|

NUH KELIMESINDEKI HIKMET-I SUBBUHIYYE
Bil ki, hiç kuşkusuz, hakikat ehline göre, Cenab-ı İlâhinin tenzihi, sınırlama ve kayıtlamanın ta kendisidir. İmdi, tenzih eden kimse ya cahildir, ya da gereken edebden yoksundur. Ama, böylesi cahil ve gereken edebden yoksun kişiler, tenzihi mutlaklaştırıp bu şekilde konuşurlarken şeriatlar çerçevesinde tenzih edip, tenzihte kalan, ve tenzihten başka (bir şekilde) görmeyen iman sahibi (de) gerçekte bilincinde olmaksızın edebe aykırı davranır ve Hakkı ve Resulleri yalanlar. Yaklaşımında isabetli olduğunu sanır, halbuki uzağa düşmüştür ve bu kimse, bir kısmına iman edip bir kısmını inkar eden gibidir.
Gerçekte, ilahi şeriatların dilleri Haktan söylediklerinde, insanların geneli için kavramların ilk anlaşılan anlamı üzere söylediler; özelde ise bu aynı sözler hangi dilde söylenmiş olursa olsunlar o sözden çıkarılabilecek farklı anlamlar içerirler. Hak, yaratılmış olan her şeyde zuhur etmekte olduğundan, bütün kavramlarda zahir olan Odur. Her anlaşılandan batın olan da Odur ve ancak, Alem Hakkın sureti ve huviyeti, ve Onun Zahir İsmidir diyen kimsenin anlayışından batın değildir. Gerçekte Hak, mana yönünden, zahir olan şeyin ruhu olmasıyla batındır. Hakkın, alemin suretlerinden zahir olan şeye nisbeti, yönetici ruhun surete nisbeti gibidir.
İmdi, insanın tanımında [had] tanımı yapılan bütün diğer şeyler gibi onun hem zahiri hem de batını gözönüne alınır. Hakka gelince, O (bütün suretlerin zahiri ve batını olduğundan) bütün bu tanımlar ile tanımlıdır. Ne var ki, alemin suretleri (sonsuz sayıda olduklarından) zaptedilemedikleri gibi, kapsanamazlar da ve alemdeki herbir suretin tanımı, ancak bu suretlerden ortaya çıkan kadarınca bilinebilir. İşte bunun içindir ki, Hakkın tanımı bilinmiyor olarak kalır. Hakkın tanımı, ancak bütün suretlerin tanımının bilinmesiyle bilinebileceğinden ve bunun olması da olanaksız olduğundan, Hakkın tanımlanması olmayacak bir şeydir.
Ve Hakkı tenzih etmeksizin teşbih eden kimse de hiç kuşkusuz Hakkı kayıtlayıp sınırladı ve Onu bilmedi. Ve Hakkı bilmekliğinde tenzih ve teşbihi cem eden ve Hakkı bu iki vasıfla (yani, zahir ve batın ile) vasıflandıran kimse nasıl ki kendi nefsini ayrıntılanmışlık [tafsil] yoluyla değil, ayrıntılanmamışlık [icmal] yoluyla biliyorsa Hakkı da ayrıntılanmışlık yoluyla değil, ayrıntılanmamışlık yoluyla bilir. Çünkü alemdeki suretlerin kapsanamamasından dolayı, Hakkı bu iki vasıfla (yani, zahir ve batın vasıflarıyla) ayrıntılanmışlık [tafsil] yoluyla vasıflandırmak olanaksızdır. Ve bunun içindir ki, Nebi (sav) Hakkın bilinmesini nefsin bilinmesine bağlayarak, Nefsini bilen, hiç kuşkusuz Rabbini bildi buyurdu. Ve Hak Teala da şöyle buyurdu: Yakında, Onun Hak olduğu onlara apaçık olana kadar, ayetlerimizi ufuklarda.. ve ufuklar senin dışında olanlardır ..ve nefslerinde.. ve bu da senin kendindir ..onlara gösteririz [Fussılet Suresi, 41/53]. Bu, senin Hakkın sureti olman ve Onun senin ruhun olması dolayısıyla böyledir. İmdi sen, Onun için cismani bir suret gibisin; ve O, senin için cesedinin suretini yöneten ruh gibidir. Ve tanım, senin hem zahirini hem de batınını kapsar. Çünkü geri kalan suret, kendisini yöneten ruh kendisinden ayrıldığında, insan olarak baki kalmaz; fakat bu suret hakkında, o, insan suretine benzer bir surettir denilir. Dolayısıyla bu suret ile, ağaçtan ve taştan yontulmuş olan insan sureti arasında fark yoktur; ve bu surete insan ismi genellemesi hakikat ile değil, mecaz iledir.
