![]()
Büyük islam ilmihali Namaz 3.Bölümü
Namazlarda Mekruh Olan ve Olmayan Okuyuşlar (*) Harekesiz olan Elif
harfinin üstünde üstün olursa, Vav harfinin üstünde ötre olursa, ye harfinin harekesi esre olursa bu harfler
birer med harfleri olur. رَبَّنَا
مُؤْمِنُونَ
مُسْلِمِينَ
kelimelerinde olduğu
gibi. Vav ve ye harflerinin evvelindeki harf üstün ve
kendileri sakin olursa, bu harflerden her biri bir "lîn"
harfi olur. حَوْف
غَيْب kelimelerinde olduğu gibi.
Zelletü'l-Kari'ye (Okuyucunun
Yanılmasına) Ait Esaslar
Kur'ân-ı Kerîm'i Öğrenip Okumak ve Dinlemek Görevleri
Namazların Mekruhları Namazı
Bozan ve Bozmayan Şeyler İskat-ı
Salât (Namaz Borcunu Düşürme) Meselesi Mescidlere
Ait Hükümler Ek Cenaze
İle İlgili Vacipler ve Görevler Cenazelerin
Yıkanması Cenazelerin
Kefenlenmesi Cenaze
Namazları Cenazelerin
Kabirlerine Konulması (*) "Yüce Allah'ın ismi ile Resûlullah'ın
milleti (dini) üzerine seni gömüyoruz." demektir. Kabir
ve Makbereler Şehidler
ve Onlara Ait Hükümler KAYNAK::Fatih Dersiamlarından
414- Namazlarda mütevatir (gerçek bir nakil ile
sabit) yedi kıraattan (Kur'ân
okunuşundan) herhangi biri seçilebilir. Ancak tuhaf ve garib
görülecek kıraatlar seçilemez. Çünkü işin gerçeğini
anlayamayacak bazı kimselerin günaha girmelerine sebebiyet verilmiş olabilir.
Hanefi İmamları, Ebû Amr ile Hafs'ın Asım'dan olan kıraatlarını seçmişlerdir.
415- Kur'ân-ı Kerîm'i namazda
sırası üzere okumakta bir sakınca yoktur. Fakat mukim (ikamet halinde) olan bir
kimse için sünnet olan Mufassal denilen sûreleri okumaktır. Şöyle ki: Kıraat mikdarında misafir (yolcu) için sünnet olan, Fatiha'dan
sonra dilediği bir sûreyi okumaktır. İmam olsun olmasın, mukîm için sünnet
olan, sabah ve öğle namazlarında Fatiha'dan sonra "Tıvâl-i
Mufassal" denilen sûrelerden, ikindi ile yatsı
namazlarında "Evsat-ı Mufassal" denilen sûrelerden,
akşam namazlarında da "Kısar-ı
Mufassal" denilen sûrelerden bir sûre okumaktır.
"Hücurat" sûresinden
"Burüc" sûresinin sonuna kadar olan sûreler Tıval-ı Mufassal'dır.
"Tarık" sûresinden "Lem yekûn"
sûresinin sonuna kadar olan sûreler Evsat-ı Mufassal'dır. Bundan sonraki
sûreler de, Kısarı Mufassal'dır.
Bu sûrelere "Mufassal" denilmesinin sebebi, bunların birbirlerinden
arka arkaya Besmele ile ayrılmış bulunmalarıdır.
416- Namazların Fatiha sûresinden sonra, bir mikdar daha Kur'ân okunması
gereken rekâtlarında tam bir sûre okunması daha faziletlidir. Bununla beraber
bir sûrenin bir kısmı bir rekâtta, diğer kısmı da öteki rekâtta okunabilir,
bunda kerahet yoktur.
417- Namazın bir rekâtinde bir
sûrenin sonunu, diğer rekâtinde de başka bir sûrenin
sonunu okumak, sahih olan görüşe göre mekruh değildir.
418- Namazın bir rekâtinde bir
sûrenin başından veya ortasından, diğer rekâtinde de
başka bir sûrenin başından veya sonundan okumakta veya kısa bir sûre okumakta
kerahet yoktur. Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça böyle okumamaktır.
419- Namazın bir rekâtında bir sûre, diğer rekâtında da arada
iki veya daha ziyade bulunmak üzere aşağıya doğru başka bir sûre okunması
mekruh değildir. Fakat arada bir sûrenin bulunması mekruhtur. Ancak terk edilen
bu sûre, önce okunan sûreden en az üç âyet mikdarı
uzun bulunuyorsa mekruh olmaz.
420- Namazda bir sûrenin bir âyetinden arada en az iki âyet
bulunmak üzere diğer âyetine geçmek mekruh değildir.
Fakat iyisi, bir zaruret olmadıkça geçmemektir.
421- Bir rekâtta iki sûreyi toplayarak okumakda
kerahet yoktur. Ancak arada bir veya birkaç sûre bırakılmış olursa mekruh olur.
Bununla beraber farz namazlarda böyle iki sûrenin bir rekâtta toplanmaması daha
iyidir.
422- Zaruret olmadıkça, bir rekâtta bir âyetten diğer âyete geçmek mekruhtur. Aralarında üç âyet dahi bulunsa böyledir.
Eğer yanılarak böyle bir geçiş yapılmış olur da sonra
hatırlanırsa, bu âyetler sıraları üzere yeniden okunur.
423- Namazda Kur'ân okunurken bir
âyet yerine başka bir âyet okunsa bakılır: Eğer tam bir duraklama ile durduktan
sonra başka âyete başlanmışsa, namaz bozulmaz.
وَالْعَصْرِ
إِنَّ
الْإِنسَانَ
denildikten sonra: اِنَّ
اْلاَبْرَارَلَفِئ
نَعِئم
âyet-i kerîmesini okumak
gibi.
Fakat duraklama yapılmaksızın okunan âyete başka bir âyet
bitiştirilmiş ise bakılır: Eğer manâ değişmemişse, yine namaz bozulmaz.
اِنَّ
الَّذِينَ اَمَنُواوَعَمِلُوالصَّالِحَاتِ
كَانَتْ
لَهُمْ
جَنَّاتُ
الْفِرْدَوْسِ
نُزَلاً
Yerine
اِنَّ
الَّذِينَ
امَنُواوَعَمِلُواالصَالِحَاتِ
فَلَهُمْ
جَزَاءُالْحُسْنَى
okumak gibi.
Fakat manâ değişmişse, bütün fıkıh alimlerine göre namaz
bozulur. Yukarıdaki âyet-i kerîmeyi:
اِنَّالَّذِينَ
اَمَنُواوَعَمِلُواالصَّالِحَاتِ
هُمْ
شَرُّالْبَرِّيَة
Şekilde okumak gibi.
424- Bir namazda âyet-i kerîme tekrarlansa veya bir sûre bir
rekâtta iki defa okunsa veya bir sûre iki rekâtta da okunsa bakılır: Eğer
yalnız başına kılınan bu namaz bir nafile namaz ise mekruh olmaz. Fakat farz
namaz ise, unutmak veya başka bir sûre bilmemek gibi bir özü bulunmadıkça
mekruh olur.
425- Birinci rekâtta "Nas"
sûresi okunsa, ikinci rekâtta da bu sûrenin okunması uygun olur. Çünkü tekrar
etmek, geriye dönüp okumaktan daha iyidir. Ancak hatim ile namaz kılan bir
kimse, birinci rekâtta "Muavvizeteyn"
sûrelerini okumuş ise, ikinci rekâtta Fatiha'dan sonra Bakara sûresinden bir mikdar okur.
426- İkinci rekâtta, birinci rekâtta okunan sûrenin
üstündeki sûreyi okumak mekruhtur. Kasden yapılmazsa
mekruh olmaz. Bununla beraber okunmaya başlanmış ise terk edilmemelidir. Bunun
nafile namazlarda mekruh olmayacağını söyleyenler de vardır.
427- Namazda Sübhaneke'yi, Eûzü Besmele'yi ve Amîn lâfzını aşikâre okumak mekruhtur.
428- Ayakta okunan âyetleri rükû halinde bitirmek mekruhtur.
Okunan âyetleri ve sûreleri namaz içinde parmakla saymak da İmam Azam'a göre mekruhtur. İki imama göre bunda bir sakınca
yoktur.
429- Nafile namazların birinci rekâtları ikinci rekâttan
uzun tutmak mekruhtur. Ancak Peygamber Efendimizden nakledilmiş bir hadîs varsa
mekruh olmaz. Örnek: Bir rivayete göre Peygamber Efendimiz vitir namazının berinci rekâtında "A'lâ"
sûresini, ikinci rekâtında "Kâfirûn"
sûresini ve üçüncü rekâtında da "İhlâs"
sûresini okumuşlardır. İmam Muhammed'e göre, yalnız teravih namazlarında
birinci rekâtlar, ikinci rekâtlardan daha uzun olabilir.
430- Farz namazlarla nafile namazlarda, ikinci rekâtları
birinci rekâtlardan uzun yapmak mekruhtur. Fakat nafilelerde üçüncü rekâtları
birinci ve ikinci rekâtlardan uzun tutmakta kerahet yoktur. Çünkü nafilelerde
her iki rekât müstakil bir namaz sayılır.
431- Farz namazlarda ve cemaatla
kılınan namazlarda okunan âyetlerden dolayı namaz kılmakta olan kimsenin:
"Ya Rabbi! Beni ateşten koru" diye duada
bulunması veya Yüce Allah'dan mağfiret dilemesi
mekruhtur. Yalnız başına nafile namaz kılanın bu şekilde dua etmesinde bir
sakınca görülmemektedir.
432- Namazda sünnet mikdarı Kur'ân okunduktan sonra, insanda bir tutukluk (ve şaşırma)
olursa, hemen rükûa gitmeli, başka bir âyete veya sûreye geçmemelidir.
Fakat henüz sünnet mikdarı okumamışsa, başka bir yere
geçmesinde kerahet olmaz.
433- Kur'ân-ı Kerîm, farz
namazlarda yavaşça ve harfleri belirterek okunmalı. Teravih namazlarında ise,
yavaş ve sür'atli okuyuş arasında bir kıraat
yapmalıdır. Diğer gece namazlarında sür'atle
okunabilir. Fakat mana anlaşılabilecek şekilde olmalı ve tecvid
hatası bulunmamalıdır.
434- Namazda ve namaz dışında sesli olarak Kur'ân okunurken, sadece sesi güzelleştirmek ve okuyuşu
süslemek için makamla okumak iyi kabul edilmiştir. Çünkü bir hadîs-i şerîfde:
"Kur'ân-ı Kerîm'i seslerinizle bezeyiniz"
buyurulmuştur. Yeter ki bununla mana değişmesin,
kelimelerin aslı bozulmasın ve tecvid kurallarına
uyulsun. Harfler uzatılarak bir harf, iki harf gibi okunmasın. Bazı
müezzinlerin namazda tebliğ görevini yaparken fazla bir elif daha ilâve ederek:
رَابَّنَالَكَ
الْحَمْدُ
demeleri bu
nevidendir. رب Allah, راب
ise, üvey baba
demektir. Mana değişikliğinden dolayı namazı bozacağından, bu gibi nağmelerden
kaçınmak lâzımdır.
Sonuç: Yapılan nağmeden dolayı Kur'ân
kelimelerinin manaları değişirse namaz bozulur. Fakat "Med"
ve "Lin" denilen harflerde değişiklik aşırı
derecede olmazsa namaz bozulmaz. Aşırı derecede olursa namaz bozulur, isterse
mana değişmesin. (*)
435- Namaz içinde meydana gelen bir okuyuş yanlışlığı
ile namaz bozulur mu, bozulmaz mı konusu pek önemlidir. Buna dikkat gerekir.
Kur'ân okurken bir hata yapılmasına veya okuyucunun sürçmesine Zelletü'l-Karî
(Okuyucunun Sürçmesi) denir. Bu konuda başlıca esaslar şunlardır:
436- Kur'ân-ı Kerîm'in bir kelimesi kasden değiştirilir
de, bununla mana değişmiş olursa, namaz ittifakla bozulur. Ancak kelime övgüye
ait olup onun yerine yine övgüye ait bir lâfız okunmuş olursa bozulmaz.
Fakat böyle bir davranış caiz görülmez.
Amma yanılarak değiştirilmiş olursa, bakılır: Eğer
okunan lâfzın benzeri Kur'ân'da bulunmaz, manası da Kur'ân'daki kelimenin
manasından uzak olup aralarında fazla bir ayrılık bulunarak iki mana arasında
bir ilgi bulunmazsa, bununla namaz ittifakla bozulur. "Hâzâ't-turâbu"
yerine, "Hazâ'l-gubâru" okumak gibi. Fakat okunan lâfız
tesbih, hamd ve zikir manasında ise bozulmaz.
Eş ve benzeri Kur'ân'da bulunmadığı halde, manası da
bulunmayan bir lâfız hakkında da hüküm böyledir. "Yevmetüb-le's-serâiru"
yerine, "Yevme tüblâs-serâilu" okunması
gibi.
437- Yanılarak okunan bir lâfzın benzeri Kur'ân'da
bulunur da, bu lâfız, ile Kur'ân'daki kelimenin manası aşırı şekilde değişmemekle
beraber ikisinin manası biribirinden uzak bulunursa İmam Azam ile İmam
Muhammed'e göre namaz bozulur. İhtiyat da bundadır. Fakat İmam Ebû Yusuf
ile diğer bazı fıkıh alimlerine göre namaz bozulmaz. Çünkü bunda herkes
için bir güçlük vardır. İnsanların çoğu bundan kurtulamaz. Onun için
fetva da buna göredir.
438- Yanılarak okunan bir lâfzın benzeri Kur'ân'da
bulunmamakla beraber bununla mana değişmeyecek olsa, İmam Azam ile İmam
Muhammed'e göre namaz bozulmaz. Çünkü mana asıldır, en çok manaya önem
verilir. Fakat İmam Ebû Yusuf'a göre bozulur; çünkü burada asıl olan,
Kur'ân'da benzerinin bulunup bulunmamasıdır. "Kavvâmîne"
yerine "Kayyâmîne" okunması gibi...
Demek oluyor ki, İmam Azam ile İmam Muhammed, yanılarak
yanlış okunan lâfız ile, Kur'ân'daki mananın fazla değişip değişmemesini
göz önüne almışlardır. Şöyle ki: Eğer mana fazla değişirse, namaz
bozulur, değilse bozulmaz; okunan lâfzın benzeri Kur'ân'da bulunsun veya
bulunmasın.
İmam Ebû Yusuf ise, okunan lâfzın Kur'ân'da benzerinin
olup olmamasını esas tutmuştur. Bundan dolayı, eğer Kur'ân'da benzerinin
olup olmamasını esas tutmuştur. Bundan dolayı, eğer Kur'ân'da benzeri
varsa namaz bozulmaz, isterse mana aşırı derecede değişmiş olsun. Eğer
benzeri Kur'ân'da yoksa namaz bozulur, isterse mana aşırı derecede değişmiş
olmasın.
Yukarda (436, 437, 438.) maddelerde gösterilen üç esas, önceki
devir (mütekaddimîn) müctehidlere göredir. Aşağıdaki esaslar da, daha
sonraki devir (müteahhirîn) fıkıh alimlerine göredir. Bunlar bu konuda
biraz daha genişlik göstermişlerdir.
439- Kur'ân-ı Kerîm'in okunuşunda yanılarak i'rab yönünden
yapılacak hata, manayı ne kadar değiştirecek olursa değiştirsin, namazı
mutlaka bozmaz. Çünkü insanların çoğu i'rabın şekillerini ayırmaya güç
yetiremez. "İbrahime" kelimesinin sonunu "İbrahimu" şeklinde
ötre ve "Rabbuhu" kelimesinin "Ba" harfini de üstün
"Rabbehu" şeklinde üstün okumak gibi... "Na'budu"
kelimesinin be'sini de "Na'bedu" şeklinde esre okumak böyledir.
440- Kur'ân kelimelerinden şeddesiz olan bir harfi sehven
şeddeli okumak veya şeddeli bir harfi şeddesiz okumak, uzatılacak bir harfi
uzatmamak, kısa okunması gereken bir harfi uzatmak, idğam edilecek harfleri
ayrı ayrı okumak ve ayrı ayrı okunacak harfleri idğam etmek (birleştirip
şeddeli okumak) namazı bozmaz. "İyyâke" kelimesini şeddesiz
okumak gibi. Yersiz olarak yapılan imale de namazı bozmaz. "Bismillahi"
veya "Mâliki yevmi'd-dîn" âyetlerini imale ile okumak gibi...
İnce okunacak bir harfi kalın okumak, kalın okunacak bir
harfi ince okumak da böyledir; çünkü bunlarda da çoğunluğun yetersizliği
vardır.
441- Kur'ân okunurken durulmayacak yerde durulsa veya ilk
olarak bu yapılsa, bakılır: Eğer bununla mana bozulmazsa ittifakla namaz
fasid olmaz. Fakat mana değişirse, bunda ihtilâf vardır. Kabul edilen fetva
bununla da namazın bozulmamasıdır. Müctehidlerden sonraki alimlerin görüşü
budur. Çünkü bunda da çoğunluk için bir güçlük vardır, herkes manayı
bilip ona göre Kur'ân okuyamaz. Ayrıca unutmak ve nefes kesilmek gibi
hallerden de kurtulamaz. Bunun için "Lâ ilâhe" diyerek durduktan
sonra "İlâhû" denilse veya "Kaleti'l-Yehudu = Yahudiler
dedi" deyip durulduktan sonra "Uzeyrün ibnullahi = Üzeyr Allah'ın oğludur"
diye başlanılsa, tercih edilen görüşe göre, namaz bozulmaz.
422- Kur'ân'daki bir harf yerine sehven başka bir harf
okunacak olsa, bakılır: Eğer bu iki harf arasında Kaf ve Kâf gibi mahreç
(harflerin çıkış) yakınlığı varsa veya bunlar Sin ile Sad gibi bir mahreçten
olup aralarında değişiklik caiz ise bununla namaz bozulmaz. (فَلاَتَقْهَرْ)
yerine (فَلاَتَكْهَرْ) ve (فَتْح
قَرِيبٌ )
yerine ( فَتْح
غَريبٌ) okunması gibi. (
الصَّمَدُ)
yerine (السَّمَدُ) okunması da böyledir. (ج
ل ى)
harfleri bir mahreçten oldukları halde aralarında değişme caiz değildir.
Bu harfler birbirlerine çevrilemezler.
443- İki harf arasında mahreç birliği veya yakınlığı
olmadığı halde çoğunluk bakımından güçlük bulunup bunların aralarını
ayırmak zor olsa, bunlardan birinin yerine diğerinin telâffuz edilmesi, fıkıh
alimlerinden çoklarına göre namazı bozmaz.(ض)
yerine ( د ذ
) veya (ظ ) harfinin okunması ve (
ذ
) yerine de (ز) veya (ظ)
harfinin söylenmesi gibi. (ص) ile(س
, ط) ile (ت)
harfleri de böyledir. Birçok fıkıh alimi namazın bozulmayacağı fetvasını
vermiştir. Ancak bunlar kasden yapılırsa, o zaman namaz bozulur.
Bu bakımdan (وَلاَالضَالِين)
yerine (وَلاَالظَالَين) veya (وَلاَالذَالِّين)
okunması namazı bozmaz. Bununla beraber bu mesele üzerinde başka görüşler
de vardır. Bu harflerin aralarını ayırmaya gücü yetecek kimse için,
bunların böyle değiştirilmesine meydan vermemek gerekir. Kasden böyle
okunursa namaz bozulur.
444- Aralarını zahmetsiz olarak ayırmak mümkün olan iki
harfden birini diğeri ile değişmek, (ص)
yerine (ط) harfini koymak, namazı
ittifakla bozar. (الصالحات) yerine (الطالحات)
okumak gibi. (الله
احد)yerine (الله
احت)ve
(فطرة
الله التى
فطره) yerine (فتر)
okumak da böyledir.
445- Namazda bir kelimenin bir kısmı kesilse, (الحمد)
yerinde unutmaktan veya nefes kesilmesinden dolayı yalnız (ال)
denilip sonra (حمد) denilse veya okunacak
bir kelime hatıra gelmeyip başka bir kelimeye geçilse, fıkıh alimlerinin çoğuna
göre namaz bozulmaz. Mana değişse bile hüküm aynıdır. Çünkü unutmada
ve nefes kesilmesinde zaruret vardır ve bu da herkesde olan bir haldir. Öyle
ki, (مطلع
الفجر ) yerine nefes kesildiği için
(مطلع
الفج ) denilerek rükûa varılsa, namaz
bozulmuş olmaz. Bununla beraber namazı bozacak bir kelimenin tamamını
okumakla bunun bir kısmını okumak eşittir, her iki halde de namaz bozulur.
446- Kur 'ân okurken bir kelimenin son harfi diğer bir
kelimeye bitiştirilecek olsa, bütün alimlere göre namaz bozulmaz. ( إِيَّاكَ
نَعْبُدُ)
ve (إِنَّا
أَعْطَيْنَاكَ
الْكَوْثَرَ
) âyetlerini ( إِيَّاكَ
نَعْبُدُ)
ve (إِنَّا
أَعْطَيْنَاكَ
الْكَوْثَرَ) diye okumak gibi. Ancak bu gibi
okuyuşlarda kesinti yapılmamasına dikkat etmelidir.
Yine, (يَحْسَبُونَ
اَنَّهُمْ) yerinde (يَحْسَبُونَهُم)
diye bitiştirilse namaz bozulmaz.
