 1/5 NORFOLK ALAYI

NORFOLK ALAYI

1999 yılında İngiltere'de bir film yapıldı. Filmin adı "All the King's Men" . Filmin öyküsü, Çanakkale Savaşları sırasında 12 Ağustos 1915'de Gelibolu Yarımadası'nda Küçük Anafartalar Bölgesi'nde Türklere karşı taarruza geçen, ancak başarısızlığa uğrayıp Türkler tarafından esir edilen ve de başlarından kurşunlanıp öldürülen bununla birlikte, yaralı olarak ele geçirilmiş oldukları halde "fazla acı çekmesin diye !" Türkler tarafından bir çiftlik evinde yakılan İngiliz askerleri üzerine kurgulanmış.

Türkiye'de bilinmeyen ama, İngiltere'de son birkaç yıldır üzerinde durulan bu olay, İngiliz kuvvetlerinden 54.Tümen, 163.Tugay ve1/5 Norfolk Alayı'na mensup Sandringham Bölüğü'nden askerlerin yaşamış olduğu iddia edilen doğruluğu kesinlikle kanıtlanamamış bir olay.

İngiliz yetkililere göre, I.Dünya Savaşı bitiminde özellikle 1/5 Norfolk Alayı'nın askerlerinin kayıp olduğunu ve Türklerden bu askerlerin akibeti konusunda bilgi verilmesini istemişler. Ancak, Türk yetkililer bu konuda bilgi verememişler. Nedeni ise, askerlerin yukarıda bahsedilen şekilde öldürülmüş olmalarıymış. Oysa, olayın seyri daha farklıdır. 12 Ağustos'ta Gelibolu Yarımadası'nda Küçük Anafartalar Ovası'nda Türkler ve İtilaf kuvvetleri arasında gelişen muharebede, İngilizlerin 163. Tugay'ı birlikleriyle, Türklere karşı tarruza girişmişler ancak, Türklerin kuvvetli top atışları ve keskin nişancılar (snayper) karşısında İngilizler büyük ölçüde zayiat vermişlerdir.

54.Tümen komutanı General Inglefield, 1/5 Norfolk Alayı'nın komutanı Yarbay Sir Horace Beauchamp, Sandringham Bölüğü'nün komutanı ise Yüzbaşı Beck'dir. İngiliz kuvvetlerine orada müdahele eden, Türk kuvvetlerinden 36. Alay'dır. Alay Komutanı Binbaşı Münib Bey'dir. Askeri kaynaklarda Binbaşı Münib Bey, o günkü muharebeyi anlattığı Harp Ceridesi'nde İngiliz taarruzunun başarısızlığa uğratıldığı ve 35 esir aldıklarını ifade ediyor. Bu esirlerden bazılarının ifadeleri de mevcuttur. Bunlardan biri olan 3357 Sicil numaralı Er A.G.Brown (1/5 Norfolk Regt. 54 Div. 163 Brigade (East Anglian Division) yakalandıktan sonra Türk komutanlara verdiği ifadesi şöyledir;

"10 Ağustos 1915'de Tuzla Göl civarında karaya çıktım. İsmini bilemediğim bir tepeye hücumda tepenin ancak eteğinde mecruh düşerek 12'de esir oldum. Kumandanın ismi Engelfild ( Inglefield ) idi, fakat fırkanınkini veyahud livanın kim olduğunu bilemiyorum. Ben ancak iki gün Anafarta'da bulundu?um için hiçbir şeyden haberim yoktur." Bu ifade, esir olan askerlerden birine ait. Bunun gibi birkaç tane daha ifade var. Oysa, İngilizlerin iddiası bütün hepsinin esir edildikten sonra kafalarından kurşunlanarak öldürüldüğüdür.

Bu olayın doğruluğu henüz kantılanamamış olsa da şunu vurgulamak gerekir ki, 12 Ağustos'daki saldırıda Türkler, başarılı bir şekilde İtilaf saldırısını durdurmuşlardır. İngiliz kuvvetlerine Türk sniperlerin müdahale etmiş olması ve savaş alanında ölenlerin kafalarından yada başka biryerlerinden yara alıp ölmeleri kaçınılmaz görünüyor ki bazı İngiliz ordu mensupları da yakın bir çatışmada bunun normal olduğunu söyleyebiliyorlar. Bununla birlikte, savaş Atatürk'ün dediği gibi "gerekli olmadıkça bir cinayettir" ancak, İngilizlerin Gelibolu Yarımadası'na yaptıkları saldırılara, Türklerin vatanlarını savunmak için müdahale etmeleri de kaçınılmazdır.

Dolayısıyla, insanlar bu yarımada üzerinde ayakta kalabilmek için canhıraş bir mücadele vermişlerdir ve ortaya bir insanlık dramı çıkmıştır. Norfolk Alayı'nın yaşadığı iddia edilen bu olayın belki de bu kadar üzerinde durulması, bu alaya dahil olan Sandringham Bölüğü'nün Kral V.George'un hizmetkarlarından oluşmuş olması ve bunların Oglander'in kitabında anlattığı gibi Inglefield'in hazır olmayan birlikleri, dikkatsizce gündüz ve Türklerin çok iyi savunduğu bir bölgeyi almakla görevlendirmesi ve toplara ve keskin nişancılara karşı ölümüne göndermesi ve belki de bu hatayı örtbas etmek için de Türklerin, İngiliz askerlerini yakalayıp öldürdüklerini iddia etmiş olmasıdır.

Türklerin yakaladıkları esirlere kötü davrandığı ve öldürdüğü yolundaki hikayeler sürekli anlatılmıştır. İtilaf kuvvetlerindeki askerlere komutanları belki de iyi savaşmalarını sağlamak için olsa gerek "aman dikkat edin Türkler sizi yakalarsa öldürür veya yer" gibi akıl vermişlerdir. Oysa, bilinen bir gerçek var ki, Türkler esirlerine her zaman iyi davranmışlardır. Askerleri esir edip sonra da öldürmek ise genelde olmayan bir davranışdır.

Özellikle Çanakkale Muharebeleri'nde Türklerin tam bir centilmen gibi savaştığını, İtilaf kuvvet komutanları da dile getirmişlerdir. Türkler, hasta veya yaralı bütün esirlerle ilgilenmişlerdir. Örneğin arşiv kaynakları incelendiğinde diş problemi gibi basit bir problem yaşayan esirlerin sağlığı için emirle dişçi göndermek, Türk komutanlarının sıkça rastlanan centilmenliğinin bir göstergesidir. Acaba, İngiliz, Fransız ve Ruslar da yakaladıkları esirlere böyle mi davranmışlardır? Onlar tarafından yakalanan Türk esirler bunun tersini söylüyorlar. Yapılacak araştırmalar, belki çok daha fazla bilgi ve gelişmeyi ortaya koyacak ve Çanakkale Muharebeleri ve yaşananları bir kez daha gün ışığına çıkartacak ve suçlamalara iyi bir cevap olacaktır.

NUSRET MAYIN GEMİSİ VE 18 MART ZAFERİ

Çanakkale savaşları deyince akla ilk gelen ve bu savaşların simgesi olan kahraman Nusret Mayın gemisidir. 18 Mart Deniz Savaşı'nda Müttefik Donanmasını dağıtan, Müttefik Komutanlarını şaşkınlığa uğratan, Türk askerine moral, Türk Milleti'ne sevinç kaynağı olan 26 mayınla bir yazgının değişmesine sebep olan bir kahramanlık hikayesidir Nusret Mayın Gemisi.

Nusret Mayın Gemisi'nin başarısı o kadar büyümüştür ki destansı özellikler katılarak menkıbe kitaplarında baş köşeyi almıştır. Çoğu kaynakta "17 Mart'ı, 18 Mart'a bağlayan gece" diye başlar Nusret'in serüveni. Bu verilen tarih doğru olmamakla birlikte, olayın dramatik yanını artırması açısından kullanılmıştır. Nusret'in kahramanlık hikayesi çok önceden başlar; Nusret Mayın Gemisi Boğaz sularına 3 Eylül 1914'te geldi.

Teoman Erbay arşivinden Nusret Mayın Gemisi

Almanya'da özel olarak inşa edilmiş bu tekne, dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu.

Nusret Mayın Gemisi'nin künye bilgileri şöyledir :

Tipi Mayın Gemisi
İnşa Yeri Almanya
Tonajı 360T
Hizmete Girişi 1912
Boyu 40 m
Eni 7,4 m
Çektiği su 2 m
Silahları 1 adet 7,5/40 Top, 2 Adet 4,7 Top, 2 mk. 5b.
Sürat 15 mil
Hizmet Dışı 16.06.1957
Akıbeti

Müttefik donanmasının boğazlardaki tabyaları bombalamaya başlamaları (Şubat 1915) ile birlikte Mart ayına kadar geçen süre içinde, dünyanın en büyük donanması boğaz önünde toplanıyor, keşif uçuşlarıyla mayın alanları belirleniyor, mayın araştırma ve keşif gemileri boğazın içlerine kadar girip mayınları temizliyorlardı. Nusret'in mayınlarını döktüğü Karanlık Liman önündeki mayın hatları ise tamamen temizlenmişti.

Uzun süreli bu temizlik çalışmalarının ardından Müttefik donanmasının boğazı geçme girişiminde bulunacağı kesinde. Bunun üzerine Müstahkem Mevkii komutanlığı daha önceden düşündüğü gibi, bir Alman subayının da teklifiyle elde kalan son 26 Mayını Karanlık Liman'a dökme kararı aldı.

Bu olayın içinde yaşayan Müstahkem Mevkii Kurmay Başkanı Selahattin Adil anılarında şöyle yazmaktadır :
"Düşman kesin saldırısının birkaç gün içinde yapılacağı belli oluyordu. Deniz işlerine bakan ve izleyen tecrübeli, sevimli, uysal bir ihtiyar olan Alman Amirali Menter Paşa'nın teklifine uyularak, geride kalan yedek mayınların atılmasına karar verilmiş ve 30 kadar mayın Nusret gemisinde hazırlanmıştı."