Ve Hakkın (batın olmaklığıyla) alemin suretinden z*******i asla mümkün değildir. Böyle olunca, Hak için uluhiyet tanımlaması diri olduğundaki insanın tanımı gibi hakikat iledir, mecaz ile değil. Ve insanın suretinin zahiri, kendisini yöneten ruhuna ve nefsine, kendi diliyle nasıl senâsını dile getirirse; aynı şekilde Allahu Teala da alemin suretini Hakkı hamdetmekle tesbih edici kıldı. Ne var ki biz, alemdeki suretleri kuşatamadığımızdan, onların tesbihini idrak edemeyiz. Böyle olunca, alemin suretlerinin hepsi Hakkın dilleri olup, Hakkın hamdını dile getirirler. Ve işte bunun içindir ki, Hamd alemlerin Rabbi olan Allaha mahsustur [Fatiha Suresi, 1/1] dediler. Ki bu, hamdın sonuçları Ona döner, demektir. Dolayısıyla, senâ eden ve senâ edilen ancak Odur.
Yalnızca tenzih edecek olursan, kayıtlayıcı olursun;
Yalnızca teşbih edecek olursan, sınırlayıcı olursun.
Hem tenzih hem de teşbih edecek olursan,
Dosdoğru yolda olursun ve bilgide imam ve seyyid olursun.
İmdi iki varlıktan sözeden, ortak kılıcı oldu
Ve (çokluğun ötesinde) tek olandan sözeden, birleyici oldu.
Eğer ikileyici isen, teşbihten sakın!
Ve eğer birleyici isen, tenzihten sakın!
İmdi, sen O değilsin ve sen Osun;
Ve sen Onu şeylerin aynında
Kayıtlanmamış ve kayıtlanmış olarak görürsün.
Allahu Teala, Onun benzeri hiç bir şey yoktur [Şura Suresi, 42/11] diyerek tenzih etti; O, Semi ve Basirdir [Şura Suresi, 42/11] diyerek teşbih etti. Ve Allahu Teala, Onun benzeri gibi bir şey yoktur diyerek teşbih ederek ikiledi [tesniye]; O, Semi ve Basirdir diyerek tenzih etti ve tek kıldı [ifrad].
Eğer Nuh, kavmi için (bu) iki daveti birleştirseydi, elbette kavmi kendisine icabet ederdi. Böyle olunca, onları apaçık olarak davet etti ve sonra gizleyerek [israren] davet etti. Sonra onlara, Rabbinize tövbe edin ki, muhakkak O bağışlayıcıdır [Nuh Suresi, 71/10] dedi. Ve Nuh, Ya Rabb, ben kavmimi gece-gündüz davet ettim, bu davetim onları kaçırmaktan başka bir işe yaramadı [Nuh Suresi, 71/6] dedi.
Nuh, kavmi hakkında; kendi davetine uymalarının neyi gerektirdiğini bildiklerinden, yaptığı daveti duymazlıktan geldiklerini söyledi. Böyle olunca Allah(C.C.)ı bilenler, Nuhun kendi kavmini yergi diliyle övmekle neye işaret ettiğini bildiler; ve Nuhta Furkan olduğu için, onun davetine uymadıklarını da bildiler. Çünkü emr (yani, varlığın kendisi) Kurandır, Furkan değil. Ve Kuranda bulunan kimse, Kuran içinde olduğundandır ki Furkana yönelmez; çünkü Kuran, Furkanı içerir. Bundandır ki, Kuran ancak Muhammede (sav) ve ümmetlerin en hayırlısı olan onun ümmetine özgü kılındı. Ve Muhammed (sav), Onun benzeri yoktur diyerek, tenzih ve teşbihi tek bir şeyde cem etti. İmdi, eğer Nuh, kavmine böylesi bir ayet getirseydi, ona uyarlardı. Çünkü tek ayette, hatta belki ayetin yarısında teşbih ve tenzih etti. Nuh aleyhisselam ise, gayb olan akılları ve ruhaniyetleri dolayısıyla kavmini geceleyin (batına) davet etti; ve aynı şekilde, zahir olan suretleri ve bedenleri dolayısıyla onları gündüzün (zahire) davet etti ve davette, Onun benzeri yoktur gibi cem etmedi. Böyle olunca, onların batınları bu Furkandan nefret etti ve onların kaçıp uzaklaşmalarını artırdı.