447- Kur 'ân okurken yanılarak bir harf ziyade edilecek
olsa, bakılır: Eğer mana değişmezse namaz bozulmaz. (يَدْخِلُهُ
نَاراً)
yerine (يَدْخِلُهُمْ
نَاراً) okunması gibi. Fakat mana
değişirse, bir görüşe göre namaz bozulur. (اِنَّكَ
لَمِنَ
الْمُرْسَلِين)
yerine (وَاِنَّكَ
لَمِنَ
الْمُرْسَلِين) okumak gibi; çünkü bu
halde yeminin cevabı yemin kılınmış oluyor. Bununla beraber namazın
bozulmayacağını söyleyenler vardır. (مَثَانِينَ)
yerine (مَثَانِنَ) ve (زَرَابِى)
yerine (زَرابيب) okunduğu takdirde de namaz
bozulur.
448- Kur'ân-ı Kerîm'in kelimelerinden birinin bir harfi
sehven noksan okunsa, bakılır: Eğer bu harf kelimenin aslından olup mana değişirse,
İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre namaz bozulur. (مِمَّارَزَقْنَاهُم)
yerine (مِمَّارَزَقْنَاهُم) ,(هُمْ)
ve (جَعَلْنَا) yerine (عَلْنَا)
okunması gibi. . .
Yine, asıl harflerden olmamakla beraber kaldırılan harfden
dolayı küfür inancını gerektiren bir mana meydana gelirse, yine namaz
bozulur.
449- Namazda Kur'ân'ın bir kelimesi veya harfi kesilerek
okunmazsa, bakılır: Eğer mana değişmezse, namaz bozulmaz. (وَلَقَدْ
جَاءَ بهم
رُسُلهم)
yerine (ولقد
جاءهم
رُسُلُهم) okumak gibi.
(وَمَاتَدرى
نفسنٌ
ماذاتكسِبُ
غَداً ) âyet-i kerîmesinde
(ذ) 'yi ve (جَزَاءُ
سَيئَةٍ
سيِئْةٌ
مِثْلُهَا)
âyet-i kerîmesinde de ikinci (سَيئَة)
kelimesini okumamak da böyledir. Fakat mana değişirse, bütün fıkıh
alimlerine göre namaz bozulur.
(فَمَالَهُمْ
لاَئُوْمِنُونَ) yerine (فَمَالَهُمْ
ئُومنُون)
okunması gibi.
Kaldırılan harf asıl harflerden olmadığı veya asıl
harflerden olmakla beraber mana değişmediği takdirde namaz bozulmaz. (الواقِعة)
kelimesinin "Ha"sız okunması (تعالى
جدُّربّنا)
yı, (تعلى
جدُّرَبنا) okumak da böyledir.
450- Kur 'ân 'in bir kelimesi namazda tekrarlanırsa, bakılır:
Eğer bununla mana değişmezse, namaz bozulmaz; değişirse bazı fıkıh
alimlerine göre yine bozulmaz. Diğer bazılarına göre ise bozulur. Sahih görülen
de budur. (رَبّ
العالمين) yerine (رَبِّ
رَبِّ
العالمين)
okumak gibi. Bununla mananın değişeceğini bilen kimsenin, bunu kasden böyle
okuması, şübhesiz namazı bozar. Fakat bir dil sürçmesi veya kelime düzeltmesi
maksadı ile olduğu takdirde, namazın bozulmayacağı daha uygun görülmektedir.
Yine, bir kelimenin bir harfi tekrarlansa, bakılır: Eğer
şeddeli bir harfi izhar (şeddeyi çözme) şeklinde olursa, namaz bozulmaz. (ومن
يرَتَد)
yerine (ومَن
يَرتَداد) okumak gibi. Fakat (الحمدلله)
yerine, üç lâm ile (الحمداللله) şeklinde
okunursa namaz bozulur.
451- Ayetlerdeki kelimelerin harfleri sehven öne alınsa
veya arkaya geçirilse, bakılır: Eğer mana değişirse, namaz bozulur. (عصف)
ve (خسر) yerine (عفص)
ve (سرخ) okunması gibi. Fakat mana değişmezse,
namaz bozulmaz. (غِثاءاحوى) yerine (غثاءأوحى)
okunması gibi. Tercih edilen budur.
452- Kur 'ân okunurken yanılarak bir kelime ilâve edilse,
bakılır: Eğer o ziyade edilen kelime Kur'ân'da bulunmamakla beraber manayı
değiştirmiyorsa, namazı bozmaz. (لاتعبدون
الاالله
وبالوالدين
احسانا)
âyet-i kerîmesinin sonuna (أوبّراً)
kelimesini ilâve gibi.
İlâve edilen kelime Kur'ân'da bulunmamakla beraber manayı
değiştirirse yine hüküm aynıdır. (فيهمافا
كهة ونخلٌ
ورمان)
âyet-i kerîmesini (ونخلٌ
وتُفَّاحٌ
ورمَّان) diye okumak
gibi.
Şu kadar var ki, (تفاح)
kelimesi Kur'ân'da bulunmadığı için, İmam Ebû Yusuf'a göre, bununla
namaz bozulur. Fakat ziyade edilen Kur'ân'da bulunduğu halde, inanç bakımından
küfre girecek derecede manayı değiştirirse, namazı bozar.
(من
آمن بالله
واليوم
لآخروعَمِلَ
صَالِحَاًفَلَهُمْ
اجرهم)
âyet-i kerîmesine "Salihan"dan sonra (وكفر)
kelimesini ilâve etmek gibi.
453- Kur'ân-ı Kerîm 'in kelimelerinden biri, diğerinin önüne
geçirilse, mana değişmediği takdirde namaz bozulmaz.
(فيهازفيرٌوشَهيق) yerine (فيهاشهيق
وزفير)
okunması gibi. Fakat mana değişirse, alimlerin çoğuna göre namaz bozulur.
(ان
الابرارلفى
نعيم وان
الفجارلفىجحيم) âyet-i kerîmesine de,
"Cehîm" evvel, "Naîm" sonra okumak gibi.
454- Kur'ân-ı Kerîm'in iki kelimesi, diğer iki
kelimesinin önüne yanılarak geçirilse, bakılır: Eğer mana değişmezse,
namaz bozulmaz. (يوم
تسودٌوجوه
وتبيض وجوه) okunması gibi.
Fakat mana değişirse, namaz bozulur. (فلاتخافوهم
وخافون)
yerine (فخافوهم
ولاتخافون) okunması gibi.
455- Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah'ın isimlerinden birine
yanılarak te'nis (dişilik) harfi ilâve edilse, bir görüşe göre namaz
bozulur. Daha sahih görülen diğer bir görüşe göre bozulmaz. (الاان
يأتيهم الله
) âyet-i kerîmesini (الاَّان
تأتيهم الله) okumak da
bunun gibidir.
456- Bir ismin yerine sehven diğer bir isim okunarak onunla
nisbet değişirse, bakılır: Eğer kendine nisbet yapılan Kur'ân'da
bulunmazsa, namaz ihtilafsız bozulur. (مريم
ابنه غيلان)
okunması gibi. () okunması ile de bozulur. Eğer nisbet Kur'ân'da bulunursa,
bütün fıkıh alimlerine göre namaz bozulmaz. (مريم
ابنة لقمان)
ve (موسىبن
عيسى) okunması gibi.
457- Rahmet âyetini azab âyeti ile bitirmek veya aksine
olarak azab âyetini rahmet âyeti ile bitirmek ve (الَرَحمن
علىالعرش
استوى)
yerine (الشيطان) diye okumak, bütün fıkıh
alimlerine
göre namazı bozar. Yalnız İmam Ebû Yusuf 'dan bir rivayete göre bozmaz;
fakat diğer sahih görülen bir rivayete göre bozar. Çünkü Yüce Allah'ın
vermiş olduğu habere aykırı olan haber verilmiş olur.
458- (بلى) yerine (نَعَمْ)okunsa,
meselâ: (اَلستَ
بربكم
قالوابلى) yerine (نَعَمْ)
denilse, bütün fıkıh alimlerine göre namaz bozulur. Çünkü "belâ"
olumsuzu red ve isbatı tasdîk içindir. "Naam" ise, olumsuzu tasdîk
içindir. Şöyle ki: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna
"Belâ" diye cevab verilince, mana: "Evet, sen bizim
Rabbimizsin," olur. Oysa, "Naam" denilince mana: "Evet, sen
bizim Rabbimiz değilsin" demek olur ki, bu bir inkârdır.
459- Okunan lâfız, Kur'ân'da bulunduğu halde, Kur'ân'daki
kelime ile aralarında mana bakımından yakınlık bulunmazsa, bakılır: Eğer
küfür inancını gerektiren şeylerden olursa, bütün fıkıh alimlerine göre
namazı bozar. Bu hususta İmam Ebû Yusuf dan sahih görülen rivayette böyledir.
(وَعدًاعلينااناكنافاعلين) yerine (غافِلين)
okunması gibi.
460- Peltek konuşan kimse ( ر
) harfini ( غ
) veya ( ل
) yahut ( ى
) olarak söylese, namazı
bozulmaz. (رب
العالمين) yerine (لب
العالمين)
demesi gibi. Bununla beraber böyle bir kimsenin mümkün olduğu kadar dilini düzeltmeye
çalışması gerekir. İçinde doğru okuyamadığı harf bulunmayan âyetleri
seçmesi gerekir. Böyle bir kimse, ümmî (okuma-yazma öğrenmeyen kimse)
yerindedir. Güzel Kur 'ân okuyanların buna uyması caiz olmaz.
461- (الحمدلله) cümlesini
(الهمدلله) veya (الخمدلله)
okuyanlar veya (قل
هوالله احد) âyetini (كل
هوالله احد)
diye telâffuz edenler de, başka türlü okuyamadıkları takdirde, peltek hükmünde
bulunurlar.
462- Bir kimse namaz kılarken aşırı derecede bir hata ile
Kur'ân okuduktan sonra, dönüp sahih şekilde okursa, namazı caiz olur.
Deniliyor ki, bir namaz birçok yönlerden sahih olduğu
halde, bir yönden bozuk olsa, ihtiyat olarak bozulduğuna hüküm verilir.
Bundan kıraat hususu müstesnadır; çünkü bunun üzerinde çoğunluk bakımından
düzgün okuma güçlüğü vardır. Onun için sıhhat yönü tercih edilir.
Bununla beraber bu hususta da, namazı yeniden kılmak ihtiyata daha uygundur.
(İmam Şafiî'ye göre, Fatiha'nın gayrındaki hata namazı
bozmaz. Çünkü bu İmama göre kasden olmayan söz namazı bozmaz. Bu hatanın
ise kasıd ile bir ilgisi yoktur. Fatiha'daki hata ile namazın bozulması ise,
mezhebine göre, Fatiha'sız namazın caiz olmamasından dolayıdır.) Kıraat bölümüne
bakılsın.
463- Her müslümana,
namazı caiz olacak kadar Kur'ân-ı Kerîm'den ezberlemek bir farzı ayndır.
Fatiha sûresi ile diğer bir sûreyi ezber etmek de vacibdir; bununla farz da
yerine getirilmiş olur. Kur'ân-ı Kerîm'in diğer kısımlarını ezberlemek
de, müslümanlar için bir farz-ı kifayedir.
464- Kur'ân-ı Kerîm'i namaz dışında Mushaf'a bakarak
okumak, ezber okumaktan daha faziletlidir. Çünkü böyle yapmakla okuma
ibadeti ile Mushaf'a bakma ibadeti toplanmış olur.
465- Kur'ân-ı Kerîm'i namaz dışında da kıbleye yönelerek
ve güzel elbise giyerek taharet üzere okumak müstahabdır. Başlarken "Eûzü
Besmele"yi okumak da müstahabdır.
466- Kur'ân-ı Kerîm'i ayda bir defa hatmetmek iyidir.
Senede bir, kırk günde bir, haftada bir hatmedilmesini tercih edenler de vardır.
Üç günden az bir zamanda hatmedilmesi müstahab değildir. Çünkü böyle az
bir zaman içinde Kur'ân-ı Kerîm'in manalarını düşünmek mümkün olamaz.
Tecvidi bile gözetilemez.
467- Kur'ân-ı Kerîm'i dinlemek bir farz-ı kifayedir.
Bununla beraber başka bir işle uğraşmakta olan kimselerin yanında Kur'ân
âyetlerinin sesli olarak okunması uygun değildir. Bu durumda Kur'ân'ı
dinlemeyenler değil, okuyanlar günah işlemiş olur.
468- Kur'ân-ı Kerîm'i okumak, nafile ibadetten ve aşikâre
okumak, gizli okumaktan ve dinlemek de okumakdan daha faziletlidir. Yeter ki, işte
gösteriş bulunmasın.
469- Bir kimse yürürken veya bir iş görürken Kur'ân-ı
Kerîm'i okuyabilir. Yeter ki bu durum, Kur'ân'ın gafletle okunmasına
sebebiyet vermiş olmasın.
470- Namaz kılınması mekruh olan vakitlerde dua etmek,
tesbihde bulunmak ve Peygamber Efendimize salât ve selâm getirmekle meşgul
olmak, Kur'ân-ı Kerîm'i okumaktan daha faziletledir.
471- Kur'ân-ı Kerîm'i güzel sesle ve tecvid kurallarına
uyarak okumak, müstahabdır. Bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmuştur:
"Her şeyin bir süsü vardır. Kur'ân'ın süsü
de, güzel sestir."
Fakat tecvide aykırı şekilde ses yükseltip alçaltmalar
ve nağme yapmalar caiz değildir. Kelimeleri değiştiren bir okuyuş, ihtilafsız
haramdır. Böyle bir hata ile okuyan kimseye doğrusunu bildirmek, işiten
kimse için bir borçtur. Ancak bu yüzden aralarında bir kin doğacak olursa
uyarma terk edilir.
472- Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup öğrenmiş olan kimse, sonra
Kitab'dan okuyamayacak derecede unutacak olsa günahkâr olur.
473- Kur'ân-ı Kerîm'i okumak bir ibadet olduğu gibi, başkasına
da öğretmek pek büyük bir ibadettir. Bir hadîs-i şerîfde şöyle
buyurulmuştur: "Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenip başkalarına
da öğreteninizdir..."
Diğer bir hadîs-i şerîfde de şöyle buyurulmuştur:
"Güzel Kur'ân okuyan müslümanlar, Cennet
ehlinin arif olanlarıdır."
Kur'ân-ı Kerîm, maddî ve manevî, bedenî ve kalbî bütün
hastalıkların şifasıdır. Nitekim "Kur'ân devâdır"
hadîs-i şerifi de bunu bildirmektedir. Artık her müslüman için gerekmez mi
ki, Kur'ân-ı Kerîm'i bellesin, onu okumakla şereflensin, birçok sevablara
kavuşsun!..
474- Namaz içinde
yapılması veya yapılmaması mekruh olan şeyler tahrîmî (harama yakın) ve
tenzihi (helâla yakın) olmak üzere iki kısımdır. Şöyle ki: Bir vacibin
terkini taşıyan bir iş tahrimen mekruhtur. Bir sünnetin terkini taşıyan
bir iş de, tenzihen mekruhtur. Bununla beraber tenzihen mekruh olanlar da, önemleri
bakımından ve tahrimen mekruhlara yakınlıkları yönünden birbirlerinden
farklıdırlar. Örnek: Müekked bir sünneti terk etmek, bir vacibi terk etmek
derecesine yakın bir keraheti taşır. Farzların, vaciblerin ve müstahabların
ve bunların zıdlarının değişik olması gibi...
Namazda mekruh olan şeylerin başlıcaları şunlardır:
1) Namaz kılarken bir özür bulunmaksızın bir direğe,
duvara veya sopaya dayanmak mekruhtur.
2) Namazda bir sağa ve bir sola doğru meyletmek mekruhtur.
Çünkü böyle bir hareket gereksiz ve huzura aykırıdır.
3) Bir özür olmaksızın namazda birbiri peşine olmamak üzere
birkaç adım yürümek mekruhtur. Fakat görülen bir yılanı veya bir akrebi
öldürmek gibi bir özür sebebiyle atılacak birkaç adım mekruh değildir.
Bununla beraber bunları öldürmek, biraz yürümeye ve birkaç kez çarpmaya
muhtaç olursa, bununla namaz bozulur. Ancak bu halde namazı bozmaya dinde izin
vardır. Çünkü herhangi bir zararı kaldırmak için namazı bozmak caizdir.
Bir kimseyi ölümden kurtarmak için veya bir malı, değeri bir dirhem olsa
bile, zayi olmaktan kurtarmak için namaz bozulabilir; bu mal ister namaz kılana
ve ister başkasına ait olsun farketmez.
4) Namazda bit veya pire tutmak ve öldürmek veya kovalamak
mekruhtur. Karınca ve pire gibi bir şeyin ısırmasından rahatsız olan
kimsenin namaz içinde bunları yalnız tutup atmasında kerahet yoktur.
5) Namazda hoş bir kokuyu koklamak, tükrüğü atmak veya
elbise ile bir iki kez yelpazelenmek, namazdan önce veya namaz içinde erkek için
kolları dirseklere doğru toplamak mekruhtur.
6) Namazın kıyam, rükû ve secde hallerinde, bir özür
bulunmaksızın elleri sünnet olduğu üzere konulması gereken yerler üzerine
koymamak mekruhtur. Kıyam halinde elleri yanlara salıvermek gibi...
7) Namazda dizleri yere koymadan önce elleri yere koymak ve
secdeden kalkarken dizleri ellerden önce kaldırmak mekruhtur. Ancak bir özür
sebebiyle yapılabilir.
8) Namazda kıç üzerine oturup but ve bacakları yukarıya
dikmek mekruhtur.
9) Erkeklerin secde ederken kolları tamamiyle yere döşemeleri
mekruhtur.
10) Rükû veya secde yaparken, başlangıç tekbirinde olduğu
gibi elleri yukarıya kaldırmak mekruhtur.
11) Namaz içinde bir özür olmaksızın bağdaş kurmak
veya dizleri dikip oturmak mekruhtur.
12) Rükûda ve secdede, kavme ile celsede sükûneti terk
etmek (duraklama yapmaksızın hareket halinde bulunmak) ve çok acele rükû
ile secde yapmak mekruhtur.
13) Namazda gerinmek, esnemek ve el ile ağzı kapamak
mekruhtur. Çünkü gerinmek bir gaflet ve tenbellik eseridir. Esnemek de bir
gevşeklik nişanıdır. Eğer esneme halinde ağız yumulabiliyorsa, bu mekruh
olmaz. Buna güç yetmiyorsa, namaz içinde sağ elin arkası ile, namaz dışında
da sol elin arkası ile ağız kapatılmalıdır.
14) Namazda bir zaruret olmaksızın kendi arzusu ile öksürmek
mekruhtur. Öksürüğü mümkün olduğu kadar gidermek, edebi gözetmek bakımından
pek güzeldir.
15) Namazda sesi işitilmeyecek derecede üfürmek mekruhtur.
Bu üfürme halinde, en az iki harften ibaret bir ses işitilecek olursa, namaz
bozulur.
16) Namaz içinde verilen selâmı el ile veya baş işareti
ile almak mekruhtur.
17) Namazda okumaya engel olmayacak miktarda ağıza altın,
gümüş, inci ve benzeri erimez bir şey almak mekruhtur. Bunlar okumaya engel
olursa namaz bozulur. Ağızda eriyen şeyler de böyledir.
18) Namazda, dişlerin arasında bulunan nohut tanesinden küçük
bir yemek parçasını yutmak mekruhtur. Nohut tanesinden büyük olursa, namazı
bozar.
19) Yenmesi yasak olmayan bir yemek hazır olduğu halde
namaza başlamak mekruhtur. Bu yemek ister iştah çekici olsun, ister olmasın
eşittir. Ancak vaktin çıkmasından korkulursa, o zaman önce namaz kılınır.
20) Namazda gözleri yummak, gözleri semaya doğru kaldırmak
veya sağa-sola bakmak veya boynunu çevirerek sağa-sola bakmak mekruhtur. Bakılması
caiz olmayan bir şeyi görmemek için veya tam bir saygı ile Yüce Allah'ın
huzurunda bulunmaktan dolayı gözleri yummakta kerahet yoktur.
21) Namazda iki elin parmaklarını birbirine çatmak, parmak
çıtlatmak veya çıtlayacak şekilde sıkmak ve elleri böğrüne koymak
mekruhtur.
22) Namazda daha selâm vermeden terleri veya yüze dokunmuş
olan toprakları silmek mekruhtur. Ancak bir zararı kaldırmak ve bir yarar sağlamak
için silinebilir. Göze girip zahmet veren bir teri silmek gibi...
23) Rükû halinde sünnet üzere olan duruma aykırı bir şekilde
başı yukarı tutmak veya aşağıya indirmek, imamdan önce rükûa veya
secdeye gitmek ve ondan önce rükûdan veya secdeden baş kaldırmak mekruhtur.
Fakat imam daha rükûa veya secdeye gitmeden, muktedi (imama uyan) rükûa veya
secdeye gidip başını kaldırsa namazı bozulur. Ancak İmam daha selâm
vermeden bu rükûu veya secdeyi imam ile veya ondan sonra iade ederse,
bozulmaz.
24) Rükûda veya secdede tesbihleri terk etmek veya üçden
az okumak mekruhtur.
25) Kıyamdan rükûa, rükûdan secdeye, secdeden kıyama geçiş
hallerinde meşru olan tekbirleri ve zikirleri, bu intikallerden sonra okumak
mekruhtur. Kıyamdan rükûa vardıktan sonra "Allahü Ekber" demek ve
rükûdan kıyama tam döndükten sonra "Semi'allahü limen hamideh"
demek gibi. Bu şekilde bu zikirlerin yeri kaybedilmiş olur.