Böylece Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Paşa'nın da görevlendirilmesiyle, Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey komutasındaki Nusret Mayın gemisi 7/8 Mart gece yarısından az sonra göreve çıkıyordu. Müstahkem Mevkii Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi (Akpınar) Bey'de Nusret Mayın Gemisi'ndeydi.

7/8 Mart gece yarısından az sonra sisli bir havada Çanakkale'den ayrılan Nusret Mayın Gemisi bütün ışıklarını söndürmüş, kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmışlardır. Daha önceden dökülmüş olan mayınların arasından, Nazmi Bey'in kılavuzluğunda geçerek karanlık Liman'a doğru ilerlemeyi sürdürürler. Kıyıya paralel olarak 100'er metre aralıklarla ve suyun 4,5 metre altında 26 mayın da sessizlik içinde dökülür. Görev tamamlandığında yine aynı sessizlik ve dikkatle geriye dönen Nusret Mayın Gemisi, bir savaşın kaderini değiştirecek 26 Mayınlık imzasını bırakmıştır geride.

Ertesi günlerde, Müttefikler tarafından yeni keşif uçuşları ve mayın taramaları yapılmıştır. Her nasılsa bu 26 sürpriz mayın kendilerini saklamayı başarmıştır. Hatta Karanlık Koy'da mayın bulunmadığına dair rapor veren İngiliz Pilot, bu sürpriz mayınların başarısından bir gün sonra kurşuna dizilmiştir.

18 Mart günü yaşananlar Türk tarihinde gerçek bir zaferdir. Bu zaferde Nusret Mayın Gemisi'nin başarısı tartışılmazdır. Winston Churchill 1930'da ""Revue de Paris" dergisinde bu olayı şöyle yorumluyordu.
"Birinci Dünya Harbi'nde bu kadar insanın ölmesine harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde 5,000 tane ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından bir gece önce atılan ve incecik bir çelik halat ucunda sallanan 26 adet mayındır."

Görüldüğü gibi Nusret Mayın Gemisi ve 18 Mart Zaferi bütünleşmiş ve bu zaferle birlikte anılan bir destana dönüşmüştür.
Nusret Mayın Gemisi 2000 yılı itibariyle hala Mersin'de bulunmakta, batmaması için vakıflar ve gönüllüler yardımı ile içindeki su boşaltılmaktadır. Belki Yavuz ve Midilli gibi jilet olmayacaktır, ama bu kaderi paylaşmamak için yardıma ihtiyacı vardır.

SEÇME SÖZLER

“Çanakkale Zaferi, Türk askerinin ruh kudretini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur.”

M. Kemal ATATÜRK

“Harpte iki meş’um (uğursuz) şey vardır. Bunlardan biri taş duvara körükörüne yüklenmek, diğeri kuvvetleri birtakım ayrı ve bağlantısız harekata dağıtıp körletmektir. Biz bu iki ahmaklığı yapmanın tehlikesiyle karşı karşıyayız.”

İngiliz Başbakanı Asquith

“Ordunun yardımı olmaksızın Filo’nun başarı sağlayabileceği ümidine kapılmıştım; fakat şimdi bu işte müşterek bir harekatın zorunlu olduğunu anlıyorum.”

Churchill

"Türkler, Çanakkale’yi zorlayan çağının en ileri tekniğine sahip güçler karşısına adeta bir kale gibi dikilmişlerdir.”

Churchill

“... Bu Türk kıtaatının cesaret, metanet ve se’bat cihetiyle takdir ve senaya liyakatı, her şüphenin fevkinde bulunmuştur. Donanmasının ateşiyle de, en müessir surette muavenet gören pek cesur bir düşmamn taarruzlarına karşı sayısız muharebelerde bu kıtaat mevkilerini muhafaza etmişlerdir.” [439]

Alman Generali Liman von Sanders

“Avrupa’da hizbir asker yoktur ki, bu ifadenin altını çiziyorum, Türklierle mukayese edilebilsin. Almanların müdafaada gayet iyi oldukları kabul olunabilir. Fakat siperlerde onlar dahi Türklerle kıyas edilemez. Misal olarak Gelibolu’yu zikretmek isterim. Orada bizim gemi ateşlerimizle büyük zayiata uğrayan kıtalar, Türk olmasalardı. Yerlerinde kalamaz ve derhal değiştirilirlerdi. Halbuki, Türkler, bütün muharebe müddetince yerlerinde kaldılar.”

General Tawshend

“Çanakkale Seferi, Türk milletinin eski kudret ve kuvvetini muhafaza ettiğini, can çekişen bir imparatorluk içinde kahraman bir milletin varlığını meydana koydu.”

General Fahri BELEN

“Müttefiklerin gayreti kalmamıştır. Türkiye insan menbalarını (kaynaklarını) sarf ederek bitab (bitkin) kalmış, müttefikler, hissolunur derecede zayıflamamışlardır. Fakat Çanakkale Muharebesi’nin Rusya’nın akibeti ve Balkanlar’daki tesiriyle Türkler müteselli olabilirler.”

Larşer

“... Türk askerinin savaş ve dövüş hususunda haiz bulunduğu evsafın bidayette layikiyle takdir edilmemiş olması, Ingilizler için felaket olmuştur.... Türk askerinin ne yaman muharip olduğunu, Ingilizler kendileriyle dövüştükten sonra bittecrübe anlamışlardır.”

Ingiliz Generali Oglander

“Yenilmez Ingiliz donanmasının uğradığı akibetten komutanlar değil, strateji kurallarını ihmal eden devlet adamları sorumludur. Boğazlar ve Trakya bölgesinde altı Türk kolordusu varken, donanmayı tahkim edilmiş bir Boğaz’dan geçirmek ve Boğaz kıyıları işgal edilmeden beş tümenlik bir kuvvei seferiyeyi Istanbul’a getirmek planının şansı çok azdı.”

General Fahri BELEN

“Çanakkale Savaşları, Avusturalya ordusunun gelişimine birçok etkide bulunmuştur. İlk olarak Avusturalya ordusu kuvvetlerinin bir yabancı tarafından değil, bir Avusturalyalı subay tarafından idare edilmesini temin edecek bir uygulamaya başlanmıştır. Ve Çanakkale olayları, bu uygulamayı başlattı.”

Avustralyalı Yarbay D. M. HORNER

“Çanakkale Savaşları, savaşa İngiliz bayrağı altında katılan Yeni Zelanda’nın uluslaşma sürecine çok önemli katkılarda bulunmuştur. 1915’te Yeni Zelandalılar, kimliklerini İngiliz İmparatorluğu içerisinde tanımlamaktaydılar ve bağımsızlık kazanmak gibi istekleri yoktu.”

Yeni Zelandalı Prof. Dr. J. PHİLLIPS

“Çanakkale Savaşları, modern savaş tarihinde birleşik kara ve deniz savaşlarımn başlangıcı ve ilk örneğidir.”

Japon Prof. Dr. Em. Krg. Hideo MIKI

“Avrupa diplomasisinin çıkmazlarında ihtiyatla yolunu arayan ve Avrupa devletleri’nin birbirine düşmüş meclislerinde kendi lehinde fırsatlar kollamaya çalışan ürkek ve tereddütler içindeki Osmanlı, artık yerini, dimdik adeta mağrur ve kendine güvenen, kendi hayatını yaşamaya azmetmiş, Hristiyan düşmanlarına tam bir istihfafla bakan şahsiyete bırakmıştı.”

Alan Moorhead

“Çanakkale Boğazı’ndaki Türkler ve Almanlar da 18 Martı aralıksız takip eden sessiz günler, şaşkınlık ve sonra da, büyük bir sevinç uyandırdı. Moral, son derece yüksekti. Kaleler ve tabyalardaki hasar da kolaylıkla giderilmiş olmakla beraber, ağır bataryaların cephane durumu ciddiyetini koruyordu.”

Robert Rhodes James

“Çanakkale Müharebelerinde Türk ordusunun başında daha başlangıçtan itibaren orayı, üç kez ve yalnız kendi inisiyatifiyle kurtarmış olan Türk Başbuğu (Atatürk) bulunmuş olsaydı, bu gün tarih, bir Çanakkale Savaşı yerine, karaya ayak basmasıyla beraber, akim kalan bir Çanakkale teşebbüsünden bahsederdi.”

M. Şevki YAZMAN

“Çanakkale fecayi’ine (çok acıklı olaylarına) ait mesuliyetin, her iki taraftan hangisine ait ve raci olduğu keyfiyeti henüz tahakkuk edemediyse de, bahri hücumun (deniz hücumu) altında mündemiç (saklı) olan hakayik (gerçekler), o kadar basittir ki, bu hususta en müptedi (ilkel) olanlar bile bunu anlarlar.

Biz en müşkülü’l-icra (yapılması zor) harekete tasaddi ettik (başladık) ve esas noktalara dair maluunatı sahiha (gerçek bilgiler) elde etmeden evvel mutadımız (adetimiz) olduğu üzere, düşmanı hakir (küçük) görerek, böyle bir külfetli işe sarıldık. Neticedeyse, herkesin kabul ve itiraf edeceği bir hezimete, mağlubiyete uğradık ki, bunun izin, hiçte şikayete hakkımız yoktur.

18 Martta mağlup olduk. Bu bapta tevile felana (başka anlam vermeye falan) hacet yoktur.”

İngiliz Yazar Ellis Ashmit BARTLETT

“Çanakkale müdafaası, üç mucizeler muharebesidir Hali kurtardı; maziye hamaset ve azametini iade etti; vatanımızı bir vatanı ebedi yaptı.”

Sami Paşazade Sezai

ÇANAKKALE CEPHESİNDE KADIN SAVAŞÇILARIMIZ

Çanakkale Savaşları’nın henüz araştırılmayı bekleyen bir çok siyasal, sosyal ve askeri yönünün daha olduğu bir gerçek. Örneğin; bu savaşların bizde belki de hiç bilinmeyen bir diğer yönü, Çanakkale’de bazı kadın Türk kadın savaşçılarının da, Mehmetçik ile birlikte çarpıştıklarıdır.