Sonra Nuh (Hakka hitaben) kavmini, Hakkın Kendini onlara açımlamaklığına [keşf] değil, Hakkın onları Kendisiyle örtmekliğine [gafr ve setr] davet etmiş olduğunu kendinden bildirdi. Ve onlar, Nuhtan bunu anladılar. Bunun için, parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler bütün bunlar, davet olundukları örtmenin [setr] suretidir. İmdi, onlar Nuhun davetine söz ile değil, fiil ile uydular.
Halbuki, Onun benzeri yoktur ayet-i kerimesinde benzerin hem kesinlenmesi [isbat], hem de değillenmesi [nefy] vardır. Ve işte bunun için (yani, fark ve cemi, tenzih ve teşbihi birleyici olduğundan) Resulallah Efendimiz (sav) kendisine bütün kelimelerin verildiğini bildirdi. İmdi, Muhammed (sav) kavmini geceleyin ve gündüzün davet etmedi. Belki onları gündüzde geceye ve gecede gündüze davet etti.
İmdi Nuh, (istiğfar ile maksud olan) hikmetinde kavmine şöyle dedi: (eğer siz, aklî tenzihin gereği üzere bana uyarsanız) Hak Teala, üzerinize gökten yağmur gönderir.. ve (bu yağmurlar) manalara ilişkin aklî marifet ve varsayımsal kurgulamadır [nazar-ı itibarî] ..ve size mallar ile.. yani sizi Ona meylettiren şey ile ..yardım eder [Nuh Suresi, 71/12]. İmdi, sizi Kendisine meylettirdiği zaman, Onda suretinizi görürsünüz. Böyle olunca, içinizden, hiç kuşkusuz Onu gördüğünü tahayyül eden kimse, arif değildir, olmamıştır; ve sizden hiç kuşkusuz nefsini gördüğünü bilen kimse ariftir. İşte bunun için, insanlar Allah(C.C.)ı bilenler ve Allah(C.C.)ı bilmeyenler olarak iki kısma ayrıldı. Ve çocuğu [Nuh Suresi, 71/21], (Allah(C.C.)ı bilmeyenlerin) düşünsel kurgulamasının vardığı sonuçtur; ve iş, (ilahi) ilmin müşahedesine dayandığı için, düşünsel kurgulamanın sonuçlarından uzaktır, olsa olsa ziyandır [Nuh Suresi, 71/21]. İmdi, onların ticaretleri kazanç getirmedi ve onlar doğru yola dönmediler [Bakara Suresi, 2/16].
İmdi, kendi mülkleri (yani, kendi düşünsel kurgulamaları sonucunda elde ettikleri ilimleri) olduğunu tahayyül ettikleri herşeyi yitirdiler. Ve Hak Teala (mülke ilişkin olarak) Muhammedî olanlara, Allah(C.C.)ın sizi üzerine halife kıldığı şeylerden sarfedin [Hadîd Suresi, 57/7] dedi. Ve Nuha ve Nuh ümmetinden olanlara, Benden başka vekil tutmayın [İsra Suresi, 17/2] dedi. Dolayısıyla, Nuh ümmetinden olanlar için mülke sahip olmaklığı ve Allah(C.C.)ın bu mülke vekil olmaklığını kesinledi. Muhammedîler ise, mülk üzerinde halife kılınmışlardır, dolayısıyla Allah(C.C.) hem mülkün sahibi hem de onların vekilidir ve onlar mülke ancak halife olmaklıkları bakımından sahiptirler. Böylelikle Tirmizinin dediği gibi Hak, Mülkün Melikidir.