26) Kırda namaz kılarken çakıl taşlarını el ile düzeltmek
mekruhtur. Ancak üzerlerinde secde etmek mümkün değilse, yapılabilir. Bu
durumda iki defalık bir düzeltme caizdir.
27) Başkasına ait olan bir yerde, sahibinin rızası olmaksızın
kılanan namaz mekruhtur. Bir görüşe göre böyle bir yer, bir müslümana
ait olup ekilmemiş ise, üzerinde namaz kılmakta kerahet yoktur.
28) Bir kimse başkasına ait olan bir yer ile herkese ait
bir yol üzerinde namaz kılmak mecburiyetinde kalsa, bakılır: Eğer şahsa
ait yer ekilmiş veya gayri müslime ait ise, o yol üzerinde kılması daha
iyidir. Gayri müslimin bu namaza razı olmayacağı bilinen şeydir.
29) Namazı huzuru bozacak ve kalbi meşgul edecek şeylerin
bulunduğu yerlerde kılmak mekruhtur. Çalgı ve eğlencelerin bulunduğu
yerlerde namaz kılmak gibi. Mescidlerde çalınması düşünülecek olan
ayakkabılar da arka tarafa bırakmak, huzuru bozacağından mekruh sayılmıştır.
30) Yanmakta olan sobaya, ocağa ve ateş dolu mangala karşı
namaz kılmak mekruhtur. Muma, kandile, lâmbaya karşı namaz kılmak ise,
mekruh değildir. Yine asılı bulunan Mushaf-ı Şerife veya bir kılıca karşı
namaz kılmak da mekruh değildir. Çükü bunlara hiçbir kimse tarafından tapılmamıştır.
31) Bir insanın yüzüne karşı, arada engel olmaksızın
namaz kılmak mekruhtur. Fakat bir insanın arkasına karşı namaz kılmak
mekruh değildir. Ancak bu adamın konuşmasından dolayı şaşırmak
umuluyorsa, mekruh olur.
32) Temiz olmayan şeylere karşı ve temiz olmayan şeyler
yakınında namaz kılmak mekruhtur. Bunlar namaza olan saygıya aykırı
hallerdir. Mezarlıkta, yol ortasında, hamamda, hayvan boğazlanan yerlerde
namaz kılmak da böyledir. Fakat mezarlıkta veya hamam gibi yerde namaz için
bir yer ayrılmışsa, kerahet olmaz.
33) Namazda bir gerek bulunmaksızın bir çocuğu yüklenmek
veya kendisini meşgul edecek bir eşya taşımak mekruhtur.
34) Helaya (tuvalet) gitmek sıkıntısı olduğu halde
namaza başlamak mekruhtur. Öyle ki, namaz içinde böyle fazla bir sıkıntısı
gelip kalbi meşgul edecek olursa, vakit müsait olduğu takdirde namazı bırakmalıdır.
Böylece namaz kalb huzuru ile kemal üzere kılınmış olur. Aksi halde namaz
sahih olursa da, günah işlenmiş sayılır.
35) Namaz engel olmayacak mikdardan az bir pisliğin
elbisede, bedende ve namaz yerinde bulunması mekruhtur.
36) Kirli elbiselerle, ev işlerinde giyilen elbiselerle
namaz kılmak mekruhtur. Çünkü süs sayılan temiz elbiselerle namaz kılınması
emrolunmuştur. Ancak başka elbise yoksa, bunlarla kılınabilir.
37) Bir özür olmaksızın elbiseyi giymeyip omuzlar üzerine
alarak salıvermek suretiyle namaz kılmak mekruhtur.
38) Namazda, elleri çıkaracak bir aralık bırakmaksızın
ihram gibi bir şeyin içine bürünmek mekruhtur.
39) Bir özür olmadan yalnız tek bir elbise ile (bir entari
ile) namaz kılmak mekruhtur. Erkeklerin sıcak bölgelerde gömlek giymeyip
yalnız şalvar ile namaz kılmaları da böyle mekruhtur.
40) Bir zaruret olmaksızın erkeklerin ipek elbise ile namaz
kılması mekruhtur. (Kerahet ve İstihsan bölümüne bakılsın).
41) Elbiseyi topraktan veya diz yerinin belirmesinden korumak
için rükûa veya secdeye giderken "az bir hareketle" yukarıya çekmek
mekruhtur. Bilindiği gibi "çok hareket" namazı bozar.
42) Namazı gasbedilmiş bir elbise ile kılmak mekruhtur. Başka
bir elbise bulunmasa, yine hüküm aynıdır. Çünkü başkasının malından
sahibinin izni olmaksızın yararlanmak caiz değildir.
43) Erkeklerin secde ederken yere değmesin diye, bütün saçlarını
arka tarafa toplayıp bağlamaları mekruhtur.
44) Erkeklerin uzatmış oldukları saçlarını, kadınlar
gibi bağlayıp başlarının üzerinde bağlamış veya başlarının etrafına
sarmış oldukları halde namaz kılmaları mekruhtur. Böyle bir şeyin namaz içinde
kasden yapılması ise "çok hareket" olacağından namazı bozar.
45) Namaz içinde az bir hareketle insanın üzerinde elbise
çıkarması, başındaki sarığı çıkarması veya böylece bir şeyi
giyinmesi veya başını sarması mekruhtur. Fakat böyle bir şey, fazla bir
hareketle yapılırsa, namaz bozulur. Namazda elbise ile veya vücudun organları
ile gereksiz olarak oynamak da mekruhtur.
46) Namazda başın etrafına mendil gibi bir şey bağlayıp
tepesini açık bırakmak mekruhtur.
47) Namazda tenbellikten ve gevşeklikten dolayı başı açık
bulundurmak mekruhtur. Tenbellikten maksad, baş örtmeyi bir ağırlık saymaktır.
Gevşeklikten maksad da, namazda baş örtmeyi önemsememektir. Halbuki bu bir sünnettir.
Böyle olmayıp da özürden dolayı olursa, başın açık bulunmasında bir
kerahet yoktur. Sadece sıcaktan veya hafiflemekten dolayı başı açık bırakmak
ise, mekruh görülmüştür, bu bir özür sayılmaz.
Bir de namazda tevazu ve huşu maksadı ile başı açık bırakmakda
bir kerahet yoktur, denilmiştir. Bununla beraber deniliyor ki, tevazu ve huşu
bir kalb işidir. O halde kalb ile tevazu ve huşuda bulunup başı örtmek daha
iyidir. Yine denebilir ki, tevazu ve huşu maksadı ile başı açık bırakmak,
kalbdeki tevazu ve teslimiyetin bîr dış görüntüsüdür. Bunun için
iyidir. Şu kadar var ki, namaza başlarken sadece tevazu ve huşu maksadı ile
başları açık bırakacak kimseler pek az bulunur.
Şunu da ilâve edelim ki, biz namazlarımızı Peygamber
Efendimizin kıldığı gibi kılmakla emrolunmuşuz. Çünkü bir hadîs-i şerîfde
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Beni namaz kılarken nasıl
görüyorsanız siz de öyle namaz kılın." Peygamber Efendimiz
ise, namazlarını mübarek başları örtülü olarak kılmışlardır. Bu bir
âdet işi değildir. Doğrusu namazda peygamberimizin uyguladığı sünnet işine
uymak ve başkalarına benzemekten sakınmak meselesidir. İhramda başların açık
bulundurulması başka bir hikmete bağlıdır. O, mahşer hayatının bir örneğidir.
Namaz buna kıyas edilmez. İbadetlerde kıyas geçerli olmaz. Artık gerçek
bir özür bulunmadıkça, başı güzel bir şekilde secdeye engel olmayan bir
giysi ile örtmenin daha faziletli olduğu kesindir. Öyle ki, secde esnasında
baştan düşen bir giysiyi (tek el ile) başa yerleştirmek faziletli görülmüştür.
Fakat iki elle (çok hareket ile) yapılmaz.
Bu konuda kerahet ve fazilet erkeklere göredir. Kadınlara göre
ise, başlarının namazda örtülü olması her halde şarttır. Başlarının
açık bulunması, namazlarını bozar. Bu konu, din kitablarımızın bir çoğunda,
özellikle "Bahr-i Raik" ile "Reddü'l-Muhtar" adlı
eserlere ayrıntılı olarak yazılmıştır.
48) Namaz kılanın başı üstünde veya kendisine yakın
olarak ön tarafında veya kendisine yakın olmasa da, sağ ve sol tarafından
hizasındaki duvar veya tavan üzerine çizilmiş veya asılmış büstümsü
canlı yaratık şekillerin bulunması mekruhtur. Arka tarafda bulunması da çoğunlukça
mekruh saymıştır. Fakat bunun keraheti nisbeten azdır.
Namaz kılanın ayakları altında veya oturduğu yerde
bulunan veya karşıdan organları seçilemeycek kadar küçük olan veya başları
kesilmiş veya yüzleri büsbütün silinmiş veya örtülüp yok edilmiş
bulunan bir resmin bulunması, namaz bakımından keraheti gerektirmez.
Yine, kese ve cüzdan gibi şeyler içinde bulunan paralar üzerinde
basılı bulunan resimler veya bir organda dövme suretiyle çizilip elbise ile
örtülen şekiller veya yüzük taşına oyulup belirsiz halde kalan resimler
namazın kerahetini gerektirmez.
Canlılara ait olmayan resimlerde de kerahet yoktur. Ağaç,
bina, ay ve güneş resimleri bu kısımdandır. Çünkü bunların resimlerine
ibadet edilmemiştir. Ancak namaz kılınan zihnini meşgul edecek bir durum
bulunursa, kerahet olur. Bir de kuştan daha küçük olan bir şekil veya bir
yerde bulunduğu halde ayakta iken bakılınca organlarının ayrımı belirsiz
olan resim, namaz kılanın yanında bulunsa, keraheti gerektirmez.
49) Üzerinde canlı resimleri bulunan bir elbise ile namaz kılınması
ve canlıya ait bir resim üzerine secde edilmesi mekruhtur. Fakat böyle bir
elbisenin üzerine başka bir elbise giyerlerse, onunla namaz kılınmasında
kerahet yoktur.
Bir de yere serili olup üzerinde böyle resimler bulunan bir serginin, resim
bulunmayan kısmında namaz kılınması ve secde edilmesi mekruh değildir.
Bilindiği gibi, öteden beri birçok kavimler, yalnız bir
olan Allah'a iman inancını bırakıp şirke düşmüşler ve tasarladıkları
canlı tanrılarının resim ve heykellerini yaparak onlara tapınmışlar, hürmet
göstermişler ve ibadethanelerini onlarla doldurmuşlardır.
Bugün madde yönünden pek yüksek görülen nice milletler
de henüz kendilerini böyle putlara tapmaktan kurtaramıyorlar. İslâm dini
ise, insanlara tevhid (yalnız bir Allah'a ibadet) inancını tebliğ edip öğretmiştir.
Allah'a ortak koşan kavimlerin bu putlara tapma hallerini çok fazla kötülemiştir.
Artık ezelî ve ebedî olan, her şeye hakim bulunan bir yaratıcının varlığına
inanan ve yalnız O'na ibadetle şeref kazanan İslâm toplumunun bu putlara
tapanlara karşı bir ayrılık nişanı göstermesi gerekir. Yalnız bir
Allah'a iman (tevhid) inancını daima göstermek için mabedlerini ve namaz kılacakları
yerleri, bu gibi puta tapanları taklit ve onlara saygı anlamına gelecek şeylerden
uzak bulundurmaları bir görev gereğidir.
Gerçekten hiç bir müslümanın bu gibi resim ve heykellere
tapınmak hatırından geçmez. Fakat şu putperest milletlere karşı bir ayrılık
eseri göstermek ve zihni az çok meşgul edecek şeylerden namazgahlarını
uzak bulundurmak dinimizin yüksek hikmetleri gereğidir.
50) Namazın mekruhlarının bir kısmı "İmamet ve
Cemaat" konusunda, bir kısmı da "Kıraat ve Evkat-ı Salât" bölümünde
ve diğer konularında yeri geldikçe anlatılmıştır.
51) Yanılma olmaksızın ve sehiv secdelerini
gerektirmeksizin keraheti tahrimiye ile kılınan namazların iade edilmesi
vacibdir. Fatiha sûresi yerine kasden başka bir ayet okunarak kılınan namaz
gibi...
Tercih edilen görüşe göre, kerahetle kılınan önceki
namazla farz yerine getirilmiş olup iade sureti ile kılınan namaz ise onun
eksiklerini tamamlayıcı yerine geçmiş bulunur.
475- "Fesad" bozulma ve "İfsad" da,
bozma demektir. Bunların karşıtı "Salâh (Sıhhat)" ve
"Islah" dır. İbadetlerde fesad ile "butlan" birdir. Fasid
olan bir ibadete "batıl" da denir. Bir şeyi bozan sıhhat halinden
çıkaran şeye de, "müfsid" denir. Çoğuluna "müfsidat"
denir.
Bir namazın şart ve rükünlerinden biri bulunmamakla o
namaz fasid olacağı gibi, bu şart ve rükünler üzere başlanıldıktan
sonra bazı şeylerin bulunmasından dolayı da fasid olabilir. Namazı böyle
bozan şeylere "Müfsidat-ı Salât" adı verilir. Bunların bir kısmı
daha önce yeri geldiğinde anlatılmıştı.
Biz burada şart ve rükünleri ile başlanmış bir
namazı bozacak şeylerin başlıcalarını yazacağız. Şöyle ki:
1) Namazda iki harfden ibaret dahi olsa, namaz kılanın
işiteceği derecede söz söylemek namazı bozar. Bu hususta kasıd, yanılma,
uyuma ve hata halleri eşittir.
2) Bir hastalık sebebiyle veya bir malın ve bir arkadaşın
kaybolması gibi musibetten dolayı harfler belirecek şekilde sesle ağlamak
veya "ah, uh, eh" diye inlemek, "öf demek, yahut bir toza üflemek
veya bir şeyden bezginlik göstermek için "uf, tuh" demek namazı
bozar.
Yüce Allah'ın korkusundan, cennet veya cehennemi hatırlamaktan
dolayı ağlamak, ah ve iniltide bulunmak namazı bozmaz. Kendini tutamayacak
derecede şiddetli hastalıktan dolayı bir ah ve inilti de namazı bozmaz.
3) Cemaattan biri, imamın okuduğu Kur'andan duygulanarak ağlasa
veya "evet" dese, bakılır: Eğer bu bir huzur ve huşu eseri ise,
namazı bozulmaz. Fakat sadece ses güzelliğinden lezzet duyma eseri ise namazı
bozulur.
4) Bir özür veya makbul bir sebeb bulunmaksızın "eh,
eh..." diye boğazı gürültü çıkararak temizlemek namazı bozar. Fakat
zorlamayarak kendiliğinden gelen bir öksürme, bir özür sayıldığından
namazı bozmaz. Sesi düzeltip güzelleştirmek için veya namazda bulunduğunu
bildirmek için veya kendi imamının bir kıraat hatasını düzeltmek için
bunun yapılmasında namaz bozulmaz. Çünkü bu boğaz temizliği doğru bir
maksada dayanmaktadır. Sahih olan görüş budur.
5) Aksıran kimseye namazda "Yerhamükallah"
denilmesi ve başkasının "Rahimekallah" demesi üzerine namazda
"amin" denilmesi namazı bozar. Fakat aksıranın kendi nefsine karşı
"Yerhamükallah" demesi namazı bozmaz. Yine, aksıran kimseye hamd
etmesini hatırlatmak için namazda "Elhamdü lillâh" denilmesi,
sahih olan görüşe göre namazı bozmaz. Çünkü bu sözün cevab yerinde
olması benimsenmiş değildir. Bu yalnız bir hatırlatmadan ibarettir.
6) Namazda "Allah" ismi işitilmekle "Celle
Celâlüh" denilse veya Peygamber Efendimizin şerefli ismi işitilmekle
"sallallahu aleyhi ve sellem" denilse, bakılır: Eğer bununla bir
cevap kastedilmiş ise namaz bozulur. Fakat yalnız bir övgü ve yüceltme
kasdedilmişse, bozulmaz. Çünkü bu, namaza aykırı olmayan bir zikir olmuş
olur.
7) Namazda şeytani bir vesveseden dolayı "Lâ havle ve
la kuvvete illâ billah" denilse, bakılır: Eğer bu vesvese ahiretle
ilgili bir şey ise, namaz bozulmaz. Fakat dünya ile ilgili bir şey ise, namaz
bozulur. Çünkü vesvese bir acıdır. Bu durumda dünyaya ait bir acıdan
dolayı bu "Lâ havle" sözü söylenmiş olur.
8) Namaz kılmakta olan kimse, kendisini çağırana veya içeriye
girmek için izin isteyene, namazda olduğunu anlatmak için "Elhamdü lillâh"
veya "Sübhanellah" dese veya okuyuşunu aşikâr yapsa, bununla namaz
bozulmaz.
9) Kur'an-ı Kerim'in içinde veya hadis-i şeriflerde
bulunan bir duayı namaz içinde okumak, namazı bozmaz. Namazda: "Allahümme
Ekremnî, Allahümme en'im aleyye, Allahümme aslih emri, Allahümmerzuknî'l-afıyete,
Allahümmağfir lî ve livalideyye ve lilmüminine velmüminat"
denilmesi gibi...
Fakat: "Allahümmeğfir liammî, Allahümmeğfir
lihalî" gibi bir dua, namazı bozar. Çünkü, böyle bir dua Kur'anda
ve hadislerde yoktur.
10) Namazda, insanların sözlerine benzer bir şekilde dua
edilmesi ve insanlardan istenilmesi imkansız olmayan bir şeyin Yüce Allah'dan
istenilmesi, namazı bozar. Allahümme at'imnî lahmen = Allah'ım bana
et yedir." , "Allahümmekzi deyni = Allah'ım borcumu Öde,"
ve "Allahümmerzuknî zevceten = Allah'ım beni zevceyle rızıklandır"
diye dua edilmesi gibi...
11) Namazda bir kimseye dil ile selam vermek veya başkasının
selamını dil ile almak veya tokalaşarak selamlaşmak namazı bozar. Sadece
Aleyküm denilmesi veya yanılarak selam alınması da böyledir.
12) Namazda el ile veya baş ile selam alınsa, sorulan veya
istenilen bir şey için baş, göz ve kaş ile işarette bulunulsa, namaz
bozulmaz. Fakat bir namaz kılana: "ileri git, yanında namaz kılacak
kimseye yer ver" denilip, o da bu emre uyarak hareket etse, namazı
bozulur. Çünkü namaz içinde Allah'dan başkasının emrine uymuş olur.
Fakat kendiliğinden biraz çekilerek namaz kılacak kimseye safda yer vermesi
namazı bozmaz.
13) Namaz içinde çok sayılan iş ve hareket, namazı
bozar. Az sayılan iş bozmaz. Şöyle ki: Namaza ve namazı düzeltmeye ait
olmayan ve çok hareket sayılan bir hareket namazı bozar. Çok iş ve hareket
o işdir ki, onu işleyen kimseyi dışardan bir kimse gördüğü zaman,
namazda olmadığından şübhe etmez. Bunun karşıtı az iştir ki, sahibini gören,
onun namazda olup olmadığından şübheye düşer.
Örnek: Namaz kılmakta olan bir kimse, yerden bir taş
alarak kuş veya benzeri bir şeye atacak olsa, namazı bozulur. Çünkü bu
hareketi çok harekettir. Fakat yanında bulunan bir taşı bir eliyle atacak
olsa, namazı bozulmaz. Çünkü bu bir az işdir. Ancak namaz içinde başka
bir şey ile uğraştığından dolayı günah işlemiş olur.
14) Bir kimse namazda, kendi imamından başka bir kimsenin
okuduğu Kur'andaki yanlışlığı veya takıldığı yeri düzeltse namazı
bozulur. Çünkü bu hareket bir öğretme ve öğrenme sayılır. Öğretme ve
öğrenme ise, çok harekettir. Fakat kıraat maksadı ile okuyup da bunun
sonunda o kimse için düzelme hasıl olsa, namazı bozulmaz.
Yine, kendi imamı için düzeltme yapsa, namazı bozulmaz.
İmamın yeteri kadar Kur'an okumuş olması fark etmez. Çünkü bu aynı namazı
düzeltmeye aitir. Fakat namaz kılan bir kimse, kendisi ile beraber aynı
namazda olmayan kimsenin okuyuşunu düzeltirse, namazı bozulur, çünkü bu
bir öğretme sayılır.
15) Bir kimse namazda iken vücudunu bir kere veya arka
arkaya iki kere veya değişik rekatlarda birer, ikişer kere kaşısa, namazı
bozulmaz. Fakat bir rekatta birbiri ardınca üç defa kaşısa, bozulur. Ancak
bir organını, elini tekrar kaldırmadan birkaç defa kaşıması, bir defa kaşıma
sayılır.
16) Namazda bir özür olmaksızın birbiri ardınca hiç
durmadan en az üç adım atmak namazı bozar. Yine, bir şahsın çarpması üzerine,
namaz kılanın elinde olmayarak yerden üç adım kadar yürümesi de namazı
bozar. Namaz kılınan yerden tutup çıkarılmak da böyledir, namaz bozulur.
17) Namazda tekrarlama yapılmaksızın bir el ile baştan
sarığı veya giysiyi kaldırıp yere koymak veya bunları yerden kaldırıp başa
koymak, namazı bozmaz. Fakat bunları yerden kaldırıp başa koymak çok iş
ve harekete muhtaç olursa, namazı bozar.
18) Namaz kılmakta olanın bir kimseye bir el veya bir kamçı
ile vurması, namazı bozar. Çünkü bu, çok iş ve harekettir. Fakat hayvan
üzerinde namaz kılanın bu hayvana arka arkaya üç defa vurması, namazını
bozarsa da, bir veya iki defa vurması bozmaz. Sahih olan görüş budur.