Konuyla ilgili ilk belgesel bilgilere Avustralya ve Yeni Zelanda arşivlerinde, Anzac askerlerinin Çanakkale’de siperlerde yazdıkları günlük ve mektuplarda rastlanmaktadır. Örneğin, The Age adlı Avusturalya gazetesinde, 8 Eylül 1915 tarihinde şu başlıkta bir haber yer almaktadır.

“Kadın bir keskin nişancı: ilk günkü çarpışmada vuruldu: J. C. Davies adlı bir asker annesine yazdığı mektupta şöyle demektedir: “... Vurulduğum 18 Mayıs günü, keskin nişancı bir Türk kızı vardı. Güzel, iri yapılı ve 19-21 yaşları arasında görünüyordu. Günün uzunca bir bölümünde sürekli olarak ateş etti. Gerçi bir çok adamımızı vurdu ama gün bitiminden önce Avusturalyalı bir asker tarafından vurulunca, gene de üzüldüm. Ölüsünü ele geçirdiğimizde yanında bir Türk erkeğinin cesedini de bulduk. Kadının vücudunda tam 52 kurşun vardı... Bu savaş korkunç”

Arşivlerde aynı konuyu dile getiren birkaç mektup ya da günlük daha bulunmaktadır. Gerçi bu tür haberlerin Anzak askerlerinin, zor siper koşullarında, aylarca süren çarpışmaların yıpratıcı etkisinde geliştirdikleri hayal ürünü şeyler olduğu da düşünülebilir. Ancak, “Keskin nişancı Türk kadınları” ve “Türk kadın savaşçılarını” anlatan diğer asker mektupları da incelenip, birbirleriyle karşılaştırıldığında, anlatılanların doğru olma olasılığının çok yüksek olduğu söylenebilir. Kısacası, Çanakkale Savaşları’nın daha birçok yönü, genç araştırmacılarımızın çalışmalarını ve aydınlatılmayı beklemektedir.

TÜRKLER NEDEN ZEHİRLİ GAZ KULLANMADILAR?

Çanakkale Savaşları yüzyılın son centilmen savaşları olarak değerlendirilir. Bu değerlendirme savaş ahlâkı ve kuralları açısından bakıldığında sonuna kadar doğrudur. Birinci Dünya Savaşı'nın diğer cephelerine ve bundan sonra günümüze kadar yapılan savaşlara bakıldığında neden bu savaşların "centilmence" yapıldığı anlaşılabilmektedir.

Çanakkale Cephesi'ne çıkarma yapan müttefik askerleri karşılarında yamyam ve barbar Türkleri bekliyorlardı. 25 Nisan gününden başlayarak kanlı savaşların yaşandığı bu cephede kısa sürede başarı sağlanamayınca Müttefik Kuvvetleri sekiz buçukay sürecek maceralarına başlamışlardı. Her geçen gün Türklerle Müttefik askerleri arasındaki ilişkiler artıyor, birbirlerini tanımaya başlıyorlardı.

Maskeli İngiliz Askerleri

Her iki taraf askerleri de zafer için bulundukları bu topraklarda, karşılarındaki askerlerin de kendileri gibi insan olduğunu, öldüklerini, ölürken acı çektiklerini, kan döktüklerini ve kısacası farksız olduklarını anlıyorlardı.

Başlangıçta Müttefik askerleri için, Türklere esir düşmek korkulu rüya idi. Esir düşerlerse Türklerin onlara neler yapabileceklerini hayal bile edemiyorlardı. Zaman geçtikçe yaşanan olaylar bu düşünceleri siliyordu. Yaralı müttefik askerlerine Türklerin gösterdiği ilgi, esirlere yapılan iyi muamele ve Türklerin dürüst savaşçılar olması müttefik askerlerinin bu düşüncelerini tamamen değiştirmişti.

Gazeteci C.E.W.Bean, 10 Kasım 1915'te defterine "Türkler: Yaşamın Güzel Yanları" başlığıyla, siperlerdeki bu ilginç durumu şöyle anlatıyor. :

"Son zamanlarda Türklerle iyi iletişim kuruyorduk. Siperlerine, Mısır'daki Türk savaş esirlerinden gelen ve çok iyi bakıldıklarını anlatan mektuplarıyla, sağlıklı ve mutlu olduklarını gösteren fotoğraflarını atmıştık. (Gerçi bizim askerler bunu yapmamızı pek istemiyor ama...) Her neyse, karşıdan şu yanıtı aldık: "Sadaka ile yaşayan bir adam, domuzun, lanetin tekidir. Karnımız tok olduğu gibi yedek yiyeceğimiz de bol. Ellerimizde tüfeklerle hazırız. İngilizlerin çok silah ve cephanesi olabilir. Ancak, bizim de süngülerimiz ve inancımız var. Eğer iddia ettiğiniz gibi büyük bir millet iseniz, neden üstün ilkeler doğrultusunda hareket etmiyorsunuz da, başkalarının aklını çelerek sadakatlerini bozmaya çalışıp alçalıyorsunuz?...

Çok asilce bir cevap! Bu tür çabaları yoğunlaştırıp, Türklerin teslim olmalarını sağlayabiliriz sanıyordum. Kaldı ki onlar da -ya da Almanlar-, benzer yöntemleri bizim üzerimizde denemişlerdi."

"Üç hafta kadar önce, Türklerin üç günlük bir bayramı vardı. Bizim siperlere, üzerine silinmez kalemle ve aceleyle şunlar yazılı iki paket sigara attılar: Prenez, fumez avec plaisir notre heureux énnemis. (Alın, afiyetle için mutlu düşmanlarımız)

Karşılığında biz de onlara, konserve sığır eti yolladık. Paketi, üzerinde "Bully beef non" (sığır bifteği istemeyiz) mesajı yazılı olarak geri yolladılar."

Avustralyalı bir albay ise, Ekim ayı sonunda ülkesine yolladığı mektupta, "Siperlerdeki Yaşam ve Türkler" başlığı altında durumu şöyle dile getiriyor:

"Türkler çok dürüst savaşçılar. Kahramanlık ve cesaretleri tartışılmaz. İşkence, zulüm ve dumdum kurşunu konusundaki tüm iddialar yalandır. Geçen gün, yanlışlıkla atılan bir şarapnel ile Kızılhaç katırlarından birisini öldürdüler. Anında özür dilediler. Daha önce de yaralılarımızla ilgilendiler. Onları, kıyıya bırakıp bize haber verdiler. Burada hiçbirimizin, Türklere karşı büyük bir düşmanlık beslediğini sanmıyorum..."

Öte yandan, Çanakkale Cephesinde Müttefiklerin en çekindiği şeylerden bir, Türklerin zehirli gaz kullanma olasılığıydı. Genel olarak yüksek noktaları tuttukları için ve rüzgar da uygun estiği zaman, zehirli gaz kullanılması çok büyük can kaybına yol açabilirdi. Almanların elinde bu gazdan bulunduğu biliniyordu. Batı Cephesi'nde, Fransa'da kullanmışlardı da...Özellikle İngilizlerin, zehirli gaz kullanımından endişe ettiği ve askerlere gaz maskesi dağıtıp, olası bir tehlikede neler yapılması gerektiği konusunda özel eğitim verdiklerini öğreniyoruz.

Ancak Türk subay ve komutanları, Almanların isteğine ve önerisine karşılık bu yöntemi, "mertçe ve adil" bulmayıp, savaş kurallarına da aykırı olacağı gerekçesiyle onaylamamış ve zehirli gazı, savaşın son gününe kadar kullanmamışlardır.

Çanakkale Cephesi'nde zehirli gaz kullanıldığına ilişkin haberlerin asılsız olduğu ve endişeye gerek bulunmadığı, Avustralya ve Yeni Zelanda basınında sık sık dile getirilmiştir. Örneğin, Wellington'da çıkan "Otago Times" Gazetesi, 1 kasım 1915 günü, "Savaşçı olarak Türk" başlıklı bir yazı yayınlamıştır. Yazıda aynen şunlar yer almaktadır:

"...Hastaneye ateş edilmiyor, zehirli gaz kullanılmıyor. Triumph (savaş gemisi) isabet alıp batmaya başlayınca, tekrar ateş edilmiyor. Türk, ikili oynamıyor. Bunun aksini iddia edenler Gelibolu'ya değil, en çok Mısır'a kadar gelenlerdir.

The Age adlı Avustralya gazetesi, 11 Aralık 1915'te, gene Türklerin zehirli gaz kullanması sorununu ele almış ve "gaz bombası saldırısından korkulmuyor" başlığı altında yayınlanan yorum yazısında, cepheden gelen raporlara dayanarak konuyu şöyle değerlendirmiştir.

"...Şu ana kadar bu cephede Türklerin savaş yöntemlerinin hakça olduğunu kabul etmek dürüstlük gereğidir. Türklerle Avustralyalılar arasındaki savaş mertçeydi ve sonuna kadar öyle olacağını umuyoruz. Bu savaştan önce Türk'ü hor görüyorduk. Artık öyle bir şey söz konusu değil. O'nu yendiğimizde -ki o gün uzak değildir- hepimiz onları Almanların etkisine girmekle birlikte, ahlâksızca savaş yöntemleri kullanacak kadar tötonikleşmemiş (Almanlaşmamış) olarak hatırlamak istiyoruz."

Türklerin zehirli gaz kullanmama nedenlerinden biri de yüksek noktaları tutuyor olmalarıydı. Özellikle Arıburnu'nda yukarıdan aşağı doğru atılacak gaz bombası denizden esen rüzgarla yukarılara çıkabilir ve Türk askerlerini de etkileyebilirdi. Hatta Çanakkale'nin meşhur rüzgarı, zehirli gazı yarımadanın hesaplanamayan bölgelerine sürükleyebilirdi.

Ayrıca Türklerin elinde gaz maskesi de bulunmuyordu. Herhangi bir gaz kullanımında gaz maskeleri olmadan dayanmak olanaksızdı.