(Ve, Nuhun davetine karşı,) büyük hileyle aldattılar [Nuh Suresi, 71/22]. Çünkü Allaha davet, davet edilene hiledir. Çünkü O, (davet olunanın) bir öncesinde yok değildir ki, (davet olunan,) bir sonraya davet edilsin. Allaha davet ediyorum! [Yusuf Suresi, 12/108] işte bu, hilenin ta kendisidir. Ama Nebi (sav) bunun basiret üzerine [Yusuf Suresi, 12/108] bir davet olduğunu söyleyerek bütün her şeyin (yani, davet eden kişinin gözünde; davet eden, davet edilen, kendisine davet olunan ve kendisinden davet edilenin tek olup, bütün bunların) Allaha mahsus olduğunu tenbih etti (böylelikle, Muhammedî davet Furkana/farka değil, Kurana/ceme olduğundan dolayı bir hile değildir). Böyle olunca, Nuh onları hileyle davet ettiği gibi, onlar da (bu davete) hileyle uydular. Ve Muhammedî olan geldiğinde, bildi ki hiç kuşkusuz Allaha davet, Onun Huviyeti dolayısıyla değil, ancak İsimleri dolayısıyladır (yani, davet Celal İsminden Cemal İsmine doğrudur). Bundandır ki Hak Teala, Biz o gün itaat edenleri güruhlar halinde Rahmana doğru bir araya toplarız [Meryem Suresi, 19/85] buyurarak, (ayetin Arapça yazılışındaki) bir şeye doğru olmaklık anlamına gelen ila ön-ekini, İsime (yani, Rahman İsmine) bitiştirdi. Öyleyse, biz bildik ki, alem (rububiyet yönünden) itaat edenlerin itaatkar olmalarını gerektiren bir İlahi İsmin (yani, Cebbar İsminin) kuşatması altındadır.
İmdi, hilelerinde, İlahlarınızı terk etmeyin; ve Veddi ve Süvayı ve Yeğusu ve Yauku ve Nesri de terk etmeyin [Nuh Suresi, 71/23] dediler. Eğer ilahlarını terketmiş olsalardı, ilahlarını terk ettikleri ölçüde Haktan cahil olurlardı çünkü Hakkın herbir ibadet olunanda bir vechi vardır. Bunun böyle olduğunu, bilen bilir ve bilmeyen bilmez. Ve Hak Teala Muhammedî olanlara şöyle buyurdu: Senin Rabbin ancak Ona ibadet etmenize hükmetti [İsra Suresi, 17/23].
İmdi, ilim sahibi olan, ibadet olunanın kim olduğunu ve hangi surette zahir olduğu için kendisine ibadet olunduğunu bilir. Ve, hiç kuşkusuz ayrımlama [tefrik] ve çokluk [kesret] beşerin duyumsanabilir suretindeki uzuvların ve ruhani suretindeki manevi yetilerin çokluğu gibidir. Böyle olunca, herbir ibadet olunanda Allahtan başkasına ibadet olunmadı. Dolayısıyla kulun aşağı düzeyde olanı, onda uluhiyet tahayyül eden kimsedir. Eğer bu tahayyül olmasaydı, taşa ve ondan başkasına ibadet olunmazdı. Ve işte bunun için Hak Teala şöyle buyurdu: De ki: tapındıklarınızı isimlendirin [Rad Suresi, 13/33]. Bunu yapacak olsalardı, ibadet ettikleri şeyleri taş, ağaç ve yıldız olarak isimlendirirlerdi. Ve eğer onlara, Kime ibadet ettiniz? denilse, bir ilaha derlerdi Allaha ve İlaha demezlerdi.