Yine, hayvanın yürümesi için, bir ayağı iki defa
hareket ettirmek namazı bozmaz. Fakat iki ayağı hareket ettirmek bozar, iki
ayak, iki el yerinde sayılır.
19) Namazda iken hayvana binmek, namazı bozar, fakat namazda
iken hayvandan inmek bozmaz.
20) Namaz içinde bir ayakkabıyı iki el ile giyinmek, namazı
bozar. Fakat ayağındaki ayakkabılarını ayaktan kolayca çıkarıvermek,
namazı bozmaz.
21) Bir kimse yanılarak veya kasden bir buğday tanesi yese,
bir damla su içse, gözüne sürme çekse, bedeninin herhangi bir yerine yağ sürse,
baş ve sakalının saçlarını tarasa veya örse namazı bozulur. Çünkü
bunlar birer çok iştir. Fakat bir elinde bulunan yağı veya benzerini diğer
eline almaksızın başına veya başka bir organına sürse, bununla namazı
bozulmaz. Çünkü bu az bir iştir.
22) Namazda çocuğu alıp emzirmek namazı bozar. Namaz kılmakta
olan bir kadının memesini çocuk kendi başına tutup emecek olsa bakılır: Eğer
süt çıkmaksızın bir iki defa emmiş olursa, namaz bozulmaz. Fakat süt çıkarsa
veya süt çıkmaksızın iki defadan çok emerse, namaz bozulur.
23) Namaz içinde bulunan bir erkeği, zevcesinin öpmesi
veya okşaması ile namazı bozulmaz. Ancak erkeğin şehveti uyanırsa,
bozulur. Fakat bir kadının namazı, kocasının kendisini şehvetle okşaması
ile veya ister şehvet olsun, ister olmasın öpmesiyle bozulur. Çünkü cinsel
yaklaşma konusunda kocanın hareketi asıldır.
24) Bir kimse namazda iken, gözüne karşı gelen bir kitaba
yalnız baksa yahut ne yazılmış olduğunu anlamak için bir göz atsa, sahih
olan görüşe göre, namazı bozulmaz. Fakat karşısında bulunan bir
Kur'an"ı Kerim'den yahut yazıları bulunan bir mihrabdan Kur'an-ı Kerim
ayetlerini okuyacak olsa, bakılır: Eğer okuduğu ayetler, onun ezberinde idi
ise, namazı bozulmaz. Fakat ezberinde yoktu ise, en az bir ayet okuyunca namaz
bozulur; çünkü bu, bir öğrenme demektir. Bu mesele İmamı Azam'a göredir,
iki imama göre, ziyade okumakla da bozulmaz. Ancak böyle bir okuma mekruhtur.
Bunda, kitab ehline (Yahudi veya Hıristiyanlara) bir benzeyiş vardır.
25) Bir maksada bağlı olmayarak kalbe gelen kuruntular ve işler
namazı bozmaz. Onun için, bir kimse namaz içinde dili ile söylemeksizin düşüncesi
ile bir şiir veya bir hutbe düzenleyecek olsa, günah işlemiş olur. Çünkü
böyle yapan kimsenin kalbi, namazda başka şeyle uğraşmış olur. Bununla
beraber namazı bozulmaz.
26) Namaz kılmakta olan bir kimse, kaç rekat namaz kıldığına
dair olan bir soruya cevab olarak elinin parmaklarını gösterecek olsa, namazı
bozulmaz. Yine üç kelimeden az olmak üzere yazı yazsa, namazı bozulmaz.
Ancak görenler, onun namazda olmadığını sanırlarsa, namazı bozulur.
27) Cemaatle namaz kılan kimse, bir özür sebebiyle, diğer
bir görüşe göre de özürsüz de olsa, ön tarafa, sağ veya sol tarafa
yahut kıbleden yüzünü çevirmeksizin arka tarafa bir rükün mikdarı, dura
dura birer saf kadar gitse, mescidden çıkmadıkça veya kırda ise, saflardan
ayrılmadıkça namazı bozulmaz. Çünkü mescidde ve sahrada safların bulunduğu
kısım, tek bir yer sayılır. Bunun için kırda namaz kılanın ön tarafında
saf bulunmazsa, secde yerinin önüne geçmesi ile namazı bozulur. Yine tek başına
namaz kılanın da, secde yerini geçmesi ile namazı bozulur. Kadınlar için
evleri, bir görüşe göre mescid, diğer bir görüşe göre kır hükmündedir.
28) Ağız dolusundan az olan bir kusuntu, elde olmayarak
yutulursa, bununla namaz bozulmaz.
29) Namazda olan bir kimse, göğsünü özürsüz olarak kıbleden
döndürse, namazı bozulur. Fakat bir organdan kan çıkmak gibi bir sebeble
abdestsizlik meydana geldiğini yanlışlıkla zannetse de kıbleye arka çevirecek
olsa, mescidden çıkmadıkça namazı bozulmaz. Fakat bu adam imam olur da
yerine başkasını geçirirse, namaz bozulmuş olur.
30) Namazda bulunan kimseden burun kanaması veya kusuntu
gibi, istekle olmayan abdesti bozacak bir şey meydana gelse, o kimse serbest
olur: Dilerse abdest alıp yeniden namaz kılar. Buna namaza yeniden başlama
(istinaf-ı salât) denir. Faziletli olan da budur. Dilerse, namaza aykırı hiç
bir şeyle uğraşmaksızın en yakın yerdeki su ile abdest alır ve tek başına
idiyse, bu abdest aldığı yerde veya evvelce namaza başlamış bulunduğu
yerde namazının geri kalan kısmını tamamlar. Bir imama uymuş idiyse,
evvelki yerine dönüp orada namazını tamamlar. İmama uymanın sıhhatine
engel olacak bir yerde durup oradan tekrar imama uyamaz. Ancak cemaatla kılınan
namaz bitmiş olursa, o zaman yalnız başına namaz kılan gibi hareket eder.
Bu namaz kılışa da, başlanan namaza devam (bina-i salât) denir. Böyle bir
kimse abdest almak için yakın suyu bırakıp uzağa gitse veya gidip gelirken
Kur'an okusa veya bu arada avret yeri açılsa, artık namazı bina edemez (başladığı
namazdan geri kalan kısmı kılamaz). Yeniden namaz kılması gerekir. (Lâhik
bölümüne bakılsın.)
31) Namazı bozulan bir imamın, kendi yerine başkasını geçirmesi
ittifakla caizdir. Şöyle ki: Bir imama, namaz kılarken burnu kanamak gibi
(semavî) bir abdestsizlik gelse, cemaat içinden imam olmaya elverişli bir
kimseyi işaretle veya elbisesinden tutarak mihraba geçirir. İmamla beraber
yalnız bir kişi bulunmuş olsa, bu kimse imamete ehil ise, imamlığa geçmesi
kararlaşmış olur. İmam böyle yerine bir adam geçirmeksizin mescidden çıksa
veya sahrada ise safları geçmiş olsa, cemaatın namazı bozulur, imam tek başına
namaz kılan hükmünde kalır. Dilerse abdest alıp namazı bina eder (bıraktığı
yerden tamamlar), dilerse yeniden namazını kılar. Bu istihlâf (yerine başkasını
geçirme) konusunda cemaatın bilgisi yoksa, istihlâf cihetine gidilmeyip namazın
yeniden kılınması daha faziletlidir. Çünkü bu durumda namazın bozulmasını
gerektiren bazı haller olabilir.
32) Dişlerin arasında kalmış olan bir kırıntı namaz içinde
yutulsa, bakılır: Eğer en az nohut mikdarı ise namazı bozar. Bundan küçük
ise namazı bozmaz.
33) Ağızda bulunan bir şeker parçasının, namazda çiğnenmediği
halde tadı boğaza gitse, namazı bozar. Fakat namazdan önce yenmiş bir yemeğin
ağızda kalmış olan tadı, namaz içinde tükürükle boğaza gitse, bununla
namaz bozulmaz.
34) Namazda sakız veya Hindistan cevizi gibi bir şey, arka
arkaya üç kez çiğnenecek olsa, namaz bozulur. Yutulmasa da böyledir. Fakat
çiğnenmediği halde bunun küçük bir parçası boğaza gidecek olsa, bundan
namaz bozulmaz.
35) Namaz içinde bayılma ve çıldırma halleri namazı
bozar.
36) Dört rekatlı bir namazı bilmemezlikle iki rekat
sanarak birinci oturuştan sonra selam veren kimsenin namazı bozulur. Yatsının
farzını teravih, öğlenin farzını cuma veya sabah namazı zannederek
birinci oturuşta selam verilmesi de böyledir. Fakat yanılarak böyle bir
selam vermekle namaz bozulmaz.
476- Kazaya kalmış beş vakit farz namazlarla vitir
namazlarının bağışlanması umudu ile yapılan bir sadaka verme işlemine
"İskat-ı Salât" denilmektedir. Şöyle ki: Mükellef bir insan,
farz ve vitir namazlarını, ima ile dahi olsa yerine getirmeye gücü olduğu
halde, eda veya kazayı yapmaksızın ölse, bunların düşürülmesi için
(bunların manevî sorumluluğundan kurtulması ümidi ile) bunlara karşı ödenmek
üzere malının üçte birinden harcama yapılmasını vasiyet etmesi gerekir.
Buna göre ölünün geriye bıraktığı malın üçte birinden namazlar için
fidye (bedel) verilir. Böylece bağışlanması için Yüce Allah'a dua edilir.
477- İskat-ı Salât (namazların düşürülmesi) için
vasiyette bulunmamış olan bir ölünün velisi (varislerinden biri) tarafından
bağış yolu ile verilecek bir mal ile de, bu "İskat" işlemi yapılabilir.
Ölünün bu yüzden bağışlanması Allah'ın rahmetinden umulur.
Yabancı bir kimse tarafından yapılacak böyle bir bağışın
bu konuda yeterli olup olmadığı üzerinde ihtilaf vardır. Her halde, yabancı
bir kimse tarafından ölü adına verilecek sadakadan da ölüye sevab ulaşır.
478- Bir kimse hastalığı sırasında kazaya kalmış
namazlarını düşürmek için fidye ve sadaka veremez. Çünkü bunları kaza
etmesi ihtimali vardır. Vereceği bu fidye hiç bir zaman namaz yerine geçemez.
Fakat bu hastalık halindeki namazlarını kaza etmek fırsatını bulamayacağını
düşünerek vasiyette bulunsa, bu vasiyeti ölümünde, varisi varsa bırakmış
olduğu malın üçte birinden, varisi yoksa malının tamamından (İskat-ı
Salât olarak) yerine getirilir.
479- İskat-ı salât için ölünün miladi yıl olarak
hayatı esas alınır. Şöyle ki: Ölü erkek ise on iki, kadın ise dokuz yaşından
sonraki yaşadığı yıl hesab edilir. Bu zaman içinde namazlarını kılmış
olsa dahi, bunların kılınmasında noksanlar bulunacağı düşüncesi ile bütün
bu müddet içindeki namazları için fidye verilmesi tercih edilir. Örnek: Ölen
bir erkeğin ömrü yetmiş yıl olsa, bunun elli sekiz senesi için her namaz
karşılığında bir fitre mikdarı fidye verilir.
480- Namaz fidyesi için ayrılan para, ömre göre hesap
edilen namazların karşılığı olarak yetmediği takdirde, bu para çoğunlukla
on fakire devir şeklinde verilebilir.
Örnek: Altmış iki yaşında ölen bir kimsenin elli
senelik hayatı için devir yapılmak istense, fitre elli kuruş olduğu kabul
edilerek namazların iskatı için de doksan lira ayrılmış bulunsa, bir aylık
devir yapılır. Şöyle ki: Vitir namazı dahil, bir aylık namaz, otuz gün
itibarı ile yüz seksen vakit eder. Bunun fidyesi de, elli kuruş fitre üzerinden
doksan lira eder. Elli senede ise, altı yüz ay vardır. Bu durumda bu doksan
lira on fakire veya birkaç birkaç fakire altı yüz defa devredilir. Eğer bu
ayrılan para iki misline (180 liraya) çıkarılmış olursa, üç yüz defa
devir yeterli olur. Eğer ayrılan para kırkbeş lira olursa, o zaman bin iki yüz
defa devir gerekir. Böylece devir sayısı, ayrılan paranın mikdarına göre
değişir.
481- Fidyenin devri yapılırken acele etmemelidir. Usulüne
göre alıp verilmelidir. Şöyle ki: ölünün mükellef olan varisi (velisi),
fidyeyi fakire verirken "Falan oğlu falanın namaz keffareti olmak üzere
bunu al." deyip gerçekte fakire ait olarak bu parayı vermelidir. Fakir
de: "Bunu kabul ettim," deyip aldıktan sonra kendi rızası ile
veliye hibe ve teslim etmelidir. Veli de hibeyi kabul edip aldıktan sonra yine
bu şekil üzere o fakire veya başka bir fakire vererek kazaya kalan namazları
karşılayıncaya kadar devir yapılıp bitirilmelidir.
Böyle bir paranın fakire bağışlanması, fakirin de şefkat
duygusunu göstererek bunu bağışlayana hibe etmesi, geçmişi düzeltmeye gücü
kalmamış olan din kardeşinin manevî sorumluluğunu azaltmak gibi, çok hayırlı
bir maksada yönelik bulunduğundan, bu işlem büyük bir merhamet ve kardeşlik
alametidir. Din kardeşleri arasındaki vefakarlık görevi unutulmamalıdır.
482- İhtilaftan kurtulmak için devir işlemini velinin
kendisi yapmalıdır. Bunu kendisi yapamazsa, yerine başka bir kimseyi tam bir
yetki ile vekil tayin etmelidir. Artık vekil olan kimse o parayı veli adına
fakire vermeli ve o parayı veli adına fakirden bir aracı sıfatı ile o parayı
hibe olarak kabul eylemelidir. Böyle olmazsa, o şahsın bu parayı başkasının
mülkiyetine geçirmeye ve veli adına mülk edinmeye yetkisi olamaz.
Yabancının da ölü adına bağış yolu ile namaz için
fidye verebileceğine inanan bazı fıkıh alimlerine göre ise, böyle devamlı
bir vekalet alınmasına gerek yoktur. Başlangıçta fidyeyi vermeye veli tarafından
vekalet verilen kimse bunu başkasının mülkiyetine geçirir ve fakirin de
kendisine yapılan hibesini kabul ederek bunu kendi tarafından ölü adına
fakire tekrar temlik eder (mülkiyetine geçirir). Bununla beraber birinci görüş
tercih edilmiştir. Devirden sonra velinin veya vekilin eline hibe yolu ile
gelen paradan, kendileri ile devir yapılan fakirlere, kalblerini hoş tutmak için
bir mikdar verilir. Geriye bir mikdar kalırsa, o da başka fakirlere sadaka
olarak verilir. Eğer bu para yerine mücevherattan bir şey konulmuş olursa,
bunun kıymeti üzerinden sadaka verme işlemi yapılır.
483- Namaz fidyesinden sonra oruç keffareti, sonra kurban
keffareti, sonra yemin keffareti için tekrar devir yapılır. Bir nafile olarak
başlanıp da bozulduktan sonra kaza edilmemiş namazlar, adanmış olup da
getirilmemiş adak namazlar ve kurbanlar için de bir mikdar devir yapılır.
Hatta yapılmamış tilavet secdesi de bir vakit namaz sayılarak bundan dolayı
da fidye verilir. Namaz fidyesinin tümünü bir fakire bir günde vermek
caizdir. Fakat oruç ve yemin keffaretleri böyle değildir. Bu fidyeler bir günde
bir şahsa toptan verilemez. (Oruç ve yemin kefferati bölümüne bakılsın.)
484- Namaz fidyesinin vasiyet edilmesi, bunun varisler tarafından
bağış yolu ile yapılmasından daha iyidir. Bir de bu fidye, daha ölü gömülmeden
yapılmalıdır. Uygun olan budur. Bununla beraber gömüldükten sonra yapılması
da caizdir. Ölünün velisi, ölü adına kazaya kalmış namazlarını kılamaz,
oruçlarını tutamaz. Fakat bu gibi ibadetlerin sevabından ölmüş bir müslümana
hediye yapılabilir. Ölünün bundan faydalanacağı Allah'ın ihsanından
beklenir.
485- İma ile de namaz kılamayan bir hasta, bu hal üzere ölse,
bu hastalığı müddeti içinde kılamamış olduğu namazlar için vasiyet
etmesi gerekmez. Çünkü bunları kaza etmekten sorumlu olacağı bir zamana
ermemiştir. Bunun için bu namazlar, üzerine ödenmesi gereken bir borç olmamıştır.
Bundan dolayı fidye verilmesi yoluna gidilmez.
486- Namaz için fidye vermeye dair açık bir delil ve icma
yoktur. Bu usul, delil ile sabit olan oruç fidyesine kıyas yolu ile de kabul
edilmiş değildir. Bu bir ihtiyat işidir. Hanefî müctehidleri bunu güzel görmüşlerdir.
Bunun kazaya kalmış namazlar yerine geçeceği kesin olarak ileri sürülemez.
Ancak böyle bir fidye vasiyeti, bir pişmanlık eseridir, bir istiğfar nişanıdır.
Bunun varis tarafından bağış yolu ile yapılması da, bir şefkat ve hayırseverlik
alametidir. Kaza için de bir imkan kalmamıştır. Bu yönden bu Fidyenin kabulü
Yüce Allah'ın rahmetinden umulmaktadır. Bunun için bu usul, bazılarının
sandığı gibi, sonradan İmam Birgivî merhum tarafından ileri sürülmüş
bir şey değildir. Doğrusu şudur ki, bu mesele Hanefî mezhebi üzere yazılmış
en eski kitablarda da bu şekilde mevcuttur. Deniliyor ki:
Fidye ile oruç borcunun düşeceği üzerinde nass (kesin
delil) vardır. Namaz da, Hanefî fıkıh alimlerinin istihsan görüşlerine göre
oruç gibidir, oruçtan daha önemlidir. Bunun için kaza edilmesine imkan
kalmamış olan namazlardan dolayı da fidye verilerek Yüce Allah'ın mağfiretine
sığınmak, ihtiyatî bir iş olarak uygundur.
487- İmam Muhammed El-Şeybanî (Allah ona rahmet etsin)
Ziyadat adlı kitabında "Namaz fidyesi" İnşallahü teala kifayet
eder, demiştir. Demek ki, bunun afv ve mağfirete bir vesile olacağı Yüce
Allah'dan umuluyor. Yoksa bunun üzerinde kesin bir delil yoktur. Eğer bu
fidyenin namazlara kifayet edeceği kesin bir delile veya kıyasa dayansaydı, böyle
Allah'ın dilemesi şeklinde söz söylenmezdi.
Fahrül-İslam Pezdevi'nun Usul kitabında şöyle deniliyor:
Namaz hakkında fidyenin cevazına (yeterli olacağına), oruç hakkında hükmettiğimiz
gibi hüküm veremeyiz. Ancak namaz hakkında fidyenin lütfen kabulünü Allah
tarafından bir ihsan olarak isteriz. İbn'ül-Hümam gibi, içtihad derecesini
kazanmış bir zatın da, Fethu'l-Kadir'deki ifadesine göre namaz, Hanefî
imamlarının istihsanı ile oruç gibidir. Madem ki oruç ile fidye vermek,
yemek yedirmek arasında bir denklik şeriatça sabit olmuştur. Buna göre bu
denklik namaz ile fidye arasında da sabit olabilir. Eğer böyle bir denklik
varsa, netice elde edilmiş olur. Değilse, namaz için fidye bir iyilik ve
ihsandan ibaret kalır, iyilik ve ihsan ise, günahları giderir. Bir ayeti
kerimede buyurulmuştur.
"İyilikler kötülükleri siler." (Hud:
114).
488- Fıkıh kitablarımızdan Kuhüstanî'de şöyle
deniliyor: "Eğer ölü, namaz için fidye verilmesini vasiyet etmemiş
ise, velisinin bağış yapması caizdir. Bunun müstahsen bir iş olduğu görüşünde
ayrılık yoktur. Bunun sevabı ölüye ulaşır."
Doğrusu, hiç bir zaman namaz fidyesi ile namaz borçlarımızın
ödenmiş olacağını ileri süremeyiz. Fakat acizane verilecek sadakalardan
dolayı da, Allah'ın ihsanına ulaşmaktan ümidimizi kesmeyiz. Hiç bir hayır
ve iyilik Allah yanında boşa gitmez. Verilen sadakalardan ve yapılan vakıflardan
dolayı müminin amel defterine daima sevab yazılır durur.
489- Bir ölü vasiyet etmediği takdirde, onun varisleri,
geriye bırakmış olduğu maldan fidye vermek zorunda değildir. Hele varisler
fakir bulunurlarsa, bir gelenek ve iyilik düşüncesi ile bu fakir varisleri
fidye vermeye yöneltmek uygun olmaz. Bilhassa varisler arasında çocuklar ve
yetimler bulunursa, bunların hisselerinden fidye verilmesi asla caiz olmaz.
Bir de kendileri ile devir yapılacak fakirler arasında çocuk,
bunak, deli, zengin ve gayri müslim bulunmamalıdır. Bu hususlara dikkat
etmelidir.
490- Mescid, İslam mabetlerine (ibadet evlerine) verilen bir
isimdir. Lûgatta "secde edilecek yer" demektir. Çoğuluna "mesacid"
denir. Mescidlerin büyüğüne "Cami" denir. Bunun çoğulu da "Cevami"dir.