Bu arada Türklerin elinde zehirli gaz bulunup bulunmadığı da araştırma konusudur. Gerçi olsaydı da bu gazın sonuç itibariyle kullanılmayacağı açıktır. Böylelikle Müttefik askerlerinin Türklere olan güvenleri boşa çıkmamış, "Türkler zehirli gaz kullanmaz, onlar dürüst savaşçıdırlar" diyerek gaz maskesi takmayarak bu güveni sürdürmüşlerdir.

Görüldüğü gibi savaşın her türlü çirkinliğine rağmen, savaşın içinde bile böylesi bir imaj yaratmak, Çanakkale Savaşları'nı yüzyılın, hatta yarınların son centilmen savaşı haline getirmiştir.

Şiirler

Şiirler

BİR YOLCUYA
( Bu şiir Gelibolu yamaçlarında yazıldı.).


Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğüm bu tümsek, Anadolu’nda,
İstiklal uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed’in düşmanı boğuldu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
Bir harbin sonunda, bütün milletin,
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

NECMETTİN HALİL ONAN




ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer

Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,

Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.

Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.

Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...

Hani tauna da zuldür bu rezil istila...

Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,

Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,

Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,

Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...

Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.

Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,

Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

Öteden saikalar parçalıyor afakı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer

O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,

Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?

Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;

Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;

“O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.

Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...

O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...

Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?

“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...

Seni ancak ebediyetler eder istiab.

“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;

Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;

Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;

Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;

Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;

Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,

Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...

Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,

Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber(S.A.V.).

MEHMET AKİF ERSOY




ÇANAKKALE

“Söyle arkadaşım “dedi Anadolulu Mehmet
Yanıbaşında ki Anzak erine
“Nerelerden kopup gelmişin
Neden çökmüş bu mahsunluk üzerine”
“DÜNYANIN ÖBÜR UCUNDAN” dedi gencecik Anzak
“Öyle yazmışlar mezar taşıma
Doğduğum yerler öylesine uzak
Örtündüğüm topraksa gurbet bana”

“Dert edinme arkadaşım” dedi Mehmet
“Değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet
Sende artık bizdensin
Sende bencileyin bir Mehmet”

Çanakkale toprağının
Üstü cennet altı mezar
Kavga bitmiş mezarlarda
Kaynaş olmuş yiten canlar
“Ya sen” dedi Mehmet
Oyun çağındaki İngiliz erine
“Yaşın ne senin kardeş
böylesine erken buralarda işin ne”

“Yaşım sonsuza dek on beş”
dedi ufak tefek İngiliz eri
“Köyümde askercilik oynar
coştururdum trompetle bizimkileri

Derken kendimi cephede buldum
Oyun muydu gerçek miydi anlamadan
Bir sahici kurşunla vuruldum
Sustu boynumdaki trompet

Son verildi böylece oyundan bozma işime
Gelibolu’da bana bir yer kazıldı
Mezar taşıma ON BEŞİNDE TRAMPETÇİ yazıldı
Öyküm de künyem de bundan ibaret

Yağmur yağıyordu usul usul toprağa
Gözyaşları düşerek üstüne sanki
Damla damla ağlıyordu uzaktan uzağa
Sahibini yitiren bir trompet
“Ya sizler” dedi Mehmet
Dünyanın dört kıtasından
Mezar dolusu erlere
“Hangi rüzgar savurdu sizleri
bu bilmediğiz yerlere”

Kimi İngiliz’di kimi İskoç
Kimi Fransız dı kimi Senegalli
Kimi Hintli kimi Nepall
Kimi Avustralya’ dan Yeni Zellanda ’dan Anzak
Gemiler dolusu asker
Her biri niye geldiğinden habersiz
Gelibolu’nun oya gibi koylarından sızarak
Tırmanmışlardı dağa bayıra
Siper siper yara gibi yarılan toprak
Mezar olmuştu savaş ardından onlara

Kiminin BURADA YATTIĞI SANILIR
Kiminin ADI BİLİNSE DE MEZARI BİLİNMEZ
Kiminin de mezar taşında
On altı,on yedi on sekiz yaşında
EBEDİ İSTİRAHATE ÇEKİLDİĞİ yazılı
Çanakkale topraklarında
Her birinin erken biten yaşam öyküsü
Eski yazıtlar gibi taşlara böyle taşlara böyle kazılı
“anlamaz mıyım”dedi “halinizden kardeşler”
adına yazılı taşı bile olmayan asker
Anadolulu Mehmet

“Bende yüzyıllarca yaban ellerde
Neyin uğruna bilmeden can vermişim
Kendi yurdum uğruna can vermenin tadına
İlk kez Çanakkale’ de ermişim

Uğrunda can verdikçe vatanlaştı ancak
Ekip biçtiğim padişah mülkü toprak
Değil mi ki sizler alamazsanız bile
Bu topraklar almış sizleri basmış bağrına
Sizlere de vatan sayılır artık Çanakkale “

Çanakkale toprağının
Üstü cennet altı mezar
Kavga bitmiş mezarlarda
Kaynaş olmuş yiten canlar

Bir garip savaştı Çanakkale Savaşı
Kızıştıkça kızgınlığı dindiren
Ara verdikçe ateşe düşmanı kardeşe
Döndüren bir savaş
Kıyasıya bir savaştı
Ama saygı üreten bir savaş
Yaklaştıkça birbirine
Karşılıklı siperler
Gönüllerde yakınlaştı
Düştükçe vuruşanlar toprağa
Dostlar gibi kaynaştı

Savaş bitti
Ölenler kaldı sağlar gitti
Köylü köyüne döndü evli evine

Kır çiçekleri geldiler akın akın
Çekilen askerlerin yerine
Yaban gülleri dağ laleleri papatyalar
Kilim kilim yayıldılar toprağa
Siper siper
Toprağın savaş yaralarını örttüler
Koyunlar koruganları yuva yaptı kendine
Kuşlar döndü gökyüzüne kurşunların yerine
Çiçeğiyle yemişiyle yeşiliyle
Silah yerine sapan tutan elleriyle
Geri aldı savaş alanlarını doğa
Can geldi toprağa silindikçe kan izleri

Yeryüzünde cennet oldu öylece
O cehennem savaş yeri

Şimdi Çanakkale Gelibolu
Bahçe bahçe
Ülke ülke
Mezar dolu

Üstü cennet altı mezar
Çanakkale toprağının
Kavga bitirmiş mezarlarda
Kaynaş olmuş yiten canlar
“Huzur içinde uyusun”
Vuruştukları topraklarda
Kavgadan kinden uzakta
Yanyana dostça yatanlar

BÜLENT ECEVİT

Menkıbeler

Menkıbeler

ALİ CENAB TÜRKLER

Ruşen Eşref ( Ünaydın), Karagah-ı Umumi Muhafız Piyade Bölüğü Kumandanı Mülazım-ı Evvel Ruhi ile gerçekleştirdiği mülakatında Mehmetçiğin ağzından şu hatırayı kaydeder:

Bizim mıntıka kumandanı Süvari Kaymakamı Mahmut Bey tayyarelere pek kızar efendim. Daima ateş ettirir onlara ; katiyyen üzerimize sokmaz onun zaten tabiatı böyledir. Bir tayyare geldi miydi,haydi ütün bataryaya ateş ettirir.

Evet efendim; tayyare düştü. Hava hafif sisli olduğu için tabii gemiler bu sükutu( düşüşü) görmüyorlardı. Tayyareciler kendilerini denize attılar. Kendi gemilerini istikametine yüzmeye başladı. Bunu gören bataryamız düşmanın kendi gemilerine iltihak etmemesi için efendim ,ateş etti ki tayyareciler geriye dönsünler.

O vakit gemilerde tayyarenin burada düştüğünü anladılar. Onlar da ateş açtılar. Tayyare tahrip edildi. O vakit de bizim hiç olmazsa bir esire fevkalade ihtiyacımız vardı. Çünkü düşmanın o dakikadaki vaziyetini anlamak istiyorduk. Zira düşman Anafartalar'dan çektiği askeri Seddülbahir'e ihraç yapmak istiyor gibi göstertiyordu. Yani açıkçası bunu blöf olarak yapıyordu. Ve gemiler de ( eliyle işaret ederek) bakın işte böyle daima Seddülbahir etrafında bir kavis şeklinde duruyordu.

Mıntıka kumandamız Kaymakam Mahmut Bey bu tayyarecinin neye mal olursa olsun mutlaka kurtarılmasını istiyordu. Tayyareciler en nihayet bir buçuk kilometre kadar sahile yakın geldiler. Tabii sahil mayın döşeli olduğundan kimse giremiyordu.

Düşmanın vaziyetini öğrenmeye şiddetle ihtiyaç vardı. Bu sırada bir düşman tayyaresi düşürülmüş ancak bizimkiler başka taraftan o tarafa hala ateş etmekte idiler. Düşman tayyarecileri hem mayınlı hem de ateş altında ölüm kalım mücadelesi vermekte idiler.

Bu noktada teessüratımı söylüyorum: o iki adam bağırıyordu. Yani ölüyorlardı artık. Ve sahilden hala imdat umuyorlardı. Tabii bir kumandan emir verdiği vakit süngü üzerine top üzerine gidip ölmek vazifemizdir. İşte o vakit mıntıka kumandanı Kaymakam Mahmut Bey " Kim girer?" diye bir sual sordu. Bu İngilizlere sırf acıdığım için düşman olsalar da onları kurtarmak bana bir vazife-i vicdaniye oldu. Yüzmek de bilirim.

- Nerelisiniz efendim?
- Çanakkale'liyim. Bir an evvel girmek için telaşımdan fanilayı da çıkarmamışım. bir fanila bir iç donu kalmıştı. Daldım. O zaman arkadaşım Mülazım Kaşif'de : "Ben de girerim " diye bendenize refakat etti. O çocuk aynı zamanda sınıf arkadaşımdır. Şimdi Rusya'da esir zavallı. Beraber girdik. Muttasıl düşman topları ateş ediyor. Monitörler,karşımızdan eksilmiyor. Tayyareler tepemizde dönüyordu.
Fakat biz tabii pek alçağa düşüyorduk. Sular da biraz dalgalıydı. Ne bizimkilerin nede onların makas atışları bizi kıstıramıyordu. Gülleler hep ötemize berimize düşüyordu. Bize hiç ziyan vermiyordu.