Ve kulun yücesi, onda uluhiyet tahayyül etmeyip, buna (diğer her şey gibi) bir ilahi tecelli mahalli olmaklığıyla hürmet edilmesi gerektiğini söyleyerek, uluhiyeti ona özgü kılmaz. Tahayyül sahibi olan aşağı düzeydeki kul ise, Biz bunlara Allaha yakınlığımızı artırsınlar diye taparız [Zümer Suresi, 39/3] der. Ve yüce olan kul şöyle der: Sizin ilahınız ancak tek ilahtır.. dolayısıyla, nerede zahir olursa ..Ona boyun eğin. O alçakgönüllü kimselere.. yani, tabiat ateşi sönmüş olanlara ...müjdele! [Hac Suresi, 22/34]. İmdi onlar (yani, tabiat ateşi sönmüş olanlar), ilah dediler ve tabiat demediler. Nuh kavminden olanlar ise birçoğunu dalalete düşürdüler [Nuh Suresi, 71/25], yani, onları, Bir [vahid] olanın vecihleri ve nisbetlerinin çokluğu yoluyla hayrete düşürdüler. Ve Kitaba vâris kılınıp seçilmişlerden olan, nefslerine zulmedenler çoğaltmadılar. Ve böylesi bir kimse, üçün ilkidir ve Hak onu, orta yolu tutan ve öne geçenden önce andı [Fâtır Suresi, 35/32]. Ancak şaşırmış olarak [dalalen] yani hayret içerisinde çoğalttılar. Nitekim Muhammedî olan, Sana olan hayretimi artır! dedi. Her ne vakit onlara aydınlık olsa (yani, Hak ahadiyet nuru ile tecelli edip aydınlatsa), onun içinde yürürler; ve üzerlerine karanlık basınca (yani, çokluksal taayyünat perdelerinin karanlığı çöktüğünde, hayret içerisinde) dururlar [Bakara Suresi, 2/20]. İmdi, hayret ehli için devr vardır ve devrî hareket daire merkezinin çevresinde olup, ondan ayrılmaz.
Ve uzayıp giden yolda olanlar, amacın dışına yönelirler. Böylesi bir kimse, hayal ettiği şeye taliptir ve amacı da o hayaldir dolayısıyla onun için bir yerden doğru olmaklık ve bir yere doğru olmaklık ve o ikisinin arasındaki şey vardır. Ve devrî hareket sahibi için başlangıç yoktur ki, ona, bir yerden doğru olmaklık gereksin. Ve onun için amaç yoktur ki, ona, bir yere doğru olmaklık hükmetsin. Böyle olunca onun varlığı en eksiksiz ve en kâmil olandır. Ve ona kelimelerin ve hikmetlerin toplamı verildi. Günahları (yani, kendilerini Haktan ayrı varlıklar olarak görme günahları) dolayısıyladır ki, bu günahlarından geçerek Allah(C.C.)�ın ilim deryalarına garkoldular ve bu da hayret denilen şeydir.
İmdi onlar suyun kendisinde (yani, ilm-i billahta) ateşin içine (yani, vahdete) daldırıldılar (ve zatî tecelli, çokluksal taayyünatı yaktı). Ve denizler tutuştuğu zaman [Tekvir Suresi, 81/6] ayeti, Muhammedî olanlar için gelmiştir ve (denizlerin tutuşması), fırını yaktığın zaman, fırın tutuştu dendiğindekiyle aynı anlamdadır. Böyle olunca onlar, (zatî tecelli, zuhur mahallerinin izafi varlıklarını yaktığı ve varlığı olmayan şeyden yardım sözkonusu olmadığı için) kendilerine Allahtan başka yardımcı bulamadılar. Dolayısıyla, Allah(C.C.) onlar için yardımcının ta kendisi oldu. Onlar, sonsuza dek Onda helak oldular. Eğer Allahu Teala onları sahile, tabiat sahiline çıkarsaydı, onları bu yüksek dereceden indirirdi � her ne kadar bütün her şey Allah(C.C.) için ve Allah(C.C.) ile ve gerçekte Allah(C.C.) ise de, bu böyledir.