Mescidler Yüce Allah'a ibadet için yapılmıştır. Bundan
dolayı her mescidin büyük bir şeref ve fazileti vardır. Bu şerefi göstermek
için her mescide Beytullah (Allah'ın evi) denmiştir. Onun için mescidlere hürmet
edilir. Mescidlerde hiç kimse istediği gibi hareket edemez. Bir mescid kıyamete
kadar mesciddir. Mescidlere saygısızlık etmek, taşkınlıkta bulunmak, Yüce
Allah'ın hakkına saldırmaktır. Bunun sorumluluğu pek büyüktür.
491- Bir mescidin içi ve arsası mescid olduğu gibi, semaya
kadar olan bütün üst tarafı da mescid hükmündedir. Onun için mescidlerin
içlerinde yapılması mekruh ve yasak şeyler, bunların üstlerinde de
mekruhtur.
492- Mescidlerin "Fina-i Mescid" denilen çevresi,
mescidlere bitişik olup aralarında yol bulunmayan yerler de namaz hususunda
mescid hükmündedir. Bu bakımdan oralardan imama uymak sahihdir. Saflar bu
yerlere ulaşmasa bile hüküm aynıdır. Fakat diğer hususlarda mescid hükmünde
değillerdir. Oralardan geçip gitmek ve oralara abdestsiz girmek caizdir.
Bayram ve cenaze namazgahları da, yalnız namaz hususunda
mescid hükmündedirler. Bir kimsenin kendi evinde kendisi için mescid edindiği
yer, asla mescid hükmünü kazanmaz.
493- Mescidlerin en faziletlisi Mescid-i Haram (Kâbe) ile çevresindeki
sahasıdır. Sonra Medine-i Münevveredeki "Mescidünnebi"dir. Sonra
"Beytülmakdis"dir. Sonra "Kuba" mescididir. Bundan sonra en
eski mescidler, daha sonra da en büyük olan mescidler gelir.
(Malikîlere göre, mescidlerin en faziletlisi önce "Mescid-i
Nebevidir. Sonra "Mescid-i Haram", sonra "Mescid-i Aksa'dır.
Bunlardan sonra bütün mescidler eşittir.
Ancak insanın evine yakın olan mescidde namaz kılması,
komşuluk hakkını gözetme bakımından daha faziletlidir.)
494- Bir kimsenin, kendi mahalle veya kabilesi mescidinde
namaz kılması diğer mescidlerde namaz kılmasından daha faziletlidir, diğer
mescidlerin cemaatı ister daha çok ve ister daha az olsun. Yalnız bir
mescidin imamı daha salih ve alim olursa, orada namaz kılmak daha
faziletlidir. Bu konuda Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebevi'de kendilerine has
bir özellik ve üstünlük vardır. Bunlarda kılınan namazların sevabları
kat kat ziyadedir.
495- Bir mescid insanlara dar gelecek olsa, yanındaki yer
sahibinden kıymeti ile arsa satın alınarak mescide katılır. Arsa sahibi razı
olmasa bile bu işlem yapılır, çünkü buna bütün insanların ihtiyacı
vardır. Böyle bir mescid veya cami, sonradan binaların durumundan anlayan
yetkili kimselerin görüşlerine göre çok genişlemiş ise, içinde cuma ve
bayram namazları kılınması gibi en büyük idareciden tekrar izin alınması
gerekir.
496- Bir kimse, Yüce Allah'ın rızası için yaptırmış
olduğu mescidin idaresine, tamirine, döşeme ve aydınlatılmasına ehil ise müezzinliğine
ve imamlığına, başkalarından daha çok hak sahibidir. Kendisinden sonra da
evladı ve aşireti, diğer insanlardan evladır. Bunlar müezzinliğe ve imamlığa
ehil değiller ise, diledikleri uygun kimseleri müezzin ve imam tayin
edebilirler. Ancak yapılan bu tayin işinde vakıf ile mahalle halkı arasında
bir ayrılık olursa, bakılır: Eğer vakıfın seçtiği kimseler daha iyi
veya halkın seçtiği şahıslara eşit ise, vakıfın, seçtiği tercih
edilir. Değilse, halkın isteği geçerli olur.
497- Bir mescidin duvarlarını ve kubbesini birtakım nakış
ve yaldızlarla süklemekte bir beis yoktur; fakat sade bir halde bulunması
daha iyidir, özellikle kıble tarafının bakışları toplayacak şekilde ince
ve zarif nakışlarla süslenmesi,
namaz kılanların dikkatini çekeceğinden ve kalblerinin huzurunu bozacağından
mekruh görülmüştür. Bununla beraber bir kimse kendi malından bir mescidi süsleyebilir.
Fakat mütevelli (mescidin bakımına memur olan kimse), bu gibi nakış ve süsleri,
vakıfın malından yapamaz. Yaparsa, bedelini öder. Çünkü bunlar mescidin
yapısına ve devamına ait şeyler değildir. Ancak gelir fazlasının zalimler
eline geçip yok olacağından korkulursa bu gibi harcama yapılabilir.
498- Mescidlerin lambaları en fazla gecenin üçte birine
kadar yakılabilir, bundan fazla yakılamaz. Çünkü vakfın malına tecavüz
olur. Ancak vakıfın böyle bir şartı varsa veya adet öyle ise, tecavüz sayılmaz.
499- Mescid içinde kuyu kazılmaz. Eskiden beri varsa, olduğu
gibi bırakılır. Abdest için hazırlanmış bir yer yoksa, mescid içinde
abdest alınmaz.
500- Devamlı imam ve müezzini bulunan bir mescidde namaz kılındıktan
sonra, tekrar cemaat halinde ezan ve ikametle namaz kılınması mekruhtur.
Fakat tekrar ezan ve ikamet yapılmaksızın mescidin mihrabından başka bir
tarafta bazı kimselerin tekrar cemaatla namaz kılmaları, sahih olan görüşe
göre, mekruh değildir.
501- Bir mescidde ezan okunduktan sonra, içinde bulunan
kimsenin o mescidi bırakıp başka bir mescide gitmesi, başka bir mescidde görevli
değilse, mekruhtur.
502- Namaz kılanın önünden geçmek günahtır. Fakat
mescidde ileri saflarda yer varken, arka saflarda namaz kılanın önünden geçmek
ve ileri gitmek caizdir. Çünkü bu kimse, kendisine hürmet hakkını kaybetmiştir.
503- İtikâfa girmeyen kimsenin mescid içinde yemek yemesi
ve uyuması mekruhtur. Fakat bir görüşe göre memleketinden uzak kalmış
kimsenin mescid içinde yemesi ve uyuması caizdir. Ancak ihlilafdan kurtulmak için
böyle bir garibin itikafa niyet etmesi daha iyidir.
504- Mescidlere abdestli olarak girilir. Namaz maksadı
olmaksızın mescidlere çocukları ve delileri sokmak, zaruret olmadıkça yol
gibi geçip gitmek caiz değildir.
505- Bir mescide girerken önce sağ ayağı ileri atarak
girmeli ve hemen Peygamber Efendimize Salat ve Selam getirmeli: "Allahümmeftah
aleyna ebvabe rahmetike = Ya Rabbi! Üzerimize rahmetinin kapılarını aç,"
diye dua etmeli. Çıkarken de önce sol ayağı dışarıya atmalı: "Allahümmeftah
aleyna ebvabe fadlike = Ya Rabbi! Üzerimize lütuf ve kereminin kapılarını
aç," diye duada bulunmalıdır.
506- Mescidlere gelişi güzel hareket ve davranışlarla
girilemez. Kollar sıvalı, pallo omuzlara atılmış bir şekilde girmek uygun
olmaz. Bir zaruret bulunmadıkça, mescidlerde dizleri dikmek veya ayakları
uzatmak sureti ile rastgele oturulmaz. Bunlar caiz görülemez.
Yine, mescidlere serili sergiler üzerine kirli veya ıslak
ayaklarla basılamaz. Mabedlerin temizliğine zarar veren işler yapılamaz.
Herkes haline göre, mabedlere en temiz ve en güzel elbiselerini giyerek
gitmeli. Cemaatı tiksindirici hallerden kaçınmalıdır. Bir ayet-i kerimede:
"Her mescide gidişinizde temiz ve güzel
elbiselerinizi giyiniz," buyurulmuştur.
507- Mescidlerde yüksek sesle konuşmak mekruhtur. Ancak
cemaata duyurmak için hatiblerin ve vaizlerin, din dersi veren hocaların
seslerini yükseltmeleri caizdir. Başkalarının namazlarını karıştırmamak
şartıyla, Kur'an okuyanların ve Allah'ı zikredenlerin seslerini yükseltmeleri
de caizdir.
508- Mescidlerde gürültü yapmak, gereksiz yere dünya işlerini
konuşmak, kaybolan eşyaları sorup araştırmak, zikir ve hikmet taşımayan
şiirler okumak caiz değildir. Denilmiştir ki: "Ateşin odunu yemesi
gibi, mescidde konuşulan sözler, iyilikleri yer, bitirir."
509- Mescidlerde suçlulara ceza uygulamak, alış-veriş
yapmak caiz değildir. Yalnız itikâf halinde olanlar, kazanç sağlamak maksadı
olmaksızın sadece ihtiyaçları kadar alış-verişte bulunabilirler.
(İmam Ahmed'e göre, mescidlerde nikah akdî yapılması sünnettir,
İmam Şafiî Hazretlerine göre, bu akid yalnız, itikaf halinde bulunan için
caizdir.)
510- Mescid içinde dilencilik yapmak haramdır. Bu
dilencilere para vermek de mekruhtur. En ihtiyatlı görüş budur. Fakat hediye
ve sadaka vermek yasak değildir.
511- Mescidleri pis ve kötü kokulu şeylerden korumak,
vacib olan bir görevdir. Onun için mescid lambalarında temiz olmayan yağları
kullanmak caiz değildir. Soğan ve sarımsak gibi, kokuları hoş olmayan şeyleri
yemiş kimselerin cemaat arasına girmeleri de uygun değildir. Çünkü bunların
kokusu cemaata eziyet verir.
512- Mescidlerde okunan Kur'an-ı Kerimi, hutbeleri ve yapılan
vaazları tam bir hürmetle dinlemek gerekir. Mescidlerde oturup kalkma, gidip
gelme edeblerine gereği üzere riayet edilmesi bir görevdir.
Bütün bunlar, mübarek mabedlere ait edeblerdendir. Bunlara
aykırı hareket etmek, İslâm adabına aykırıdır. Böyle hoş olmayan bir
hareket, İslâm mabedinin ne kadar kutsal bir makam olduğunu güzelce
anlamamaktan ileri gelir. Kur'an-ı Kerime ve diğer saygı değer şeylere karşı
yapılması gereken hürmeti bilmemekten ileri gelir. Sosyal terbiyeye ve din
kardeşlerine karşı gösterilmesi gereken hürmet ve nezakete aykırı
bulunur. Artık bu gibi yolsuz hareketlerden kaçınmalı, İslâm adabına yaraşır
şekilde hareket etmelidir.
513- Mescid kapılarını namaz vakitlerinden sonra kapamak
mekruhtur. Ancak içindeki eşyanın çalınmasından korkuluyorsa,
kilitlenebilir.
514- Mescid ve cami inşa etmenin fazileti ve sevabı pek çoktur.
Bunları yapmak, bunların inşaatına yardım etmek, bir iman ve hayırseverlik
nişanıdır. Çünkü Kur'an-ı Kerimde: "Yüce Allah'ın mescidlerini,
ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse bina ve imar eder," diye
buyurulmuştur.
515- Mescidleri bina ve imar eden müminler hakkında büyük
müjdeler vardır. Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur: "Her kim
Yüce Allah'ın rızasını dileyerek bir mescid bina ederse, Allah da ona
cennette bir ev bina eder.
Diğer bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur: "Her
kim helal malından, içinde Yüce Allah'a ibadet edilecek bir bina yaparsa,
Allah da onun için Cennetde inci ve yakuttan bir bina yapar".
İşte helal maldan, görsünler ve işitsinler için değil
de, yalnız Allah rızası için yapılan bir mabedin sevabı çok fazladır. Ne
mutlu böyle hayırlı işler başaranlara!..
516- İnsanlar ölünce amelleri biter, amel defterleri kapanır.
Artık bu defterlere sevab yazılmaz. Ancak mescid yapmış olmak gibi devamlı
hayırları bulunan müminlerin amel defterleri kapanmaz. Onlara daima sevablar
yazılır durur. Çünkü bir hadis-i şerifde buyurulmuşlur: "Bir mümine,
öldükten sonra, amelinden ve iyiliklerinden ulaşacak şeylerden biri, öğrenip
yaydığı ilim yahut geriye bırakmış olduğu salih evladı yahut miras bırakmış
olduğu Mushaf yahut yapmış olduğu mescid yahut yolcular için yapmış olduğu
ev yahut akıtmış olduğu ırmak yahut sağlık halinde hayatta iken malından
çıkarıp verdiği sadakadır. Bunlar vefatından sonra kendisine (sevab
olarak) ulaşır".
İşte bu hadis-i şerifin beyanına göre de, mescidleri
yapan, medreseleri kuran, çeşmeleri akıtan ve benzeri hayırlı vakıfları
yapan kimseler hakkında ne büyük bir müjdeyi kapsıyor.
517- Yüce Allah'ın rızası için yapılmış vakıflar
birer sadaka-i cariyedir (devam edip giden hayırlardır). Şöyle ki: Mükellef
olan bir müslüman, bir malının mülkiyet ve menfaatini insanların
tasarrufundan engellerde, Allah yolunda bir hayır işine bağlarsa, onu
vakfetmiş olur. Artık o mal, ancak Yüce Allah'ın mülkü hükmüne geçer.
Onda hiç kimsenin mülkiyet hakkı kalmaz.
Herhangi bir vakfın geçerli hale gelebilmesi için usulüne
göre mahkemede tescil edilmesi gerekir. Ancak bundan vakıf olan mescidler,
mezarlıklar ve vasiyet suretiyle olan vakıflar müstesnadır. Şöyle ki:
Bir müslüman bir mescid yapar da, onu yoluyla beraber mülkiyetinden
çıkararak içinde namaz kılınması için insanlara izin verirse, insanlarda
orada cemaatla namaz kılarsa, o mescidin vakıflığı, tescile muhtaç olmadan
tamamlanmış olur.
Yine, bir kimse bir malını, bir hayır yoluna vakıf olmak
üzere vasiyet edip sonra o vasiyet üzerine vefat etse, bakılır: Eğer malının
üçte biri bunu karşılıyorsa veya varisi yoksa veya varisleri olur da
vasiyetin tümünü geçerli kabul ediyorsa, o mal, o hayır yoluna tamamen
vakfedilmiş olur. Eğer geriye bırakmış olduğu malın üçte biri yetmeyip
varisler de muvafakat etmiyorsa, terekesinin üçte biri kadar olan mikdar ancak
o hayır işine konulan şartlarla vakfedilmiş bulunur. Bunun geçerliliği
tescile bağlı değildir. Vakıflarla ilgili bilgi, "Hukuku İslâmiye ve
Istılâhatı Fıkhiye" adındaki eserimizin dördüncü cildinde vardır.
518- Mescidlere, ibadet yapmak ve cemaatla namaz kılmak için
devam etmek de, mescidleri sağlığa kavuşturmak ve imar etmek sayıldığından
fazileti pek ziyadedir. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur: "Bir kimse, içinde
cemaatla namaz kılınan bir mescide gidecek olsa, gidiş ve gelişlerinden
atacağı adımlarından her biri ile bir günahı silinir. Diğer biri ile de
kendisi için bir sevab yazılır.
Diğer bir hadis-i şerifde de: "Her kim evinde güzelce
abdest alır da, sonra mescide giderse, o kimse Allah'ın ziyaretçisi olur.
Ziyarette bulunana ikram ise, her ziyaret edilen zat üzerine bir haktır"
diye buyurulmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifde de şöyle buyurulmuştur:
"Gecenin karanlığında mescide yürüyen kimse, kıyamet gününde Yüce
Allah'a nurlar içinde kavuşacaktır".
Ne büyük müjdeler!... Artık mescidlere devamlı bir
ganimet bilmeli, cemaatla namaz kılmanın sevabını kaçırmamaya çalışmalıdır.
Bu hususta muvaffak olmamazı Yüce Allah'tan niyaz ederiz.
519- Cenaze ölü demektir. Ölmek üzere bulunan kimseye
"muhtazar" denir. Muhtazarın yanında tevhid ve şahadet kelimelerini
okumaya ve ölünün kabri başında yapılacak konuşmaya "Telkîn"
denir.
Ölünün yıkanmasına "Gasl-i meyyit",
ölünün yıkanmasından sonra kabre gömülmesine kadar yapılması gereken şeylere
ve bunların temin etmeye de "Techiz" adı verilir.
Ölüyü bilinen bezlere sarmaya da "Tekfin"
denilmektedir.
520- Ölen bir müslümanı yıkamak, kefenlemek ve üzerine
namaz kılıp bir kabre gömmek müslümanlar için bir farz-ı kifayedir. İnsanlar
bu farzı yapmadıkları zaman, bundan hepsi Allah katında sorumlu olurlar. Bu
görevi yapmaya imkânları yoksa, sorumlu olmazlar.
521- İslâm ölülerini hayır ile anmak, onların güzel
hallerini söylemek ve kötülüklerini söylemekten kaçınmak müslümanlar için
bir görevdir. Bir hadis-i şerifde şöyle buyurulmuştur: "Ölülerinizi
güzel hallerini yad ediniz, kötülüklerini söylemekten çekininiz."
Öyle ki, bir İslâm ölüsünde görülüp iyi haline delâlet
eden güzel koku veya yüzünün nurlanması gibi şeyleri söylemek müstahabdır.
Fakat fena koku ve yüzünün kararması gibi şeyleri söylemek haramdır, gıybetten
sayılır. Ancak ölü açıkta haram işleyen bid'at sahibi olarak tanınmış
ve bu hal üzere ölmüş ise, fena halleri söylenebilir. Başkalarına ibret
olmak için söylenmesi caiz olabilir.
522- Ölmek üzere olan kimseyi (muhtazarı), bir güçlük
yoksa kıbleye doğru sağ yanı üzerine çevirmek müstahabdır. Ayakları kıbleye
doğru olarak ve başı biraz yükseltilerek arkası üstüne de yatırılabilir.
Adet haline gelen de budur. Bu halde, başı biraz yukarı kaldırılır ki, yüzü
kıbleye yönelmiş olsun.
523- Ölüm haline giren kimseye Kelime-i Tevhid telkîn
edilir. Bu bir sünnettir. Şöyle ki: Daha ruhu boğazına çıkmadan yanında
Tevhid ve Şahadet kelimeleri okunur; fakat sen söyle, diye ona zorlanmaz.
Hasta da bu kelimeyi bir defa okuyup başka bir şey söylemezse, artık telkine
son verilir. Böylece son sözü tevhid kelimesi olur. Bu telkini, hastanın hoşlanmadığı
bir kimse yapmamalıdır. Bu telkin, içine tevbeyi de alacak şekilde şöyle
yapılabilir: "Estağfirullahel-Azim ellezi lâ İlâhe illâ hüvel-Hayyül
Kayyüme ve etübu ileyhi = Şanı Yüce olan Allah'dan mağfiret diler
ve ona tevbe ederim ki, O'ndan başka hak mabud yoktur. O, Hayy'dır, Kayyum'dur."
Bir hadîs-i şerîfde buyurulmuştur:
"Her kimin son sözü 'Lâ İlâhe İllallah'
olursa cennete girer."
Muhtazarın yanında Yasin ve Ra'd surelerini okumak müstahabdır.
524- Muhtazar ölünce gözleri yumdurulur, çenesi kapatılarak
bir bez ile iyice çekilip tepesine bağlanır. Bunları yapan kimse şöylece
dua etmelidir:
"Bismillâhi ve âlâ milleti Resûlillahi. Alahümme
yessir aleyhi emrehu ve sehhil aleyhi ma ba'dehu ve es'idhu bilikaike vec'al ma
harace ileyhi hayren mimma harece anhü = Yüce Allah'ın ismini zikir
ile ve Resûlüllah'ın dini üzere ölmüş olsun. Ey Allah'ım! Bunun işini
kolay et, kendisine ilerisini kolaylaştır, onu cemalinle mutlu kıl. Gitmekte
olduğu âlemi ona, içinden çıktığı âlemden daha hayırlı yap."
525- Ölünün üzerinden elbisesi çıkarılır, yıkanması
için hazırlanan bir yer üzerine konulur ve üstüne örtü çekilir. Şişmesine
engel olmak için karnı üstüne bıçak gibi bir demir parçası konulur.
Elleri yanlarına uzatılır. Kollan göğsünün üzerine konulmaz. Yanında cünub,
hayız ve nifas hallerinde olanlar bulunmaz.
526- Ölünün yanında güzel kokulu bir şey bulundurulur.
Yıkanmadıkça yanında Kur'ân okunmaz, okunması mekruhtur. Bu durumda başka
bir odada Kur'ân okunabilir. Ölünün bulunduğu yer geniş olup üzerinde de
tam bir örtü bulunduğu takdirde, kendisine yakın oturulmaksızın gizlice
Kur'ân-ı Kerîm okunması da kerahet olmayabilir.
527- Ölünün komşularına ve yakınlarına vefat haberi
verilir. Bunlar da, ölüye karşı son görevlerini yapmaya koşarak sevab
kazanırlar.
528- Cenazelerin bir an önce yıkanması, kefenlenip hazırlanması
ve kabirlerine konulması müstahabdır. Bunun için önce cenaze teneşir
denilen tahtadan bir sedir üzerine, ayakları kıbleye doğru olarak arka üzeri
yatırılır. Teneşirin çevresi güzel kokulu bir şeyle üç, beş veya yedi
defa tütsülenir. Göbeğinden dizleri altına kadar olan avret yerleri bir örtü
ile örtülüp elbiseleri tamamen çıkarılır.