Maateessüf o tayyarecilerden birisi boğuldu. Çünkü bizde takat kalmamıştı. Ötekini kurtardık beyim. Mıntıka kumandanı Mahmut Bey kendisini aldı. Mıntıkasına götürdü. Orada İngilizce mesaj yapıldı. Güzel baktılar sonra Beşinci Orduya teslim edildi.
Giderken İngiliz mıntıka kumandanı Mahmut Bey 'e demiş ki:
"Türkleri şöyle cesurdurlar, böyle alicenaptırlar diye kitaplarda okurdum. Bu defada cephede gördüm. Fakat böyle şiddetli bir ateşe karşı bu derece fedakarlıklarını bilemezdim. Bu derecesini bir İngiliz bile yapamaz."

"ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ"

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

"Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine ,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.

Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
- Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?
Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.
- Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır "manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum:
- Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
"Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
- Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı,benim bayrağım...
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
- Siz Türk müsünüz?
- Evet Türk'üm....
İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:

- Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...
İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.

Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:
- Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman...
Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk.

Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil,kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . bunu nereden anladığımı söyleyeyim.
Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.

Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:

-Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler olarak tanıttı ya...
Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime:

- Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.

Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış"diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce.....

Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
- Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk...

Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum.

Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz?

Dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:

- Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana ?

- Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.

- Yahu senin adın müslüman adı mı ?
Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi. Ban mani olmak istedim. Israr etti.
Ama niye ısrar ediyordu?

İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
- Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.

- Olsun
Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu ?

Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için ,soramadığı için konuşamıyormuş..

- Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.
Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.

Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. ...Mırıldandı:

- Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah(C.C.)'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.

Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim.
- Beni yalnız bırakma olur mu?
- Ne gibi Ömer amca ?

- Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.

Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"

Dedim ki içinden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?"hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:

Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.

Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.

"Ne yalan söyleyeyim,ağladım."

“BEDELİ ÇANAKKALE’DE”

Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi( 1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli( tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi , Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır. bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “ 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir.

Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini ( Mehmet Muzaffer’in Destanını ) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:


Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. ( Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz ’ı aşamayacaklarını anlamışlar , 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.

Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey'in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında "bedeli Çanakkale'de altın olarak ödenecektir" yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze'de şehit düşmüştür.

Sahte 100 Lira

Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan ’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar “ hiç mesabesindeydi.” Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.

O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı,uğraştı,nihayet Karaköy’ de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı b,r kaymakam Yarbay ’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan ,”Ne alınacak” dedi. “ Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :

“ bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git ,insanı günaha sokma para mara yok!...

Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin ( bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay ’ın ihtiyacı vardı. Elindeki( Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi ,bir çaresini bulmak lazımdı...

Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.

Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:

“ Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam . gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin...”

Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.

“Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”

yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime ( yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci ’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.

Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.

Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “ Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.”Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:

“ Bedeli Çanakkale ‘de altın olarak tesviye olunacaktır.”

Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.

Sahte paraya gelince...

Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi ’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.

“ BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ”

O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi’nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi. İstihkam yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip

“ Ne var evlat ?” diye sordu.
Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.

“ Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?”
O zaman nefer tok sesiyle “ Üzülmeyin efendim” diye cevap verdi. “ benim gözlerim göreceğini gördü” ( Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hale getirilmişti.)

Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.

"SAĞ KOLUMU KAYBETTİM AMA SOL KOLUM VAR"

Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş 'tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu ,İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar,karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu.

İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş 'un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş 'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastahaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu:

"Sağ kolumu kaybettim, zarar yok,sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.

Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz ,affedeniz muhterem kumandanım.."

BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU

Valideciğim,

Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:
-Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
-Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...
-Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.
-Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
-Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
-İşte onun çobanından 10 paraya aldım.

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.

Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor?

Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi."

Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.

Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

Ey Allah(C.C.)'ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu.
Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.

Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.
Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim :
-Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.

"Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!"

Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.

Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşAllah(C.C.) düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?

Kadir'e mektup yazdım.

Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin.

Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir.

Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.

Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah(C.C.) razı olsun.

Oğlun
Hasan Etem
4 Nisan 1331
(17 Nisan 1915)

Centilmen savaşları Çanakkale

Yüzyılın son centilmen savaşları Çanakkale

Çanakkale Savaşları, “yüzyılın son centilmen savaşları” olarak değerlendirilir. Bu değerlendirme, özellikle karşı karşıya gelmeden sadece teknolojik üstünlüğe dayanarak yüzlerce, hatta binlerce kilometre öteden füzelerle, gemilerle ve uçaklarla yapılan günümüzün ahlâksız savaşlarına kıyasla, savaş ahlâkı ve kuralları açısından bakıldığında son derece farklıdır.

Bu savaşta askerlerimiz, iman hassasiyetleriyle bütün dünyaya büyük bir insanlık dersi vermişler ve savaşın merhamet boyutunu, düşmanlığın dostluğa dönüş örneklerini göstermişlerdir. Onlara göre düşman cephede iken düşmandır; kurtarılmayı bekleyen bir acziyet içinde iken ve esir alınmışsa artık misafirdir. Çünkü insandır. Savaş cephe dışında değil, cephede yapılır. İşte birkaç örnek:

“Son zamanlarda Türklerle iyi iletişim kuruyoruz. Siperlerine, Mısır'daki kamplarımızda tutulmakta olan Türk savaş esirlerinden gelen ve çok iyi bakıldıklarını anlatan mektuplarıyla, sağlıklı ve mutlu olduklarını gösteren fotoğraflarını atmıştık. (Gerçi bizim askerler bunu yapmamızı pek istemiyorlardı ama...) Karşıdan şu cevabı aldık: Sadaka ile yaşayan bir adam, domuzun, lânetin tekidir. Karnımız tok olduğu gibi, yedek yiyeceğimiz de bol.

Ellerimizde tüfeklerle hazırız. İngilizlerin çok silah ve cephanesi olabilir. Ancak, bizim de süngülerimiz ve inancımız var. Eğer iddia ettiğiniz gibi büyük bir millet iseniz, neden üstün ilkeler doğrultusunda hareket etmiyorsunuz da, başkalarının aklını çelerek sadakatlerini bozmaya çalışıp alçalıyorsunuz?...” (Gazeteci C.E.W. Bean'ın 10 Kasım 1915'te günlüğüne “Türkler: Yaşamın Güzel Yanları” başlığıyla düştüğü notlardan.)

“Türkler çok dürüst savaşçılar. Kahramanlık ve cesaretleri tartışılmaz. İşkence, zulüm ve domdom kurşunu konusundaki tüm iddialar yalandır. Geçen gün, yanlışlıkla atılan bir şarapnel ile Kızılhaç katırlarından birisini öldürdüler. Anında özür dilediler. Daha önce de yaralılarımızla ilgilendiler. Onları, kıyıya bırakıp bize haber verdiler.” (Avustralyalı bir albayın Ekim ayı sonunda ülkesine yolladığı mektupta “Siperlerdeki Yaşam ve Türkler” başlığı altındaki ifadelerinden.)

“...Hastaneye ateş edilmiyor, zehirli gaz kullanılmıyor. Triumph (savaş gemisi) isabet alıp batmaya başlayınca, tekrar ateş edilmiyor. Türkler asla ikili oynamıyorlar. Bunun aksini iddia edenler Gelibolu'ya gelmiş değillerdir.” ( Otago Times Gazetesi, 1 kasım 1915, “Savaşçı Olarak Türk” başlıklı yazıdan)

“...Şu ana kadar bu cephede Türklerin savaş yöntemlerinin adaletli olduğunu kabul etmek insaf gereğidir. Türklerle Avustralyalılar arasındaki savaş mertçe cereyan etmektedir ve sonuna kadar böyle kalacaktır. Bu savaştan önce Türkleri hor görürdük. Artık böyle bir şey söz konusu değil.” (The Age adlı Avustralya gazetesi, 11 Aralık 1915, “Gaz Bombası Saldırısından Korkulmuyor” başlığıyla yayınlanan yorum yazısı.)

Fatih Sultan Mehmed'in kurduğu şehir

Yunan egemenliğine, Pers hakimiyetine şahit olmuş, İskender'in eline geçmiş, Bergama, Roma ve Bizans krallıklarını görmüş, Slav ve Hun saldırılarını göğüslemiş bir yöre... 6. ve 7. yüzyıllarda müslüman Arapların akınlarına maruz kalmış... Sonra Türkmenlerle tanışmış... Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklusu, Karesi Beyliği... Ve I. Murad Hüdavendigar Dönemi (1360-1389)... Artık Osmanlı toprağıdır. Yıldırım Bayezid Han, Çelebi Sultan Mehmed, II. Murad derken, Fatih...

Çanakkale boğazından geçişi kontrol altına almak isteyen Sultan, İstanbul'un fethinden 10 yıl sonra Anadolu yakasında Kocaçay (Sarı Su) ağzındaki bir düzlük üzerine Kal'a-yı Sultaniyye adında bir kale yaptırdı (1463). Kale stratejik öneme sahipti. Venediklilerle Osmanlılar arasındaki mücadelelerde sık sık saldırıya uğradı, büyük savaşlara tanık oldu.

18. asrın ortalarında ipekçilik, yelken bezi ve çanak-çömlek imalatı ile şöhret buldu. Artık Kal'a-i Sultaniyye yerine Çanak-Kal'ası adı kullanılmaya başlanmıştı. Zamanla bu isim Çanakkale'ye dönüştü ve bu yerleşim birimi bağ ve bahçelerle çevrili, çınarların gölgelediği bir şehir halini aldı.