Cenab-ı Nuh, Rabbî.. dedi, İlahî.. demedi. Çünkü Rab için (haceti kaza hususunda) değişmezlik [sübut] olduğu halde, İlah İsimler ile çeşitlenir ve O her an bir şendedir. İmdi, Nuh Rab (ismi) ile, çeşitlenmekliğin sabit kılınmasını [sübut-u telvin] (yani, hacetine uygun düşen suret ne ise, Hakkın o sıfat ile zuhurunu) diledi; çünkü (rububiyet mertebesinde) bundan başkası sözkonusu değildir. Ve Nuh, (Rabbî seslenişinden sonra) ..Yeryüzünde bırakma! [Nuh Suresi, 71/26] diyerek, kavmi için, arzın içinde olmaları yönünde dua etti (ki bu, kendilerini Zahir İsminin örtüsünde bırakan varlıksal taayyünlerinden kurtulup batn-ı ahadi ve cemiye dahil olmaları için, beddua şeklinde hayır duası idi). Ve Muhammedî olan, Eğer ipi sarkıtacak olursanız, Allah(C.C.)ın üzerine düşerdi dedi ve, göklerde ve yerde olanlar Onundur. İmdi sen, yerin içine gömüldüğün zaman, onun içindesin ve o senin örtündür; ve Sizi onun içinden.. vecihlerin benzeşmezliğinden (yani, İlahi Hazretin, farklı İsimlerin vecihleriyle zuhuru gerektirmesinden) dolayı ..tekrar ortaya çıkaracağız [Taha Suresi, 20/55]. (Bu durumda Nuh, şöyle dua etmiş olur ) Örtünme [setr] talebiyle giysilerine bürünen ve parmaklarıyla kulaklarını tıkayan kafirlerden kimseyi bırakma ki, davet genel olduğu gibi, fayda da genel olsun. Eğer Sen onları bırakırsan.. yani Sen onları terkedersen ..kullarını şaşırtırlar.. [Nuh Suresi, 71/27] yani onları hayrete düşürürler; ve onları kulluktan, kendilerinde rububiyet sırlarından bulunan şeye geçirirler. Böyle olunca onlar nefsleri indinde kul olduktan sonra, nefslerini rabblar olarak görürler; ve onlar hem kul hem de rabblardır. Ve onlar ..ancak faciri.. yani kendilerindeki örtülmesi zorunlu olan rububiyeti ..doğururlar [Nuh Suresi, 71/27] ve açığa çıkarırlar; ve facir olanlar, sımsıkı örtücüdürler [keffar], yani zahir olan şeyi (yani, kendi suretlerinde zahir olan ilahi hakikatı), zahir olduktan sonra (enaniyetleri ve izafi varlıklarıyla) örterler. İmdi, örtülmüş olan şeyi (yani, rububiyet sırrını) açığa çıkarırlar. Onun açığa çıkışından sonra da (zahirî enaniyetleriyle) örterler. Böyle olunca gören kişi (onun hangi haline uyacağını bilemediğinden) hayrete düşer. Ve ortaya çıkarıcının [facir] ortaya çıkarışındaki ve örtücünün [kafir] örtüşündeki maksadını bilmez halbuki, her ikisini yapan da (rububiyeti sözle açığa çıkaran ve fiilen örten) aynı kişidir.
Ya Rabb, beni bağışla [gafr]!.. Yani, beni ört; ve benden dolayı ört! Ve senin, Allah(C.C.)ın kadrini hakkıyla bilmediler [Enam Suresi, 6/91] sözünde kadrin bilinmediği gibi, benim de makamım ve kadrim bilinmesin! ..Ve ana-babamı da ört.. ki ben onların sonucuyum; ve onlar akıl ve tabiattır ..Ve benim evime.. yani kalbime ..giren kimseyi de mümin olarak ört.. yani nefslerin içeriden söyledikleri olan kalbime gelen ilahi haberleri tasdik edici olarak gireni ört. Ve akıllar olan ..mümin erkekleri.. ve nefsler olan ..mümin kadınları.. da ört. Ve karanlık örtülerin arkasında gizlenen ve gayb ehli olan ..zalimlerin ancak helakını artır [Nuh Suresi, 71/28]. İmdi onlar (yani, nefslerine zalim olan Muhammediler), nefsleri olmaksızın Hakkın vechini müşahede ettikleri için, nefslerini bilmezler. Muhammedî olanlar için, Onun vechi dışında herşey helak olucudur [Kasas Suresi, 28/88].
Ve bir kimse Nuh aleyhisselamın sırlarına vakıf olmak isterse, güneş feleğine yükselmesi gerekir. Ve güneş feleğine yükselme konusundan Tenezzülat-ı Mevsiliyye adlı kitabımızda sözettik.
|