529- Cenaze yıkayan erkek veya kadın yıkayıcı, farz olan
yıkama görevini yerine getirmeyi niyet etmeli ve Besmele ile başlamalıdır.
Yıkama bitinceye kadar da: "Gufraneke ya Rahman! = Ey
Rahman olan Rabbim, senin mağfiretini dilerim" demelidir.
Yıkayıcı eline bir bez alarak örtünün altından ölünün
avret yerlerini temizler. Sonra abdest aldırmaya başlayarak önce cenazenin yüzünü
yıkar. Ağzına ve burnuna su vermez. Yalnız dudaklarının içini ve dışlarını,
burun deliklerini, göbek çukurunu parmakla veya parmağına sardığı bezle mümkün
olduğu kadar siler. Ondan sonra elleri ile kollarını yıkar. Sahih olan görüşe
göre, başını da meshedip ayaklarını da geciktirmeksizin hemen yıkar. Böylece
abdest verilmiş olur.
Namazın ne olduğunu henüz anlamayacak bir yaşta olan çocuk
ölünce, buna böyle bir abdest verilmez.
530- Cenazenin abdest işi tamamlanınca, üzerine ılık ve
tatlı su dökülür. Saç ve sakalı taranmaksızın, varsa "hatmî"
denilen güzel kokulu bir ot ile yoksa sabun ile yıkanır. Sonra sol tarafına
çevrilerek önce sağ tarafı bir defa yıkanır. Böylece sağ ve sol yanlan
üçer defa yıkanır. Daha fazla yıkanabilirse de israf olmamalıdır. Bundan
sonra cenaze hafifçe kaldırılır. Bu kaldırışta cenaze, yıkayıcının göğsüne
veya eline ve dizine dayandırılır. Sonra karnı hafifçe ovulur. Bir şey çıkarsa
su ile yıkanıp giderilir. Yeniden abdest ve vücudun tamamını yıkamaya
gerek yoktur. Fakat şişip dağılmak üzere bulunan bir ölünün üzerine
yalnız su dökülerek yetinilir. Ona abdest vermek ve üç defa yıkamak
gerekmez.
531- Ölünün saçları ve tırnakları kesilmez. Sünnet
olmamışsa, sünnet edilmez. Cenaze yıkanırken pamuk kullanılmaz. Yıkandıktan
sonra havlu ve benzeri bir şeyle kurulanır. Ondan sonra kefen gömleği
giydirilir ve geri kalan kefenleri yayılır. Başına ve sakalına "hanut"
denilen kâfur veya benzeri güzel kokulu bir şey konur. Secde yerleri olan alın,
burun, eller, dizler ve ayaklara da kâfur konur.
532- Ölünün yıkanacağı yer kapalı olup yıkayıcı ve
yardımcılarından başkası onu görmemelidir. Bir ölüyü, ona en yakın
olan kimse veya takva sahibi güvenilir kimse yıkamalıdır. Bu yıkamak parasız
olmalıdır. Çünkü bu bir din görevidir. Öyle ki, yıkayıcı olarak bir
kimseden başkası bulunmasa, bunun yıkama ücreti alması caiz olmaz. Fakat başka
yıkayabilenler varsa, o zaman ücret alınabilir.
533- Erkek olan ölüyü erkek, kadın olan ölüyü de kadın
yıkar. Bu yıkayıcılar taharet üzere bulunmalıdırlar. Bunların cünüb,
haiz, nifas halinde olmaları ve yıkayıcının gayri müslim olması
mekruhtur. Ancak müslüman bir erkek hakkında gayri müslimden başka bir
erkek ve müslüman bir kadın hakkında gayri müslim bir kadından başka kadın
bulunmadığı zaman bunlar yıkayabilirler.
534- Bir kadın vefat eden kocasını yıkayabilir. Çünkü
kadın, iddet bekleyecektir. Bu iddet çıkmadıkça evlilik devam halinde sayılır.
Fakat bir erkek, ölmüş bulunan zevcesini yıkayamaz. Çünkü erkeğe iddet
gerekmez. Karısı ölünce, aralarındaki evlilik bağı kalkmış olur. Ancak
onu yıkayacak bir kadın bulunmazsa, koca zevcesine teyemmüm verir.
(Üç İmama göre, kocanında zevcesini yıkaması caizdir.)
535- Erkekler arasında ölmüş olan bir kadına mahremi
varsa, bu mahremi ona eli ile teyemmüm ettirir. Mahremi yoksa, yabancı bir
erkek eline bir bez alarak ve gözlerini kapayarak teyemmüm ettirir.
536- Su bulunmadığı zaman yine teyemmüm ile yetinilir.
Bir cenaze için teyemmüm yapılıp namazı kılındıktan sonra su bulunacak
olsa, yeniden yıkanır, namazı tekrar kılınıp kılınmayacağı hakkında
İmam Ebû Yusuf'un iki görüşü vardır.
537- Henüz büluğ çağına yaklaşmamış (müştehat
olmayan) bir kız çocuğunu erkek yıkayabildiği gibi, henüz mürahik (buluğ
çağına ermemiş) bulunan bir erkek çocuğunu da kadın yıkayabilir.
538- Cinsel organı kesilmiş veya yumurtaları (husyeleri)
çıkarılmış erkek ile organı tam erkekler arasında fark yoktur. Bu
gibileri de erkekler yıkar.
539- Suda boğulmuş olan bir müslüman, yıkamak niyeti ile
üç defa suda hareket ettirilerek yıkanır. Yalnız su içinde kalmış olması,
hayattaki müslümanları cenazeyi yıkama farzını yerine getirmekten
kurtarmaz.
540- Bir müslümanın akrabası veya zevcesi olan bir gayri
müslim öldüğü zaman onun dindaşlarına verilir. Eğer bunlara verilmezse,
sünnet üzere olmaksızın yıkanır ve sarılarak gömülür, yukarda açıklandığı
üzere mü'minlere yapılan işlem buna yapılmaz.
541- Ölen bir müslümanın, gayri müslimden başka akrabasından
bir velisi bulunmasa, cenazesi gayri müslimlere verilmez. Çünkü bunun teçhiz
ve tekfini ile ilgili bütün görevler müslümanlar üzerine bir farz-ı
kifayedir.
542- Ölü olarak düşen bir çocuk, bir bez parçasına sarılarak
gömülür, yıkanması gerekmez.
543- Erkek mi, kadın mı olduğu anlaşılmayan ve bu bakımdan
kendisine "hünsa-i müşkil" denilen kimse ölünce teyemmüm
ettirilir, yıkanmaz. Kefenlenme hususunda kadın sayılır.
544- Ölmüş olan bir müslümanın başı ile beraber vücudunun
çoğu bulunuyorsa yıkanır; kefenlenir ve namazı kılınır. Fakat başsız
olarak yalnız vücudun yarısı bulunsa veya gövdesinin çoğu kaybolmuş olsa
yıkanmaz, kefenlenmez ve üzerine namaz kılınmaz. Bir beze sarılarak gömülür.
545- Kefene sarıldıktan sonra ölüden çıkacak bir sıvı
veya benzeri şeyler artık yıkanmaz.
546- Ölen erkek veya kadın her müslümanı bedenini örtecek
şekilde bir giysi ile kefenlemek farzdır. Bu farz görevini yapmayan müslümanlar
günahkâr olurlar. Ölünün kefenlenmesi üç şekilde olur:
Birincisi, "Sünnet üzere olan kefenleme"dir ki,
erkekler için Kamis, İzar ve Lifafe'den ibaret olmak üzere üç kattır. Kadınlar
için ise, bu üç parça ile beraber bir baş örtüsü ile bir göğüs örtüsünden
ibaret beş kattır.
İkincisi, "Kefen-i Kifayet"dir ki, erkekler için
İzar ve Lifafe olur. Kadınlar için de bunlarla beraber bir baş örtüsü
olur.
Üçüncüsü, "Kefen-i Zaruret'dir ki, hem erkekler için,
hem de kadınlar için yalnız bir kattır. Bu durumda ölü, bulunabilen bir
parça elbiseye sarılır. Fakat bir zaruret bulunmadıkça böyle bir kat kefen
ile yetinilmez.
547- Kamis, bir gömlek yerindedir. Boyun kısmından
ayaklara kadar uzun olur. Yen ve yakası bulunmaz, etrafı da oyulmaz. İzar ise
bir don ve bir eteklik yerindedir ki, baştan ayağa kadar uzun bulunur. Lifafe
ise, bir sargı yerinde olup baştan ayağa kadar uzun bulunmakla beraber, baş
ve ayak tarafları düğümlenir. Böylece İzar'dan daha uzun bulunmuş olur.
548- Kefenin beyaz renkte pamuk bezinden olması daha
faziletlidir. Gelenek olarak da beyaz patiskadan yapılmaktadır. Kefenin yenisi
ve yıkanmışı birdir. Kadınlar için ipekten kefen ve zaferan ile usfur
denilen boyalarla boyanmış bezlerden de kefen yapılabilir.
Kefenler mümkün olduğu kadar güzel ve ölünün varlığına
uygun olmalıdır. Erkeklerin kefenleri, cuma ve bayram günlerinde, kadınların
kefenleri de babalarını ziyaret edecekleri günlerde giydikleri elbiselere kıymet
bakımından uygun bulunmalıdır. Bu bir ölçüdür. Sünnet mikdarı olan
kefenden daha fazlasını seçmek mekruhtur. Hele varisler arasında muhtaçlar
veya çocuklar bulunursa, hiç benimsenemez.
549- Kefenler daha ölülere sarılmadan önce tek adet
olarak birkaç defa güzel kokulu şeylerle tütsülenir. Önce Lifafe tabut içine
veya hasır ve kilim gibi bir şey üzerine serilir. Onun üzerine de İzar yayılır.
Sonra da ölü Kamis (kefen gömleği) içinde olarak İzar'in üstüne konur.
Bu durumda ölü erkek ise, İzar önce soluna, sonra da sağına getirilerek
sarılır. Ondan sonra Lifafe de aynı şekilde sarılır. Açılmasından
korkulursa, kefen bir kuşak ile de bağlanır.
Ölü kadın olunca, saçları ikiye ayrılarak kefen gömleği
üzerinde göğsü üzerine konur. Bunun üzerine, yüzünü de örtecek şekilde
başörtüsü konur. Sonra üzerine İzar sarılır. İzar'ın üzerinden de göğüs
örtüsü bağlanır. Daha sonra Lifafe sarılır. Göğüs örtüsü Lifafe'den
sonra da bağlanabilir.
550- Kefen konusunda, büluğ çağına yaklaşmış erkek çocuklarla
kız çocuklar, büluğ çağına ermiş büyükler hükmündedir. Henüz büluğ
çağına yaklaşmamış çocukların kefenleri yalnız İzar ile Lifafe'dir;
yahut bir kat olarak yapılır. Üç kat yapılması daha iyidir.
551- Her şahsın kefeni kendi malından karşılanır. Kefen
harcamaları, borçtan, yapılan vasiyetten ve varis hakkından öncedir. Ancak
borç karşılığı olarak bırakılan rehin maldan kefene harcama yapılmaz.
Rehin alanın hakkı daha önde gelir. Geriye mal bırakmamış olan bir ölünün
kefen masrafı, hayatta iken, nafakasını vermekle yükümlü bulunduğu
kimselere aittir. Böyle bir kimsesi bulunmazsa, hazine tarafından karşılanır.
Bu da mülkün olmazsa, müslümanlar tarafından kefen ihtiyacı karşılanır.
552- Kadınların kefenleri, zengin olsalar dahi, kocalarına
aittir. Fetva buna göredir. İmam Muhammed'e göre, yalnız mal bırakmayan kadınların
techiz ve tekfin masrafları, nafakalarını vermekle yükümlü olan kimselere
aittir. Eğer kadınların mallan varsa, masraflar o maldan karşılanır. (İmam
Şafiî'ye göre de böyledir.)
553- Bir ölünün techiz ve tekfinini varislerinden biri
yerine getirse, bu masrafları terekesinden alabilir. Fakat varis olmayan yabancı
bir kimse, ölünün akrabasından olsa bile, varislerin iznini almaksızın bu
harcamaları yapsa, yaptığı masrafı terekesinden alamaz. İsterse yapacağı
masrafı ölünün geriye bıraktığı maldan (terekesinden) alacağına dair
şahid tutsun, ister tutmasın, hüküm aynıdır.
554- Bir ölünün mezarı açılıp kefeni çalınmış
olursa bakılır: Eğer cenaze bozulmamışsa (kokup çürümemişse), yeniden
kefene sarılır. Bu kefen, terekesi henüz bölünmemiş ise, bu maldan karşılanır.
Terekesi bölünmüş ise varisleri tarafından temin edilir.
555- Yıkanıp hazırlanan müslüman bir ölü, ön
tarafa konarak onun namazı kılınmak üzere müslümanların abdest almaları
ve kıbleye yönelmiş bulunmaları farz-ı kifayedir.
556- Cenaze namazının şartı niyettir. Bu niyetle ölünün
kadın veya erkek, kız çocuk veya oğlan olduğu tayin edilir, imam olan zat,
Allah Teala'nın rızası için, hazır olan cenaze namazını kılmaya ve o
cenaze için dua etmeye niyet ederek namaza başlar, imamete niyet etmesi
gerekmez; ister cemaat arasında kadın bulunsun, ister bulunmasın.
Cemaattan her biri de, Allah rızası için o cenaze namazını
kılmaya ve onun için duaya ve imama uymaya niyet eder.
Ölü erkek ise, "şu erkek için", kadın ise
"şu kadın için" diye duaya niyet edilir. Çocuklar için de bu şekilde
niyet edilir. Cemaattan biri, ölünün erkek mi, kadın mı, büyük mü, küçük
mü olduğunu bilmediği zaman, "üzerine imamın namaz kılacağı ölüye,
imamla beraber namaz kılmaya ve dua etmeye" diye niyet eder.
557- Cenaze namazının rükünleri kıyam ile tekbirdir. Sünnetleri
de, hamd ve sena etmek, salat ve selam getirmek, hem ölüye hem de diğer müslümanlara
dua etmekten ibarettir. Duanın rükün olduğunu söyleyenler de vardır. Namaz
şöyle kılınır: Cenazeye karşı ve kıbleye yönelik olarak saf bağlanır,
niyet edilir. İmam olan zat, ellerini namazda olduğu gibi bağlar. Cemaat da
gizlice tekbir alarak ellerini bağlarlar. Bu tekbir bir bakıma bir rükündür,
bir bakıma da bir şarttır. Bu tekbirin arkasından hem imam, hem de cemaat
"Sübhaneke"yi okurlar. (Buna: "Ve celle senaüke"yi de
eklerler). Sonunda ellerini kaldırmaksızın "Allahü Ekber" diye
imam aşikâre tekbir alır. Cemaat da, ellerini kaldırmaksızın gizlice
tekbir alır. Bundan sonra hepsi gizlice "Allahümme Salli ve Allahümme
Barik" dualarını okurlar. Tekrar aynı şekilde "Allahü Ekber"
diye tekbir alınır. Bu defa da ölüye ve diğer müminlere gizlice dua
edilir. Bu duadan sonra yine "Allahü Ekber" denilip tekbir alınır
ve arkasından önce sağ tarafa, sonra da sol tarafa imam yüksek sesle, cemaat
da gizlice selam verirler. Böylece namaz tamamlanmış olur. Bu vacib olan
selam ile ölüye, cemaata ve imama selam verilmesine niyet edilir. Bazılarına
göre bu selamda ölüye niyet edilmez.
(Cenaze namazında Fatiha süresinin okunması, Şafiîlerce
bir rükündür. İlk tekbirden sonra okunması daha faziletlidir. Hanbelîlerce
de bu bir rükündür. Birinci tekbirden sonra okunması vacibdir. Malikîlere göre
okunması tenzih yolu ile mekruhtur.)
558- Erkek cenaze namazında şöyle dua edilmesi naklolunmuşutur:
(*)
559- Ölü, erkek çocuk ve aslen mecnun ise Yukardaki duada
geçen: "Ve men teveffeytehu minna feteveffihi alel-iman" cümlesinden
sonra şöyle dua edilir: (**)
560- Ölü erkek değil ise, duadaki zamirler müennes (dişi)
zamirleri olarak şöyle değiştirilir.
561- Cenaze namazında öteden beri nakledilen duaları
bilmeyenler, kolaylarına gelen başka uygun duaları okuyabilirler. Bunlar arasında:
"Rabbenâ âtina fiddünya haseneten..." ayetini okusalar kafi
gelir.
Şöyle dua edebilirler: (***)
562- Cenaze namazının asıl rüknü olan tekbirler, anlatıldığı
gibi, üçtür. İlk tekbirle beraber hepsi dört tekbir etmiş olur. İmam bir
beşinci tekbir daha alacak olsa, cemaat buna uymaz.
563- Cenaze namazında cemaatın bulunması şart değildir.
Yalnız bir erkeğin veya yalnız bir kadının cenaze namazını kılması ile
de bu farz yerine getirilmiş olur. Cenaze namazı cemaatla kılındığı zaman
imam olmaya en çok hak sahibi bulunan, en geniş yetkiye sahib idarecilerdir.
Bunlardan sonra cuma namazını kıldıran imam gelir. Sonra iyi bir hal sahibi
bulunan mahalle veya kabile imamıdır. Daha sonra da ölünün veraset sırasına
göre velisi bulunanlardır.
564- Bir veli, namaz kılma sırası kendisine gelmişse, başkalarına
namaz kıldırma iznini verebilir. Derecesi önde olmayanlardan başkası
velinin izni olmadıkça namaz kıldıramaz. Eğer kıldıracak olsa, veli de
yeniden namaz kılar ve başka bir cemaata da kıldırabilir. Fakat başkası
yeniden kıldıramaz ve dereceleri eşit olan velilerden biri kıldırınca veya
kıldırmasına izin verince, diğerlerinin artık kıldırmaya yetkileri
kalmaz. Çünkü velayet hakkı, her birine tam ve eşit olarak ayrı ayrı
sabit olmuştur.
Ölen bir kadının velisi bulunmazsa, namazı kıldırmaya
kocası, sonra komşuları hak sahibidirler. İmamı Azam'dan bir rivayete ve Ebû
Yusuf'un görüşüne göre, ölünün namazını kıldırmak görevinde, velisi
herkesden önce gelir.
(İmam Şafiî'nin görüşü de, İmam Ebû Yusuf'un görüşü
gibidir.)
565- Bir ölünün namazını yalnız kadınlar kılacak
olsalar, bu caiz olur ve farz yerine gelmiş olur.
Kadınların cemaat halinde cenaze namazını kılmaları da
caizdir, fakat teker teker kılmaları müstahabdır.
566- Birkaç cenaze bir araya gelse, bunların ayrı ayrı
namazlarını kılmak daha iyidir. Hangisi önce getirilmişse, onun namazı önce
kılınır. Hep beraber getirilmişlerse, en faziletlisi öne alınır. Bununla
beraber hepsine bir namaz da yetişir. Böyle topluca namazları kılınınca,
imamın önünde erkek ölü bulundurulur. Diğer ölüler de saf halinde veya
birbiri hizasında göğüsleri imama karşı olarak sıraya konurlar. Şöyle
ki: imama karşı önce erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra kadınlar ve daha
sonra da kız çocukları konur.
567- İmam, ölünün göğsü hizasında durur. Cemaat da hiç
olmazsa üç saf bağlar. Cenaze namazında safların en faziletlisi en arkada
olanıdır.
568- Cenaze musalla'ya (namaz için hazırlanan yere) baş
tarafı imamın soluna gelecek şekilde konulmuş olursa namaz caiz ise de, günah
işlenmiş olur.
569- Cenaze namazına başlandıktan sonra gelip cemaata katılan
kimse, hemen tekbir alır, noksan kalan tekbirlerini de dua okumaksızın
birbiri peşinden alır, böylece cenaze musalladan kaldırılmadan tekbirlerini
tamamlayıp selam verir.
Yine, imamın dördüncü tekbirinden sonra cemaata katılan
kimse, hemen tekbir alarak imama uyar, imamın selamından sonra da üç tekbiri
kaza eder. Fetva bu şekildedir. Diğer bir görüşe göre, imamın alacağı
tekbir beklenir, imam tekbir almadıkça cemaata katılmak olmaz.
570- Şiddetli yağmur gibi bir özür bulunmadıkça
cenazeyi cami içine alarak namazını orada kılmak tenzihen mekruhtur. Cenaze
mescidin ön tarafına konularak imam ile cemaatın bir kısmı cenaze ile
beraber, bir kısmı da mescid içinde durur, saflar da bitişik olursa, kılınacak
namaz mekruh olmaz. Birçok büyük camilerde de adet bu şekildedir. Bundan
Mescîd-i Haram müstesnadır. Onun içinde her türlü namaz kılınır. Cenaze
namazını kabristanda kılmak da uygun görülmemektedir.
571- Cenaze namazında kadınlar erkeklerin arkasında saf bağlar,
çünkü kadınlar için safların en hayırlısı, en geride bulunan saftır.
Bununla beraber bir kadın erkeğin yanında durarak cenaze namazını kılsalar,
namazları bozulmaz. Çünkü bu namaz mutlak (rûku ve secdeli) bir namaz değildir.
572- Kıble yönü araştırılıp ona göre namaz kılındıktan
sonra, hataya düşüldüğü anlaşılırsa, namaz iade edilir. Fakat cemaatın
abdestsiz bulunduğu anlaşılırsa, namaz iade edilmez; çünkü imamın namazı
sahih olunca, bununla cenaze, namazının farziyeti yerine gelmiş olur.