Fatih, Kal'a-yı Sultaniyye'nin karşısına Rumeli tarafına bir başka kale daha yaptırmıştı. Ona da Kilîdü'l-bahr (Kilitbahir, deniz kilidi) adını vermişlerdi. IV. (Avcı) Mehmed zamanında (1648-1693) Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa Çanakkale Boğazı'na Fatih'in yaptırdığı kalelerin biraz daha güneyine iki kale daha yaptırdı. Rumeli kıyısındakine Seddülbahir (Deniz seddi, engeli), Anadolu yakasındakine ise Kumkale adı verildi.

Acılı günlere doğru

Fatih Sultan Mehmed'in hatırası olan Çanakkale, tarihinin en acılı günlerini 20. yüzyıl başında Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşadı.

O dönemde rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa'yı ikiye bölmüştü. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişme gerginliğe dönüştü. 28 Haziran 1914'te Avusturya-Macaristan Veliahdının bir Sırp tarafından öldürülmesi, bu gerginliği zirveye taşıdı. Avusturya'nın 28 Temmuz 1914'te Sırbistan'a seferberlik ilanıyla I. Dünya Savaşı başladı: Bir yanda Almanya, Avusturya-Macaristan, yani İttifak Devletleri, öbür yanda İngiltere, Fransa ve Rusya'dan oluşan İtilaf Devletleri...

Bu arada Osmanlı Devleti dışta ve içte bunalım üstüne bunalım yaşıyor, toprak ve güç kaybediyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler almış, Doğu Trakya dışında Avrupa'daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını yitirmişti. Son facialarla devletin Afrika kıtasıyla ilişiği kesilirken, Avrupa'da çok küçük bir toprağı kalmıştı. Afrika'da 1.200.000, Rumeli'de ise 250.000 km²' lik yer elden çıkmıştı.

Artık Osmanlı Devleti'nin ölümü bekleniyor, paylaşım plânları yapılıyordu.

Mesela, Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedefliyor, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunu Osmanlı baskısından kurtarmayı, ayrıca Orta Avrupa'ya sızan Alman-Avusturya ordularını arkadan çevirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya'nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya'ya sahip olmak istiyordu.

Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya'nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı'yı Almanya saflarına yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914'te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti.

Güvenliğini sağlama almak için seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914'te İngiliz donanmasından kaçan Goeben ve Breslau adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verdi ve boğazları tüm yabancı gemilere kapattı.

Nerede o eski Osmanlı Donanması?

Goeben ve Breslau'ın boğazlardan geçmesi İtilaf devletlerinin tepkisine yol açtı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettiği ve hatta parasını ödedikleri halde alamadığı iki gemi yerine satın aldığını açıkladı. Osmanlı Devleti bu konuda haklıydı. Zira bir zamanlar Akdeniz'i adeta “Türk Gölü” haline getiren Osmanlı Donanması ne yazık ki o tarihlerde kayıplara karışmıştı.

Düşman da durumun farkındaydı. Nitekim Kraliyet Armadası Birinci Lordu Earl Selbourne , 1903'te İngiltere'deki bir brifingde Osmanlı Donanması için “Mevcut bile değil!” demekteydi.

Devlet, donanmayı güçlendirmek için teşebbüse geçmiş ve İngiltere'ye 40'a yakın irili-ufaklı gemi siparişinde bulunmuştu. Başlangıç için günün değerleriyle 4 milyon Sterlin'e iki Drednot (Drednot tipi gemiler daha hızlı hareket edebiliyorlardı, yüzen bir filo gibiydiler, fakat yeni deneniyorlardı) ısmarlanmıştı. Birine o dönemde tahtta bulunan Sultan 4. Mehmed Reşad'dan dolayı Reşadiye, diğerine de Sultan Osman-1 adı verilmişti.

Gemilerin alınabilmesi için bütçe yeterli olmadığından geniş bir bağış kampanyası düzenlenmiş, kahvelerde, halkın toplu olarak bulunduğu yerlerde, müsamerelerde ve eğlencelerde, hatta öğrencilerin eline kumbaralar verilerek bayramlarda bile para toplanmıştı. Yüksek miktarda bağışta bulunanlara “Donanma İane Madalyası” veriliyordu.

Fakat işler umulduğu gibi gitmiyordu. Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na sürüklendiği günlerde İngiltere gemileri vermekte tereddüt ediyordu. Churchill, Sultan Osman'a el koymanın çok büyük bir diplomatik karmaşaya sebep olacağını bilmekle beraber, İngiliz Armadasının önüne çıkabilecek böylesi bir gemiyi teslim etmek istemiyordu. 3 Ağustos 1914'te Sultan Osman ve Reşadiye'ye el konduğu resmen açıklandı.

İşte Goeben ve Breslau, daha önce İngilizlere sipariş edilip parası ödenen söz konusu iki gemi yerine satın alınmış oluyordu. Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi böylece Osmanlı Donanması'na katıldı.

27 Eylül 1914'te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz'de Ruslar'a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca, 1 Kasım 1914'te Ruslar Kafkasya'da sınırı geçerek fiilen savaşı başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş oldu.

Osmanlı Devleti'nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyordu. Stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydi (hâlâ da öyledir). İtilaf Devletleri'nin boğazları açmak istemelerinin baş sebebi, işte bu stratejik mevkie hakim olma arzusuydu. Böylece Rusya'ya yardım edebileceklerdi.

Aynı zamanda Almanya'dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı yalnız bırakılmış ve barışa mahkum edilmiş olacaktı. Ayrıca boğazlara hakim olmak, İstanbul'u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma yol açmak anlamına geliyordu. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarı sayesinde İtilaf Devletleri'ne katılacaktı.

Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız edecek hiçbir olay yaşanmayacaktı.

“Denizlere hakim olan dünyaya hakim olabilir”, ama Çanakkale'ye asla...

İngilizler, “denizlere hakim olan dünyaya hakim olur” düşüncesiyle hareket ediyordu. Boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanmışlardı. Bu sebeple harekâtın donanmayla gerçekleştirilmesine karar verildi. Tarihinde hiç yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Fransa'nın da desteği ile dünyanın en büyük armadası oluşturulmuştu. Hiçbir gücün bu donanmaya karşı gelemeyeceği düşünülüyordu.

İngilizlere göre yıpranmış, teknolojik açıdan iyice zayıf düşmüş ve parçalanmak üzere olan Osmanlı Devleti, bu armada ile asla baş edemezdi.

Batılı kaynaklarda Gelibolu Savaşları adıyla da anılan Boğazlara yönelik harekâtın ilk deniz hücumu 3 Kasım 1914'te iki İngiliz harp gemisinin Ertuğrul ve Seddülbahir , iki Fransız gemisinin de Kumkale ve Orhaniye tabyalarını bombardıman etmesiyle başladı. İtilaf Devletleri 5 Kasım 1914'te Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ettiler. Osmanlı Devleti de buna 11 Kasım'da çıkan bir irade ile cevap verdi. Fakat asıl deniz harekâtı 19 Şubat 1915'te başladı.

Şubat-Mart 1915'te düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı.

Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan ve bu iş için tahmini 1 aylık bir süre biçen düşman, Osmanlı'nın kararlı direnci karşısında bu işin o kadar da kolay olmadığını anlamaya başlamıştı. Bir ay boyunca yapılan bombardımana rağmen, kayda değer bir gelişme elde edilememişti.

18 Mart'a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti. Böylelikle boğaza giriş kapıları aralanmıştı ama ileride olacaklar hâlâ belirsizdi.

“Kara bulut gibi gemi dolu. Hangisine atarsan at!”

18 Mart 1915 sabahına böyle gelinmişti. Kimse neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Müttefiklerin plânına göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi.

Yenice-Çınarcık Köyü'nden Ahmet Başaran 1981 yılında o günü şöyle anlatıyordu: “Tahir Oğlu Ahmet benim adım. 1303 (1887) doğumluyum. 94 yaşındayım. 6 yıl askerlik yaptım. Çanakkale Boğazı kara bulut gibi gemi doluydu o gün. Hangisine atarsan at.”

11.30'da merkez tabyalarına ateş başladı. Saat 14'e doğru Suffren büyük bir hızla boğazı terk etmekte ve Bouvet'de onu izlemekteydi. Derken Bouvet'de bir-iki patlama oldu ve 3 dakikada suların altına gömüldü. Derin bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elzabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kesmiştiler. 12.30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk etmişti. 15.30 sularında mayına çarpan Inflexible'ın durumu kötüydü ama yoğun bir çabayla Bozcaada'ya ulaşabilmişti.

Saat 15.14'de İrrisistible'ın yanında korkunç bir patlama duyuldu, 16.15'te de tabyalardan uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. 18.05'te geri çekilirken Ocean da mayına çarpmıştı.

Tahir oğlu Ahmet'in anlatımıyla: “O gün batanı battı, batmayanı geri çekilip kaçtı... Gittiler...” İngiliz ve Fransız filoları mevcutlarının yüzde 35'ini kaybedip çekilmek zorunda kalmıştı.

Teknik detaylara girmeden söyleyecek olursak, savaş, daha sonra 18 Mart 1915'ten itibaren yaklaşık 10 ay denizde olduğu kadar karada da devam etti. Bu dönemde Osmanlı askeri dünyanın en güçlü zırhlılarınca sürdürülen cehennemî bombardımanlar altında saldırganlara karşı yılmadan aylarca direnmiş ve sonunda düşmanlarını yarımadayı terk etmek zorunda bırakmıştır.

Derin ve kalıcı etkiler

Onca çabaya ve üstünlüğe rağmen İtilaf güçlerinin başarısızlığıyla sonuçlanan Çanakkale muharebeleri, Birinci Dünya Savaşı'nın seyrini değiştirip uzamasına sebep olduğu gibi Çarlık Rusyası'nın çöküşünü de hazırlamış ve İngiltere'de hükümet değişikliğine yol açmıştır.

Bir yıldan fazla süren ve dünya savaş tarihinde farklı bir yeri olan bu muharebelerde her iki taraf büyük kayıplar vermiştir. İtilaf Devletleri, Çanakkale'ye 410 bin İngiliz, 79 bin Fransız asker göndermiş, sadece İngiliz kuvvetlerinin toplam kaybı 213.980 kişiyi bulmuştur. Çanakkale muharebelerine katılan Osmanlı kuvvetleri (yaklaşık 700 bin kişi) genellikle kısım kısım kullanıldığından, zayiatın belirlenmesi güçleşmiş ve çeşitli rakamlar ortaya atılmıştır.