573- Güneşin doğması, batması ve zeval yaklaşması
vakitlerinde cenaze namazı kılmak mekruhtur. Bununla beraber bu vakitlerde kılsalar,
iade gerekmez. Bu vakitlerde cenazeyi gömmek mekruh değildir.
574- Huzurda bulunmayan (gaib) bir ölü üzerine namaz kılmak
caiz değildir. Çünkü kıble yönünden sapma hali olur. Doğu tarafında bir
ölü olsa, namaza kıbleye doğru durulunca, ölü arkada veya solda kalır. Ölüye
doğru dönülünce de kıbleden sapılmış olur.
(Malikîlere göre de ölünün huzurda bulunması şarttır.
Fakat Şafiîlere göre, gaib üzerine de namaz kılınabilir. Çünkü
Peygamber Efendimiz Necaşî'nin cenaze namazını bu şekilde kılmıştır.
Buna cevab olarak deniliyor ki, bu Peygamber Efendimize mahsus bir iştir. Onun
için bazı özel hallerin bulunması mümkün olan şeylerdir. Hanbelîlere göre
de, aradan bir aydan fazla geçmemiş olunca gaib üzerine cenaze namazı kılınabilir.)
575- Namazı kılınmayarak gömülen ve üzerine toprak atılmış
bulunan, bir cenazenin henüz dağılmamış olduğuna dair kuvvetli bir kanaat
varsa, ölünün hakkını ödemek için kabri üzerine namazı kılınır. Yıkanmadan
gömülmüş olsa da, yine böyle yapılır. Fakat çürüyüp dağıldığına
dair kuvvetli bir zan varsa, artık namazı kılınmaz. Çürüyüp çürümemek
üzerinde kuvvetli olan görüş esas alınır.
(Cenaze namazının farziyeti icma ile sabittir. Bu icmâ'nın
delili de: "Ve salli aleyhim = Müslüman cenazeler üzerine namaz kıl'
ayeti kerimesi ile Hazret-i Peygamberin uygulamasıdır. Malikî fıkıh
alimlerinden Aliyyü'l-Adevî, haşiyesinde diyor ki: Cenaze namazının
Mekke'de mi, yoksa Medine'de mi, meşru kılındığı üzerinde bazı fıkıh
alimlerinin tereddüdü vardır. Bazı hadis-i şeriflerin zahirine bakılırsa,
Medine-i Münevvere'de meşru kılındığı anlaşılmaktadır. Resulü Ekremin
Medine-i Münevvere'de Bera ibni Ma'rur'un kabrini ziyaret ederek üzerine ilk
cenaze namazını kılmış olduğu rivayet edilmektedir.)
576- Diri olarak doğduğu bilinen veya bedeninin çoğu diri
olarak çıkan bir çocuk yıkanıp namazı kılınır. Böyle olmayınca, yalnız
yıkanır, üzerine namaz kılınmaz.
577- Bir ölü yıkanmadan veya unutularak yalnız bir organı
yıkanmadan kefene sarılacak olsa, kefen açılır ve yıkanması tamamlanır.
Üzerine namaz kılınmış idi ise, namaz iade edilir. Kabre konulup da üzerine
henüz toprak atılmamış olduğu takdirde de hüküm böyledir. Fakat toprak
atılmış bulunursa, artık kabirden çıkarılması haramdır. Yıkanma işi
üzerinden düşer. Yalnız kabri üzerine tekrar namazı kılınır. Benimsenen
görüş budur. Kefensiz olarak kabre konulduğu zaman da, artık kabri açılmaz.
578- İntihar eden (kendini öldüren) üzerine namaz kılınır.
İmam Ebû Yusuf'a göre, intihar hata ile veya şiddetli bir ağrıdan dolayı
olmadıkça, intihar edenin namazı kılınmaz.
579- Anasını veya babasını haksız olarak kasden öldüren
kimsenin namazı kılınmaz.
580- Savaş halinde öldürülen eşkiya ve yol kesiciler yıkanmaz
ve üzerlerine namaz kılınmaz. Fakat ortadan kaldırıldıktan sonra öldürüldükleri
takdirde yıkanır ve üzerlerine namaz kılınır. Recim (taşla öldürülme
cezası) ile veya kısas yolu ile öldürülenlerin de cenazeleri yıkanır ve
üzerlerine namaz kılınır.
581- İrtidat ettiğinden (İslâm'dan çıktığından)
dolayı öldürülen bir kimsenin cenaze namazı kılınamayacağı gibi, cesedi
de ne İslâm mezarlığına ve ne de döndüğü millet mezarlığına gömülür.
Boş bir arazide kazılacak bir çukura gömülür.
582- Bir müslümanın nikahında bulunan ehl-i kitabdan bir
kadın, gebe olduğu halde ölse namazı kılınmaz; bunda icma vardır. Kabrine
gelince, onun için ayrıca bir mezar yapmak ihtiyattır. Bir görüşe göre
de, çocuğa uyularak İslam mezarlığına gömülür. Diğer bir görüşe göre
de, çocuk henüz ondan bir cüz bulunduğu için, ana çocuğa bağlı olmadığından
kendi milletine ait bir mezarlığa gömülür.
583- Müslümanlarla müslüman olmayanların cenazeleri
birbirine karışık bir halde bulunsa, bakılır: Eğer müslümanlara mahsus
bir işaret ve belirti varsa ona göre işlem yapılır. Bir alamet bulunmadığı
taktirde, hepsi yıkanır ve müslümanlara niyet edilerek hepsinin üzerine
namaz kılınır. Fakat gayri müslimler çok bulunursa, yalnız yıkanırlar,
hiç birinin üzerine namaz kılınmaz. Çünkü çoğunlukta tüm hükmü vardır.
Sayıları eşit olduğu zaman bir görüşe göre üzerlerine namaz kılınır,
diğer bir görüşe göre kılınmaz. Gömülmeleri işine gelince, bu da
ihtilaflıdır. Bir rivayete göre bunlar ayrı bir mezarlığa gömülürler.
Kabirleri yükseltilemez, düz yapılır.
584- Kimliği bilinmeyen bir kimse, İslâm yurdunda öldürülmüş
bir halde bulunsa, bakılır: Eğer üzerinde bir nişan varsa ona göre işlem
yapılır. Nişan yoksa, sahih olan bir görüşe göre, İslâm yurduna bağlı
kalınarak yıkanıp üzerine namaz kılınır. Böylece İslâm ülkesi sayılmayan
yerde ölü olarak bulunan kimse de, müslüman olduğuna dair bir nişanı
olmayınca, bulunduğu yere bağlı kılınarak gayri müslim sayılır.
585- Cenaze namazını kıldıracak imamın, buluğa ermiş
ve akıl sahibi olması şarttır. Diğer namazları bozan şeyler, cenaze namazını
da bozar.
586- Ölünün alnına veya sargısına veya kefenine,
kendisinin iman üzere, ezeli ahd üzerinde sabit olduğuna dair
"Ahidname" denilen bazı mukaddes kelimeler yazılması takdirinde Yüce
Allah'ın mağfiretine kavuşulacağı umulur, denilmiştir. Fakat kelime-i
tevhid gibi mübarek kelimelerin mezar içinde kalıp zamanla çiğnenmesi veya
cenazeden akacak sıvılar içinde kalması düşüncesi ile yapılması
benimsenmemektedir.
Ölü yıkandıktan sonra, kefenlenmeden önce alnına mürekkeble
değil de, yalnız şehadet parmağı ile: "Bismillahirrahmanirrahîm"
ve göğsü üzerine de: "La ilâhe illallah" yazılması daha
uygun görülmüştür.
587- Cenazeyi teşyi' etmek (arkasından mezara kadar takip
etmek) sünnettir. Bunda büyük sevab vardır. Öyle ki, akraba veya komşulardan
veya iyi halleri bilinmiş zatlardan olan bir cenazeyi takip etmek, nafile
ibadetten daha faziletlidir; değilse nafileler daha faziletlidir.
588- Hazırlanmış olan cenazeleri bir an önce götürüp
kabirlerine gömmek iyidir. Cuma günü sabahleyin hazırlanmış olan bir
cenazeyi, cemaati çok olsun diye cuma namazından sonraya bırakmak mekruhtur.
Ancak cuma namazının kaçırılması korkusu ile yapılabilir. Bayram namazı
vaktinde hazırlanmış olan bir cenazenin namazı da, bayram namazından sonra
hutbeden önce kılınır.
589- Cenazenin taşınmasında sünnet olan, dört kimsenin dört
taraftan onu yüklenmesidir. Her tarafından on adım kadar yüklenmek müstahabdır
ki, hepsi kırk adım eder. Bunun büyük sevabı vardır. Şöyle ki: Bir müslüman
cenazeyi önce ön tarafından sağ omuzuna, sonra ayak tarafından sağ omuzuna
alır. Sonra ön tarafından sol omuzuna, daha sonra da ayak tarafından sol
omuzuna yüklenir. Böylece her birinde on adım yürür. Uygun olan budur.
590- Cenazeleri omuzlarda taşıyarak kabirlerine kadar götürmek,
onların haklarında gösterilen en büyük hürmet ve saygı nişanıdır. Böyle
bir hareket, insanlığın şeref ve kıymetini gösteren bir davranıştır.
Bir insanı eşya taşır gibi, ahiret evinin kapısına kadar götürmek, insanın
duyarlı kalbini incitebilir. Bunun için bir zaruret olmadıkça, cenazeyi
arkaya almak veya hayvan ve arabaya yüklemek mekruhtur. Cenaze sarsıntı
verilmeksizin omuzlar üzerinde çabukça taşınmalıdır. Çocuk olan bir
cenazenin de, el üstünde götürülmesi, hayvan üzerine yükletilmesinden
daha iyidir. Çocuk cenazesini tek bir kişinin yaya veya binitli olarak eli üzerinde
götürmesinde bir sakınca yoktur.
591- Cenazeyi takip edenler, cenazenin arkasından yürümelidir.
Faziletli olan budur. Bununla beraber önünden yürümekte de kerahet yoktur.
Cenazeyi yaya olarak takip etmek, binitli olarak takip etmekden daha
faziletlidir. Binitli olan, cemaata eziyet vermemek için arkadan yürür. Çok
ilerden de yürüyebilir.
592- Cenazeyi takip edenler, hayatın sonunu düşünmeli,
tevazu içinde bulunmalıdırlar. Uygun olan budur. Bunların gülüp konuşmaları,
dünya laflarına dalmaları doğru olmaz. Öyle ki, zikir etmek veya Kur'an
okumakla sesi yükseltmek bile tahrimen mekruhtur.
593- Cenazeleri buhur kokuları, gürültü ve iniltilerle
takip (teşyi) etmek mekruhtur. Cenazeyi takip edenler, bu gibi şeyleri
engellemelidirler. Ancak bunu yapamazlarsa geri de dönmezler.
(Hanbelilere göre, cenaze ile beraber hoş olmayan bir şey
bulunur da, takip eden kimse bunu engellemekten aciz kalırsa, böyle bir
cenazeyi takip etmesi haram olur. Çünkü bunda, günahı kabullenme vardır.)
594- Cenaze için göz yaşları dökerek ağlamakta ve
kalben üzülerek kederlenmekte bir sakınca yoktur. Yeter ki, yersiz sözler söylenmesin.
Cenaze için yüksek sesle ağlamak, yaka yırtmak, yüz tırmalamak, saç
yolmak, dizlere vurmak gibi şeyler haramdır. Allah'ın takdirinde isyandır.
Bir ölü, aile ve akrabasının ağlamalarından dolayı
kabrinde azab çekmez. Fakat onlara vasiyet etmişse çeker.
595- Cenazeyi takip edenler, onun namazı kılınmadan geri dönmemelidirler.
Dönmek ihtiyacı olursa, cenaze sahibinin izni alınmalıdır. İyi hareket
budur.
Hele cenazeyi takip eden müslümanlardan bir kısmı cenaze
namazını kılarken, diğer bir kısmının seyirci kalması kadar acınacak ve
garibsenecek bir davranış olamaz.
596- Cenaze için ayağa kalkmak, başka milletlere kendini
benzetmek hükmünde olduğundan mekruhtur, yasaktır. Bir engel yoksa, ayağa
kalkıp cenazeyi takip etmelidir. Kabirlerine götürülen cenazelere el kaldırıp
selam vermek de hiç bir esasa bağlı değildir.
597- Kadınların cenazeleri takip etmeleri tahrimen
mekruhtur. Bundan dolayı sevaba değil, günaha girmiş olurlar.
(*) "Allahümmeğfir lihayyina ve meyyitina ve şahidina ve ğalbina
ve zekerine ve ünsane ve sağirina ve kebirina. Allahümme, men ahyeytehu minna
feahyihi alelislam. Ve men teveffeytehu minna feteveffihi alel-iman ve husse
hazelmeyyite birrevhi verrahati velmağfireti verrıdvan. Allahümme in kane
muhsinen fezid fî ihsanihi ve in kâne müsî'en fetecavez anhü ve lakkıhi'l-emne
vel-büşra velkeramete vel'zülfa. Birahmetike ya erhamerrahimîn!.."
Anlamı: "Allah'ım! Dirilerimizi, ölülerimizi, mevcut olanlarımızı,
gaib olanlarımızı, erkeğimizi dişimizi, çocuklarımızı ve büyüklerimizi
mağfiret buyur. Allah'ım! Bizden yaşattıklarnıı islam üzere yaşat,
bizden öldürdüklerini de iman üzere öldür. Özellikle bu ölüyü kolaylığa,
rahata, mağfirete ve rızana erdir.
Allah'ım! Eğer bu ölü muhsin ise (iyilik etmiş kimselerden ise) ihsanını
artır. Eğer günahkar ise, onu bağışla, ona güven ile sevinç ve iyilik
ver, onu rahmetine yakın kıl; ey merhamet edenlerin en merhametlisi!.."
(**) Allahümmec'alhü lena feretan. Allahümmec'alhü lena ecren ve
zuhren. Allahümmec'alhü lena şafi'an müşeffe'a..."
Anlamı: "Allah'ım! Onu bize, önden gönderilmiş bir sevab sebebi
kıl, onu bize bir hazırlık yap, onu bizlere bir şefaatçi ve şefaati kabul
edilmiş yap."
(***) "Allahümmeğfir-lî ve lilmeyyiti ve li-sairi'l-müminine
ve'l-müminât."
Anlamı: "Ey Allah'ım! Beni ve bu ölüyü ve diğer erkek ve kadın
müminleri bağışla..."
598- Cenaze kabre götürülüp omuzlardan indirilince, bir
engel olmadığı zaman cemaat oturur. Bundan önce oturmaları mekruh olduğu
gibi, bundan sonra ayakta durmaları da mekruhtur.
599- Kabrin bir insan boyu kadar derin ve yarım boy kadar
enli olması güzeldir. Yarım boy mikdarı derin olması da yeterlidir.
Kabirlerde faziletli olan lâhiddir. Şöyle ki: Toprağı sert olan bir kabrin
içinde kıble tarafı oyulur. Ölü buraya konulur. Önüne de tahta, kamış
veya kerpiç benzeri şeyler konur. Bu durumda toprak, tam ölünün üzerinde
değil, bu şeyler üzerine atılmış olur. Bu ölüye karşı bir saygıdır.
Fakat kabrin yeri yumuşak veya ıslak olup da, lâhit kazılması
mümkün olmazsa, dere gibi çukur kazılır. Buna "Şakk = Yarma"
denilir. Gerek duyulursa, iki tarafı kerpiç ve tuğla gibi bir şeyle örülür.
Sonra ölü bunların arasına konulur. Üzerine de, ölüye dokunmayacak şekilde
kerpiç veya tahtalar ile tavanımsı bir örtü yapılır.
600- Kabrin dibi ıslak ve yumuşak olduğu zaman cenaze
tabut ile gömülebilir. Öyle ki, bu durumda tabutun taştan veya demirden yapılmış
olması caizdir. Fakat böyle bir hal olmayınca, tabut ile gömmek mekruhtur.
Bazı fıkıh alimlerine göre, kadınların tabut ile gömülmeleri, toprak
yumuşak olmasa bile, güzeldir. Dibi ıslak olan bir kabrin içine toprak döşenmesi
sünnettir.
601- Cenaze, kıble tarafından kabre konur. Sağ tarafı üzerine
kıbleye döndürülür. Bağı varsa çözülür. Sırt üstü yatırılmaz.
Cenazeyi kabre koyanlar, "Bismillahi ve âlâ milleti Resûlillâh"
(*)
derler.
Cenazeyi kabre koyacak olan kimselerin sayısı, ihtiyaca göre
değişir. Kadınları kabre koyacak olanların, neseb yönünden ona mahrem
olmaları daha iyidir. Bunlar bulunmazsa, yabancılardan iyi halleri bilinen
kimseler seçilir. Kadınlar kabre yerleştirilinceye kadar kabirleri üzerine
bir perde çekilir.
602- Bir kimse: "falan zat beni yıkasın, namazımı kıldırsın
veya kabre koysun," diye vasiyet ederse onu yerine getirmek gerekmez. Ancak
veli olanlar buna rıza gösterirlerse, vasiyet yerine getirilir.
603- Cenazeyi taşımak veya kabri kazdırmak için ücretle
adam tutmak caizdir.
604- Bir mezarlıkta, bir kimsenin hazırlamış olduğu bir
mezara başka bir ölü gömülecek olsa, bakılır: Eğer mezarlık geniş ise,
bunu yapmak mekruhtur. Geniş değilse caizdir; ancak kazı masraflarını ödemek
gerekir.
605- Bir kimsenin kendisi için mezar kazıp hazırlaması,
bir görüşe göre mekruhtur; çünkü hiç kimse kendisinin nerede öleceğini
bilemez. Fakat kefen hazırlamakta kerehat yoktur. Çünkü buna ihtiyaç
genellikle bulunmaktadır.
Hazret-i Ebu Bekir efendimiz (Radıyallahu Anh), kendisine
bir mezar kazıp hazırlayan bir adama şöyle buyurmuştur: "Kendin için
kabir hazırlama, kendini kabir için hazırla."
606- Bir müslüman kabrinde gömüldükten sonra orada, bir
deve boğazlanıp paylaşılacak kadar bir zaman bekleyip Kur'ân okumak güzel
görülmüştür. Çok kez "Mülk, Vakıa, İhlâs ve Muavvizeteyn sûreleri,
sonra Fatiha ile Bakara sûresinin başı okunur. Sevabı da, cenazenin ve diğer
iman sahihlerinin ruhlarına bağışlanır. Ölünün bağışlanması için Yüce
Allah'a dua edilir. Cenaze toprağa gömülür gömülmez din kardeşlerinin
hemen oradan dağılmaları uygun değildir. Cenazenin ruhu, onların bulunuşu
ile alışkanlık kazanır, yöneltilecek sorulara hazırlanmış olur ve Yüce
Allah'ın mağfiretini gözetlemiş bulunur.
Resulü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir
cenaze gömüldükten sonra hemen geri dönmezdi. Bir müddet mezarı başında
durur ve cemaata karşı şöyle buyururdu: "Kardeşiniz için Yüce
Allah'dan mağfiret isteyiniz ve kendisine sükûnet ihsan buyurmasını
dileyiniz. O, şimdi sual görecektir."
607- Mükellef çağına girip de gömülen bir müslümanın
mezarı başında "Telkîn" verilmesi meşru görülmüştür. Şöyle
ki: Mezara gömüldükten hemen sonra, iyi hal sahibi bir kimse kalkıp ölünün
yüzüne karşı durur. Ona hitaben: Ya falan; Yebne fülane! (Ya Osman! Ya
Zeyneb'in oğlu, gibi) diye üç kez seslenir. Ölünün ve anasının adlarını
bilmezse: Yâ Abdellah; Yebne Havva! denilir. Sonra da şöyle (**)
söylenir.
Üç kez de şöyle denilmesi (***)
âdet olmuştur:
Umulur ki, bu gibi okuyuşlar ve telkinler sebebiyle Yüce
Allah ölüyü bağışlar ve kabir sualinin cevabını kolaylaştırır.
Hanefi fıkıh alimlerinin bir görüşüne göre, gömüldükten
sonra telkîn yapılması ne emredilir, ne de yasaklanır.
(Malikîlere göre, telkîn ölüm döşeğinde mendubdur. Gömüldükten
sonra yapılması mekruhtur. Şafiîlerle Hanbelîlere göre telkîn yapılması
müstahabdır.)
608- Bir müslüman kıldığı namazın, tuttuğu orucun,
okuduğu Kur'ân'ın, verdiği sadakanın sevabını, ister hayatta olsun ve
ister olmasın, bir müslümana veya bütün müslümanlara hediye edebilir; bu
caizdir. Bu sevab onlara verilir ve her birinin aynı sevaba kavuşacağı
Allah'ın ihsanından beklenir.
609- Kabirden çıkan toprağın fazlasını kabrin üzerine
atmak mekruhtur fakat İmam Muhammed'e göre bunda bir sakınca yoktur. Definde
bulunanların kabir üzerine üçer avuç toprak atmaları ilk defasında: "Minha
halaknaküm (sizi topraktan yarattık)", ikincisinde: = "Ve
minha nuîdüküm (sizi toprağa çevireceğiz)", üçüncüsü: =
"Ve minha nuhricüküm tareten uhrâ (diğer bir defa daha
sizi topraktan diriltip çıkaracağız)", demeleri müstahabdır.
Kabir üzerine su serpmekte de bir sakınca yoktur.
Kabirler topraktan birer karış veya daha az yükseltilir.
Deve hörgücü gibi yapılması mendubdur. Düz bir şekilde yapılmaz ve kireçlenmez.