Bu rakamlar 190 bin ilâ 350 bin arasında değişmektedir. Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı'nın resmi kayıtlarına dayanarak tespit ettiği şehit sayısı ise 213.882'dir.

Milletimiz bu savaşta çok sayıda yetişmiş insanını (kesin olmayan tahmini rakamlara göre, o günün şartlarında ülkenin beyin takımını oluşturan 100.000'den fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk ocaklarında yetişmiş okur-yazar yitirilmiştir.) kaybetmesine rağmen, Balkan Savaşı'ndan kalma ezikliği üstünden atarak büyük bir askeri başarı kazanmıştır.

Çanakkale zaferi bütün İslâm dünyası ve ezilmiş milletler için yeni bir ışık olmuş, Türk edebiyatında halkın hislerini dile getiren pek çok esere de konu teşkil etmiştir.

AHMET MİROĞLU

Kaynak: Semerkand dergisi, 03-2004

Çanakkale savaşı hakkında bazı gerçekler

Çanakkale savaşı hakkında bazı gerçekler


Sultan Ikinci Abdülhamid Hân'in keyfi idaresinden (!!!) şikâyetle işbaşına gelen Ittihatçı sergerdeler devlet idaresine hâkim olduktan sonra öylesine keyfî bir idare kurmuş ve "hürriyet kahramanı" diye alkışlanan bu kabadayılar o derece müdhiş birer diktatör olmuşlardır ki, Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasından (24 Temmuz 1914) hemen sonra Almanlarla yapılan ittifak, Sadrâzam Said Halim Paşa,

Harbiye Nazırı (Bakan) Enver, Dahiliye Nazırı Talât ve Meclis-i Meb'ûsan Başkanı Halil (Menteşe) ile Alman Büyükelçisi Baron Von Wangenheim arasında hazırlanıp imzalanmış (2 Ağustos 1914) ve isbu ittifak başta devrin padışahı olmak üzere bütün Heyet-i Vükelâdan (Bakanlar Kurulu'ndan), hatta Ittihatçıların üçüncü adamı Cemal Paşa'dan gizlenmiştir!.. Cemal Paşa'nın hatıratında bu mevzuda geniş bilgi vardır.

*** * Dünyanın pek buhranlı bir döneme sürüklendiği o günlerde Almanlarla gizlice anlaşan Ittihatçılardan nevzuhur hürriyet kahramanı Enver Paşa'nın emriyle iki Alman zırhlısı "Goeben" ve "Breslav" (bilâhare "Yavuz" ve "Midilli") Çanakkale Boğazı'ndan içeri alınmış (11 Ağustos 1914) ve Enver Paşa bu mühim olayı arkadaşlarına mütebessim bir çehre ile: "Bir oglumuz oldu" diyerek duyurmuştur!

Bu olaydan da ne padışahın (devlet reisi), ne Sadrâzamın (başbakan) ne Heyeti Vükelâ'nin (Bakanlar Kurulu) ve ne de alâkalı diğer kimselerin haberi olmamıştır!

*** * Devletin Birinci Dünya Savaşı'na katılması ise, yine bütün ilgili mes'ul devlet adamlarının bilgisi dışında Enver Paşa'nın emriyle olmuş, isimleri "Yavuz" ve "Midilli"ye çevrilen iki Alman zırhlısı bizzat Enver Paşa'nin emriyle Karadeniz'e çıkıp 29 Ekim 1914 Perşembe günü Rus donanmasıyla sahillerini topa tutmuş ve böylece Osmanlı Imparatorlugu savaşa katılmıştır!..

Rus donanmasıyla sahillerine taarruz için Enver Paşa'nin Alman Amiral Souchon'a çok gizli işaretli bir emir gönderdiği ve devletin savaşa katılmasından alâkalı kimselerin haberi olmadığı Nimet Kuraf'in "Türkiye ve Rusya",Hikmet Bayur'un "Türk Inkilâbı Tarihi", Amiral Lorley'in "Türk -Sularında- Deniz Hareketleri", Yılmaz Öztuna'nın "Türkiye Tarihi",

Ali Ihsan Sabis Paşa'nın "Harb Hatıralarım" ve General Fahri Belen'in "Yirminci Yüzyılda Osmanlı Devleti", Ismail Hami Danişmend'in "Kronoloji"si gibi pek çok eserde sarahatle kaydolunmuştur.

*** * Birinci Dünya Savaşı boyunca pek çok cephede: Galiçya, Yemen, Iran, Irak, Makedonya, Dobruca, Hicaz, Kafkasya, Çanakkale, Sina ve Filistin gibi on cephede feragat ve fedakârlıkla dövüştük. Bu cephelerden Çanakkale'de savaş 3 Kasım 1914 Salı sabahı yirmi sekiz gemiden oluşan bir Ingiliz-Fransız filosunun Kum-Kale ve Sedd-ül-Bahir istihkamlarına açtıgı ateş ile baslamış, torpil tarlasına rağmen içeri girebilen Ingiliz denizaltıları zaman zaman ağır zayiatımıza sebeb olmuş, bu arada 26 Kasım günü Mes'udiyye zırhlımız batmış, 19 ve 25 şubat'la 4 Mart günkü düşman taarruzu dış istihkâmlarda ve buralardaki bataryalarda büyük hasara sebeb olmuştur.

*** * "Çanakkale şehidleri" şairi Mehmed Âkif Bey'in "Safahat"ının altıncı kitabı "Âsım"da: "Eski dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-i beşer/ Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer..." "Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ" diye andığı düşmanın "rezil istilâ"sıyla "dağlar, taşlar şühedâ gövdesi" ile dolmuş, Çanakkale'nin böyle zor günler geçirdiği safhada Babiâli (hükümet) her ihtimale karşı hükümet merkezini Anadolu'ya nakletmeyi düşünmüş ve bu kararı Beylerbeyi Sarayı'nda adeta mahpus hayatı yaşattıkları Sultan Ikinci Abdülhmid Hân'a bildirmek üzere Talât ve Enver Paşalar saraya gelerek huzura kabul edilmişlerdir.

Abdülhamid Hân'in en küçük şehzâdesi Âbid Efendi'nin (17.05.1905 Yıldız Sarayı) 8.12.1973 (Beyrut) anlattığına göre:

"- Paşalar, Çanakkale'deki savaş durumunun muhtemel kötü neticelerinden bahsetmişler. Padişahla (Sultan Reşad), babamın ve Veliahdın Anadolu'ya götürülmeleri planını açıklamışlar. Babamdan, tecrübeleri dolayısıyla mütalâasını sormuşlar. Sonradan babamın anlattığına göre, paşaları büyük bir sükûnetle dinlemiş, onlara şahsi görüşünü ve tavsiyesini aşağı yukarı şu sözlerle bildirmiş: "Ben yerimden bir adım bile kımıldamam ve bir yere gitmem. Biraderim Padişah (Sultan Reşad) için de tavsiyem, saraydan asla ayrılmamasıdır. Allah(C.C.) göstermesin bir ayrılık hem ordunun hem milletin maneviyatini bozar. Yenilmek mukadderse bu hareket onu çabuklaştırır. (.......)

Ben büyük ceddim Fâtih Sultan Mehmet Hazretleri'nin zaptedip milletimizin göz bebeği haline gelen ve devletimizin merkezi olan Istanbul'u düşman işgali altında görmektense ölmeyi tercih ederim. Biraderimin (Sultan Reşad) Istanbul'u terk eylemesi yolundaki tavsiyenize gelince, bu husus tarihimize büyük bir leke olarak geçer. Bundan kat'i olarak vazgeçilmesini tavsiye ederim."

Abdülhamid Hân'ın bu şâhâne jesti neticesinde Istanbul boşaltılmaktan kurtulup nakil işinden vazgeçilmiştir!..

*** * Çanakkale'deki rezil istilâya büyük darbeyi Mehmed Âkif Bey'in: "Âsım'ın nesli, diyordum ya, nesilmiş gerçek/ Işte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek" dedigi nesil vurmuş, 18 Mart 1915 Perşembe günü Ingiliz amiral Robeck ile Fransız amiral Guépratte kumandasındaki on sekiz büyük zırhlı ile, daha bilmem ne kadar muhrip ve denizaltı üç filo halinde bogaza girerek yedi saate yakın taarruzunu sürdürmüşse de, "ancak ebediyyetlerin istiâb" edebilecegi "bu topraklar için toprağa düşmüş asker" karşısında mağlup olmuş,

Ingilizlerin Ocean ve Irreristible zırhlılarıyla Fransızlarin Bouvet zırhlısı altıyüz mürettebatıyla batmış, daha bazı zırhlılar agır hasar görürken üç düşman gemisi karaya oturmuştur!.. Böyle üçte birini kaybeden düşman donanmasının geriye kalanları da selâmeti firarda bulup kaçmışlardır!..

*** * 86 yıl evvelki Çanakkale zaferinin kahramanı "Gömelim gel seni tarihe dense sığmayacak, gökten ecdâd inerek o pâk alnını öpecek olan, şehid oglu şehidlerdir." Bu gerçegi Çanakkale savaşında Anafartalar kumandanı olan Miralay (Albay) Mustafa Kemal Bey'in (Atatürk) Ruşen Eşref Ünaydın'a anlattıklarıyla ortaya koyalım:

"Karşılıklı siperler arasında mesafemiz 8 metre, yâni, ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulamamacasına kâmilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar gıbtaya değer bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar kendi öleceğini de biliyor, hiç fütur bile göstermiyor, sarsılmak yok!.. Okumak bilenler ellerinde Kur'ân-i Kerîm, Cennete girmeye hazırlaniyorlar. Bilmeyenler, Kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şâyan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur."

*** * Kara savaşı da dahil sekiz ay, on dört gün devam eden Çanakkale Savaşı'nda 55.127'si şehid, 100.177'si yaralı, 10.067'si kayıp ve 21.498'i muhtelif hastalıklardan hayata veda eden cem'an 186.869 evlâdimizi kaybettik. Yarindan sonra kutlayacagımız 18 Mart zaferinin 86'nci yıldönümünde Çanakkale şehidleriyle birlikte, cümle şühedâyı şükran, minnet ve rahmetle anıyor, şehidlerimizden şefaat diliyoruz...

Mustafa Müstüoğlu

Kaynak: Milli gazete, 16.03.2001

Çanakkale savaşında ingiliz oyunu

Çanakkale savaşında ingiliz oyunu

Tarih boyunca İslam’a en büyük düşmanlığı İngilizlerin yapmış olduğunu görürüz. Günümüzde ise Amerika, yeni düşman addettiği İslam’a ve İslam dünyasına karşı ahlaksızca saldırırken İngilizler bu saldırılara ve Amerikan projelerine tam destek vermekte ve Amerika ile omuz omuza hareket etmektedirler. Bu yazımızda, Çanakkale savaşında İngilizlerin yaptığı alçaklıkların bazılarını inceleyecek ve bu alçaklıkların günümüzdeki versiyonlarına dikkat çekeceğiz.
İngilizler Çanakkale için sömürgeleri altında olan müslüman ülkelerden asker topluyorlardı. Saf müslümanları, “Sizin halifenizi Almanlar kaçırdı. Biz, sizin halifenizi kurtarmak için Almanlarla savaşıyoruz.” diyerek kandıran İngilizler, bu yalana kanmayan müslümanları, ailelerini öldürmekle tehdit ederek zorla cepheye sürdü. Gelmek istemeyenleri ise öldürdüler. İngiliz’in oyununa gelen müslüman askerler Çanakkale’de, Türklerle savaştıklarından habersiz harp ediyorlardı.

Bir bayram sabahı ilahî bir lütuf olarak Türk siperlerinin üzerini bulutlar kapamıştı. Düşmanın, siperlerimizi gözetleme imkanı ortadan kalkmıştı. Askerlerimiz çok sevinmişti. Zira bayram namazı kılmayı çok arzu ediyorlar fakat komutanları, toplu halde namaz kılmanın düşman için bulunmaz bir fırsat olacağını söyleyerek müsaade etmiyordu. Siperlerimiz bulutlarla kapandığına göre artık namaz kılınabilirdi. Komutanından erine hep beraber saf tuttular ve vecd içinde namaza durdular. Bayram namazını kıldıktan sonra hep bir ağızdan şevkle tekbir getirmeye başladılar.

Bu sırada düşman siperlerinden gürültü, arkasından da silah sesleri gelmeye başladı. Meğer, kendileri gibi müslümanlarla savaştıklarını anlayan kandırılmış askerler, düşman siperlerinde karışıklık çıkarmışlardı. İngilizler de onların bir kısmını kurşuna dizmiş, bir kısmını da cephe gerisine çekmişti.

Müslüman askerleri kandırarak cepheye süren İngilizler, müslüman olmayan Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeleri de propaganda yolu ile kandırıyordu. Hıristiyan devletlerine, dünyayı barbar Türklerden kurtarmanın zamanı gelmiştir, diyorlar. Bu savaşın aynı zamanda bir haçlı savaşı olduğunu ifade ediyorlardı. Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen Anzak askerleri de İngilizler tarafından kandırılmıştı. Çanakkale savaşında Türklerin kahramanlığı gibi insanlığına da hayran kalan Anzak askerleri İngiliz kalleşinin gerçek yüzünü görüyordu.

Nitekim İngilizler onlara “Türkler yamyamdır. İnsan eti yerler. Dünyayı bu yamyamlardan kurtarmak için savaşıyoruz” şeklinde propagandalar yapmışlardır. Fakat onlar cephede gördüler ki Mehmetçik kendi hayatını tehlikeye atarak düşman askerini kurtarabilecek kadar, kendi yaralı iken düşman askerinin yarasını sarabilecek kadar, kendi bayat ekmek yerken düşman esirine taze ekmek yedirebilecek kadar insanlığın zirvesindedir. Çanakkale’ye gelirken Türklerden nefret eden Anzaklar, Türklere hayran kalarak memleketlerine dönmüşlerdir.

İngilizlerin Çanakkale’de yaptıkları âdiliklerden birisi de kimyasal gaz kullanma teşebbüsleridir. Bu insanlık cinayeti, Lordlar Kamerasında Çörçil tarafından gündeme getirilmişti. Bunun bir insanlık suçu olduğu vurgulanınca Çörçil, “Türkler insan değildir. Bu yüzden gaz kullanmamızda bir sakınca yoktur” diyerek oradakileri ikna etmişti. Varillerle kimyasal gazlar gemilere yüklenip Çanakkale’ye sevk edildi. Rüzgar, mevsimin özelliğinden dolayı denizden karaya doğru esiyordu. Varillerin kapaklarını açacaklar, rüzgarın etkisiyle karaya doğru esen gazlar Türkleri zehirleyecekti.

Fakat Müslüman Türk’e olan ilahî yardım İngilizlerin hesabını bozmuştu.

Variller Çanakkale’ye ulaşınca rüzgar yön değiştirmiş, karadan denize doğru esmeye başlamıştı. Bu durum savaş boyunca devam etti.

Zehirli gaz kullanmaya muvaffak olamayan İngilizler başka bir kalleşliğe, başka bir insanlık suçuna imza atmayı başardılar. 28 Haziran 1915 gecesi direk, Sargı Yeri Hastanesini hedef alarak, çoğu parmağını bile kıpırdatamayacak kadar ağır yaralı olan 18.000 yaralı askerimizi şehit ettiler. Mehmetçiğimiz onların hastane gemilerinin hiçbirine tek kurşun bile atmazken, buna mukabil düşmanın yaralı askerlerini bile büyük bir şefkatle tedavi ederken İngilizler Ortaçağdan kalma vahşiliklerini pervasızca sergiliyorlardı. Bir savaş ve insanlık suçu işleyerek 18.000 savunmasız insanı katlediyorlardı.

Çanakkale’de İngilizler ve müttefikleri mağlup oldular. Savaş bitti, fakat İngiliz hilesi bitmedi. Savaştan sonra İngilizler Londra’nın iki önemli caddesine, Oxford ve Cambridge caddelerine birer heykel dikmişlerdi. Hâlen mevcut olan bu heykellerde, Osmanlı askerinin süngüsünün ucunda bir İngiliz askeri tasvir edilmekte ve altında şu ifadeler yazmaktadır: “Türkler, Çanakkale’de babanı böyle öldürdüler”

Şu ikiyüzlü İngilizlere bakın. Aldatmacaları ile yetmiş iki milleti peşlerine takıp dev zırhlılarla, dünyanın bir ucundan gelip ülkemizi işgal etmeye çalışıyorlar, her türlü imkansızlığa mukabil göğüslerindeki imanla savaşan Mehmetçiğe ölüm kusuyorlar, buna mukabil vatanını savunan Türkler hunhar, saldırgan İngilizler mazlum oluyor.

Bugün de yapılan şeyler dün yaşadıklarımızın benzeridir. Dünyanın bir ucundan kalkıp gelen Amerika ve İngiltere, Ortadoğu’yu işgal etmeye çalışmakta, buna mukabil ülkesini savunmaya çalışan bir avuç direnişçiye terörist damgasını vurmaktadırlar. Irak’ın işgalinde yeniden görüldüğü üzere öncelikle müslümanı müslümana kırdırmayı hedeflemektedirler. Bu yüzden etnik farklılıkları ve mezhep farklılıklarını ön plana çıkarmakta, müslümanların birbirine düşmesine çalışmaktadırlar. Dünyayı yanlarına alabilmek için müslüman ülkelerde kimyasal silah olduğunu ve bu ülkelerin dünya barışını tehdit ettiğini iddia etmektedirler.

Halbuki dünyayı asıl tehdit eden kendileridir. Nitekim Amerika, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atarak yüz binlerce masum insanı buharlaştırmış, İngiltere ise başarılı olamasa da Çanakkale’de gaz kullanmaya teşebbüs etmiştir. Kimyasal silah kullanmadan yana sabıka dosyaları kabarık olan saldırgan müttefikler, kendilerinin, dünyanın en korkunç kimyasal ve nükleer silahlarına sahip olmasında herhangi bir sakınca görmemekte buna mukabil bir müslüman ülkede bu silahların olabilme ihtimaline bile savaş açabilmektedir. Hayalî gerekçelerle müslüman ülkeleri işgal edebilmektedirler.

Gerek İngilizler, gerek Amerika ve gerekse diğer batılı devletler dün ne iseler bugün de aynısıdırlar. Tarihten ibret alıp yanlış adım atmamamız gerekmektedir. Maalesef bizim içimizde de Amerika, İngiltere ve batılı devletlerle hareket etmeyi savunan gafiller bulunmaktadır. Ziya Gökalp’in bu hususta öğüt veren şu dörtlüğü dikkat çekicidir:

Kardeş dalgın çıkma yola

Bir yol tut ki emin ola

Önde varsa bir İngiliz,

Gitme sakın, fena bir iz.

Şu gerçeği asla unutmayalım ki İngiliz’in, Amerika’nın veya AB’nin izinden gitmek bize az şey kazandıracak fakat çok şey kaybettirecektir. Kaybedeceğimiz şeylerin en büyüğü ise Müslümanlıkla ve Türklükle yoğrulmuş millî şahsiyetimiz olacaktır. Unutmayalım ki, millî şahsiyetini kaybeden milletler millî hakimiyetlerini de kaybetmiş demektir...

HAMİT HAKSEVER

Kaynak: Ilkadim dergisi, 04/2005

Hazırlayan:Ayancık-Zaviye Köyü paylaşım forumu:
http://ayancikzaviyeky.forumup.com/index.php?

Çanakkale Belgeseli

Çanakkale Belgeseli

report phishingreport abuse