Fakat dağılan bir kabir toprak ile düzeltilebilir.
610- Cenazelerin gündüzün gömülmesi müstehabdır.
Geceleyin gömülmeleri de mekruh değildir. Ancak zorunlu bir hal olmadıkça
geceleyin gömülmemelidir.
611- Gemide ölen bir kimse, eğer uzaklık veya herhangi bir
sebeble karaya çıkarılamayacaksa ve beklemesi ile bozulacağından
korkuluyorsa, yıkanır ve kefenlenir. Sonra üzerine namaz kılınarak sağ
tarafı üzerine kıbleye karşı denize bırakılır.
(İmam Ahmed'den nakledildiğine göre, böyle bir ölüye ağır
bir şey de bağlanır ki, denizin dibine gidebilsin. İmam Şafiî
Hazretlerinin açıklamasına göre de, eğer İslâm ülkesine yakın ise, ölü
iki tahta arasına sıkıca bağlanıp denize atılmalıdır ki, sular onu bir
sahile atsın da müslümanlar tarafından alınarak gömülsün. Bize de böyle
nakledilmiştir.)
612- Ölmüş veya öldürülmüş olan kimseyi, bulunduğu
yerin mezarlıklarından birine gömmek müstahabdır. Gömülmeden önce, bir
ve iki mil uzaklıkta bulunan başka bir mezarlığa götürülmesinde de bir
sakınca yoktur. Daha uzak yere götürülmesi konusunda ihtilâf vardır. Bir görüşe
göre, sefer müddetinden daha uzak bir yere gömülebilir. Bunda kerahet
yoktur. Fakat gömüldükten sonra artık çıkartılıp taşınamaz; ancak başkasının
yerine gömülmüş olmak gibi zaruri sebeblerle olabilir.
(Malikîlere göre bir ölü gömülmeden önce de, sonra da
başka bir yere, şu şartlarla götürülebilir: Ölü taşınırken durumu
bozulmamalı, hürmette aykırı ve haraketi mucib bir hal olmamalı. Ayrıca
naklini gerektiren sebeb olmalı. Su baskını korkusu, ailenin ziyeret
edebilmesi için yakın olma düşüncesi ve gideceği yerin bereketi gibi bir
sebeb bulunması... Bu üç şarttan hiç biri bulunmazsa, taşınması haram
olur.
Hanbelîlere göre de, sahih bir maksada dayanarak
cenazelerin gömülmelerinden önce de, sonra da başka yere taşınmaları
caizdir. İyi bir kimsenin yanına veya mübarek bir yere taşınması gibi...
Yeter ki, kokusunun değişmeyeceği kanaatına varılmış olsun.
Şafiîlere göre, cenazeleri başka yerlere taşımak esasen
haramdır. Eğer ölülerini kendi beldelerinden başka bir yere gömmeyi âdet
edinmişlerse, oraya taşıyabilirler. Bir de Mekke-i Mükerreme'ye, Medine-i Münevvere'ye
Beytü'l-Makdis'e ve iyi kimselerin mezarlığına yakın bir yerde ölenlerin,
rayihaları değişmedikçe buralara taşınmaları sünnettir. Bununla beraber
bunların taşınmadan önce yıkanıp kefenlenmesi ve üzerlerine namaz kılınmış
olması gereklidir. Değilse taşınmaları haramdır. Gömüldükten sonra taşınmaya
gelince, bu ancak zaruret halinde olabilir. Haksız yere ele geçirilmiş bir
araziye ölüyü gömmek gibi. Sahibinin isteği üzerine oradan başka bir yere
götürülmesi caiz olur.
İmam Maverdî'nin açıklamasına göre, yıkanmadan gömülmüş
olmak, gömülen yeri su basmak ve rutubet çekmek de, kabrin açılmasını ve
ölünün başka bir yere taşınmasını gerekli kılan sebeblerdendir.
613- Ölünün velisi, ölünün gömülmesinden bir gün
sonra yedinci güne kadar kolayına gelen şeyi fakirlere sadaka vererek sevabını
ölüye bağışlamalıdır. Bu, bir sünnettir. Buna gücü yetmezse, iki rekat
namaz kılarak sevabını ölüye bağışlamalıdır. Fakat ölü sahiblerinin
birinci ve üçüncü günlerde veya bir hafta sonra ziyafet vermeleri
mekruhtur. Ancak ölünün komşularının veya uzak akrabasının yemek
hazırlayarak ölü sahiblerine ikram etmeleri ve yemelerine ısrarda bulunmaları
müstehabdır. Çünkü cenaze sahibleri kendileri için yemek hazırlayamayacak
bir halde bulunabilirler.
614- Ölü sahiblerinin, yapılacak taziyeleri kabul için,
üç gün kadar evlerinde oturmaları caizdir. Bununla beraber oturulmaması da
iyidir. Cenazenin gömülmesinden sonra, en son üç güne kadar bir defa olmak
üzere taziye yapılması müstahabdır. Eğer taziye edilecek kimse ortada
yoksa veya uzakta bulunuyorsa, o zaman üç günden sonra da taziye yapılabilir.
Taziyelerin kabristanda veya ölünün kapısı önünde yapılması
bidat ve mekruh görülmektedir. Taziyenin tekrarı da mekruhtur. Böyle bir
musibete uğrayana: "Allahü Teâlâ size güzel sabır ve bol mükâfat
ihsan buyursun," gibi sözlerle taziye edilir, teselli verilir. Musibete uğrayan
kimse de: "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciun = Biz
Allah'dan geldik ve Allah'a döneceğiz," diye Allah'a teslimiyet göstermelidir.
(**) "Ya Abdellah! Yebne Zeyneb; Üzkür ma künte aleyhi min şehadeti
en lâ ilahe illallah ve enne Muhammeden Resûlüllah ve enne'l-cennete hakkun
vennare hakkun ve ennelba'se hakkun ve ennessaete atiyyetün lâ reybe fîha ve
ennellahe yebasü men fil kubûr. Ve enneke rezîta billahi Rabben ve bil-İslâmı
dinen ve bi-Muhammedin (sallallahu aleyhi ve sellem) nebiyye'en ve bilkur'ani
imamen ve bilkâbeti kıbleten ve bilmü'minine ihvana. Rabbiyellahu lâ ilâhe
illâ hü. Aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbü'l-Arşi'l-azîm."
Anlamı: "Ey Abdullah! Ey Zeyneb oğlu! Hayatında inandığın
ve devam ettiğin şekilde: "Eşhedü en lâ İlâhe illallah ve enne
Muhammeden Resûlüllah" şehadet kelimesini söyle. Şübhesiz cennet hakdır
(mevcuttur). Cehennem hakdır, öldükten sonra dirilmek hakdır, kıyamet haktır;
bunda şübhe yoktur. Yüce Allah kabirlerde olanları diriltip mahşer yerinde
toplayacaktır. Sen hatırla ki, Allah'ın Rab olduğuna, dinin İslâm oluşuna,
Muhammed Aleyhissalatü vesselamın peygamber olduğuna, Kur'ân'ın imam,
Kabe'nin kıble ve mü'minlerin kardeş olduğuna razı bulunmuş idin.
(***) "Ya abdellah! Kul lâ ilâhe illallah. Kul Rabbiyellahu ve
diniyel-İslâmü ve nebiyyi Muhammedün. Aleyhi's salâtü vesselam. Rabbi, lâ
tezerhü ferden ve ente hayrül-varisin."
Anlamı: "Ey Abdullah; De ki: Allah' dan başka ilâh
yoktur. De ki, Rabbim Allah'dır. Dinim İslâm'dır. Peygamberim Muhammed
Aleyhisselâm'dır. Ya Rabbi! Bu ölüyü yalnız bırakma. Sen varislerin en
hayırlısısın."
615- Kabirleri ve kabristanları (mezarlıkları) güzel
korumak, temiz tutmak ve ağaçlarla süslemek, hayatta olanlar için bir görevdir.
Kabirleri çiğneyip üzerlerinden geçmek mekruhtur. Böyle bir davranış ölü
hakkında bir saygısızlıktır. Onların haklarını çiğnemek gibidir. Onun
için böyle yapmaktan mümkün olduğu kadar sakınmalıdır. Fakat mezarlığa
ait başka bir yol bulunmayınca, Kur'ân okumak, tesbihde bulunmak ve dua etmek
şartı ile, kabirlerin aralarından ve üzerlerinden gitmek ve kabirlerin
kenarlarına oturmakta kerahet bulunmadığını söyleyenler vardır.
616- Bir kabristan ne kadar eski olursa olsun ve ne kadar
ihtiyaç dışı bulunursa bulunsun, yine kabristan olarak korunması gerekir. Böyle
bir kabristanı satmak veya üzerinde herhangi bir tesis kurmak, içinde bulunan
ölü kemiklerini ve topraklarını başka bir mezarlığa götürmek caiz görülmemektedir.
Ölülerin hakları, dirilerin hakları kadar, belki ondan daha fazla saklıdır.
Bu hakları gözetmek insaniyet için yapılması gereken bir görevdir. Geçmişlerinin
haklarını gözetmeyen bir nesil, kendi evlâd ve torunlarından ne yüzle
korunma hakkı bekleyebilir?
617- Su basmakta olan veya yabancı bir millet elinde kalan
bir mezarlığı başka bir yere taşımak caiz görülmüştür. Böyle bir
mezarlığı mümkün olduğu kadar korumaya çalışmalıdır.
618- Bir cenaze kabre konulup üzerine toprak atıldıktan
sonra artık kabir açılmaz, kabrinden çıkarılmaz. Bu caiz değildir. Artık
Yüce Allah'a teslim edilmiş ve cemaatın ellerinden çıkmış olur. Ancak bir
mecburiyet hali bulunursa olabilir. Şöyle ki: Bir cenaze haksızlıkla ele geçirilmiş
(gasbedilmiş) bir yere gömülse veya başkasına ait elbiselerle kefenlenerek
gömülse veya satın alınıp gömüldüğü yere şuf'a (komşuluk) yolu ile
bir kimse sahib çıksa, cenazenin çıkarılması caiz olur. Çıkarıldığı
takdirde, yer sahibi kabri düzelterek üzerine dilediği şeyi ekebilir. Elbise
sahibi de, elbisenin kıymetini almakla yetinir.
Yine, cemaattan birinin bir eşyası kabre düşmüş olsa,
ölüye dokunmaksızın kabrinin toprakları açılarak o eşya çıkarılır,
bunda bir sakınca yoktur. Çünkü o malın bir değeri vardır. Peygamber (sallallahu
aleyhi ve sellem) Efendimiz, malları yok etmekten insanları yasaklamıştır.
Bir malın boş yere mezarda kalması, değeri olan bir malı yok etmekten başka
bir şey değildir. İşte bu esasa ve hikmete dayanarak kabirlerin süslenmesi,
kabirlerde mum ve kandil yakılması da uygun görülmeyip israf sayılmaktadır.
Ancak çevresindeki bir yolu aydınlatmak için mezarlıkta lâmba yakılabilir.
İşte İslâm dininin mala verdiği kıymet! İşte her
davranışın bir şuura ve bir yarara dayanmasını isteyen bu İlâhi dindeki
büyük hikmet!...
619- Kabirlerin yanında uyumak, çevrelerini kirletmek, yaş
ağaçlarını ve otlarını kesip koparmak mekruhtur. Mezarlıktaki ağaçlar
ve otlar yaş bulundukça bir nevi hayat sahibidirler. Bunlar yaratılış
halleri ile Yüce Allah'ı tesbih ederler. Bu sebeble orada yatmış bulunan
iman sahiblerinin Allah'ın rahmetine kavuşacakları umulur.
Resulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir
kabristanda bulunan iki mezar sahibinin azab çekmekte olduklarını anlamışlar.
Mübarek ellerine aldıkları yapraksız bir yaş hurma dalını ikiye bölüp
bir kısmını bir kabrin ve diğerini de öbür kabrin başına dikmiş ve:
"Umulur ki, bunlar kuruyuncaya kadar, bu kabir sahiblerinin çekmekte
oldukları azab hafifleyecek," buyurmuşlardır. Bunun içindir ki, bazı
yerlerde kabirlerin üzerlerine Mersin ağaç dallarını koymak âdet olmuştur.
Fakat bu hususta asıl olan, yaş ağaçların dikilmesidir. İmam Buharî'nin
hadis kitabını açıklayan merhum Aynî dediği gibi, "Kabirlerin üzerine
sadece yaş dalları, güzel kokulu çiçekleri ve yeşillikleri koymak bir şey
değildir. Sünnet olan ağaç dikmektir." Ağaçların sağlık bakımından
da yararları bilinmektedir.
Gerçekte kabirlerin üzerine birkaç parça gül, reyhan
gibi yaş çiçekler de konulabilir. Fakat bu hususta israf edilmesi, boşuna
solup gidecek geçici çiçeklere birçok paralar harcanması uygun görülmez.
Hele başka milletleri taklit sebebi ile olursa, bu asla caiz olmaz.
620- Kabirleri haftada bir gün, özellikle cuma ve cumartesi
günleri, ziyaret etmek erkekler için mendubdur. Salih kimselerin kabirleri
teberrük için ziyaret edilir. Uzak bir yerde bulunmuş olsalar dahi, bu
yolculuğa katlanmak mendubdur.
Yaşlı kadınlar da ibret almak için, teberrükte bulunmak
için mezarları ziyaret edebilirler, bunda bir sakınca yoktur. Bir fitne
korkusu halinde ziyaretleri doğru olmaz.
Ziyaretçi, ayakta kıbleye doğru veya ölünün yüzüne
karşı durarak dua etmeli ve şöyle demelidir.
"Esselâmü aleyküm, ey mü'minler yurdunun
sakinleri! Bizler de inşaallah sizlere kavuşacağız. Yüce Allah'dan bizim ve
sizin için afiyet (her türlü kederden selâmet)
dilerim."
Peygamber Efendimiz (Medine'deki) Baki mezarlığını
ziyaret ederken böyle selâm verirlerdi.
621- Kur'ân okuyacak kimsenin, kabir kenarında oturmasında,
tercih edilen görüşe göre, kerahet yoktur. Oturup "Yasin" sûresini
okumak da çok sevabdır. Bu yüzden Allahü Teâlâ'nın ölülerimize kolaylık
vereceği, okuyana da, ölüler sayısınca sevab yazılacağı İmam Ali'den ve
Hazret-i Enes'den (Radıyallahu Anhüma) rivayet olunmuştur.
622- Kabirleri üzerine oda veya kubbe gibi şeylerin yapılması
ve yazı yazılması, İmam Ebû Yusuf'a göre tahrimen mekruhtur. Bütün müslümanların
yararına olarak vakfedilmiş veya ölülerin gömülmesi için bırakılmış
olup kimsenin mülkiyetinde bulunmayan bir mezarlıkta ise, mezarlar üzerine
bina yaparak başkalarının faydalanmasını engellemek haramdır.
Bununla beraber alimlerden, iyi kimselerden ve yüksek mevki
sahiblerinden olan zatların kabirleri kaybolmasın diye, yanlarına taş konmasında
ve isimlerinin yazılmasında bir sakınca yoktur. Diğer ölülerin de eserleri
kaybolmamak ve zillet halinden korunmak için başları ucuna birer taş dikilip
isimlerinin yazılmasında bir sakınca görmeyenler vardır. Hiç bir zaman bu
taşlara ayeti kerime yazılmamalıdır. Çünkü zamanla taşların kırılıp
dökülmesi mümkündür.
(Malikîlere göre, kabir üzerine Kur'ân yazılması haramdır.
Ölünün adı ile ölüm tarihinin yazılması mekruhtur. Şafiîlere göre,
bunlara, ne türlü olursa, olsun, yazı yazmak mekruhtur. Ancak bir alimin veya
salih bir kimsenin adını ve kendini tanıtacak bir vasfını yazmak mendubdur.
Hanbelilere göre, herhangi bir ayırım olmaksızın yazı yazmak mekruhtur.)
623- Bir kimseyi, öldüğü ev içindeki bir yere gömmek
mekruhtur. Çünkü böyle bir işlem ancak Peygamberlere özel olan bir iştir.
Yer altında mahzenler yapıp ölüleri oralara tabutlarla koymak, birçok sakınca
sebebiyle mekruh görülmüştür. Bu yerlere "Füseka" denilir.
624- Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip kemikleri de
kalmamış olmadıkça, onun kabri açılarak yerine başkası gömülemez.
Fakat başka bir yer bulunamayınca, ölünün kemikleri toplanır ve oraya gömülecek
olanla kendi arasında topraktan veya kerpiçten bir engel konur.
625- Bir ölü yanlışlıkla kıbleye aykırı bir şekilde
gömülmüş olsa, bundan dolayı kabri açılmaz. Çünkü cenazenin sağ tarafına
yatıralarak kıbleye doğru bulundurulması bir sünnettir. Buna riayet
edilmediğinden dolayı kabri açmak uygun olmaz.
626- Bir zaruret bulunmadıkça, birkaç cenazeyi bir mezara
koymak caiz değildir. Zaruret halinde ise konulur. Aralarına da bir engel
(perde) olsun diye toprak doldurulur. Uhud şehidleri böyle gömülmüşlerdir.
Cabir İbni Abdullah (Radıyallahu Anhüma) demiştir: "Uhud
savaşında ilk şehid olan zat, benim babam idi. Onu, diğer bir şehidle (Amr
İbnu'l Cümuh ile) beraber bir kabirde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı
ay sonra kabri açtım. Babamı, kulağından başka, sanki kabre koyduğum gündeki
gibi taptaze bir halde buldum ve onu çıkarıp başka bir kabire yalnızca gömdüm."
627- İslâm yurdunda bulanan gayri müslimlerin mezarlarına
da tecavüz edilemez. Çünkü onlara hayatlarında eziyet verilmesi haram olduğu
gibi öldükten sonra da kabirlerine tecevüz etmek, kemiklerini kırmak ve
yerlerini dümdüz etmek haramdır. Onlarla bir sözleşme yapılmıştır, bu sözleşmeye
her halde riayet etmek gerekir. Fakat yeni fethedilen bir yerde, ihtiyaç görülürse,
müslüman olmayanların kabirlerini açmak ve kemiklerini kaldırıp yerlerini
başka bir hizmete ayırmakta bir sakınca yoktur.
628- Şehidlik büyük bir derecedir. Allah yolunda canını
veren bir müslümana "Şehîd" denir, çoğulu Şüheda'dır.
Böyle bir adama şehîd denilmesi, ya cennete gireceğine şahidlik
yapıldığı veya ölümü anında birtakım rahmet meleklerinin hazır bulunduğu
veya kendisi Yüce Allah'ın manevî huzurunda hazır olarak rızıklanacağı içindir.
Şehîd kelimesi, Şahid sözüne denk olup hazır manasını
taşır. Şehîdler üç kısma ayrılırlar:
1) Hem dünya, hem de âhiret bakımından şehid olanlar.
Bunlar birer hükmî şehiddirler.
2) Yalnız dünya bakımından şehid olanlar. Bunlar da
birer hükmî şehiddirler.
3) Yalnız âhiret bakımından şehid olanlar. Bunlar da
birer hakîkî ve uhrevî şehiddirler. Böylece şehidler üç kısımdır.
1) Mükellef ve taharet üzere bulunduğu halde, kendisine
haksız yere yapıldığı bilinen bir tecavüzle öldürülmüş olan ve bundan
dolayı da varislerine diyet olarak bir mal verilmesi gerekmeyen herhangi bir müslümandır.
Gayrimüslimlerle veya yol kesicilerle yapılan çatışma sonunda öldürülüp
cünüb bir halde bulunmamış olan akıl sahibi ve büluğ çağına ermiş bir
müslüman, böyle bir şehiddir.
2) Savaş meydanında gözünden kan gelmiş olmak gibi, üzerinde
öldürülme alâmeti olduğu halde ölü bulunan bir müslüman da böyle bir
şehiddir.
Yine, malını, canını, ırzını ve diğer müslümanları
veya müslümanların koruması altında bulunan gayrimüslimleri korurken kılıç
ve kama gibi parçalayıcı bir silâhla haksız yere derhal öldürülmüş
bulunan mükellef ve tahir bir müslüman da böyledir.
Bu gibi şehidler birer kâmil şehiddir. Hem dünya, hem de
âhiret bakımından şehiddirler. Bunlardan her birine "Hükmi Şehid"
denir. Bu gibi şehidlerin hükmü, yıkanmaksızın, yalnız namazları kılınıp
elbiseleri ile gömülmektir.
Bu muhterem şehidlerin Allah katında dereceleri pek yüksektir.
Hak yolunda şehid olanlar, sonsuz bir hayata sahibdirler. Bunlar sonsuz bir âlemde
daima rızıklandırılacaklardır. Bunların bu özellikle ve seçkinliklerinden
dolayıdır ki, ayrıca yıkanmaları gerekmemekte ve kanlı elbiseleri
kendileri için bir seçkinlik nişanı bulunmaktadır. O kan bir ibadet
eseridir, giderilemez. Ancak kendilerine dışardan bir pislik değmişse, o
giderilir. Bir de kefen olmaya elverişli bulunmayan kürk, palto, ayakkabı ve
kalpak gibi kaba şeyler üzerinden alınır. Zırh ve silâhları da çıkarılır.
Geri kalan elbiseler sünnet mikdarından fazla ise, azaltılır. Elbiseleri
noksan ise sünnet miktarına çıkarılır.
Bu, İmam Azam'a göredir. İki İmama göre, bu şekilde öldürülmüş
olan bir müslüman, henüz mükellef ve tahir bulunmamış olsa da, yine ona
aynı işlem yapılır. Savaş halinde öldürülen büluğ çağına ermemiş müslüman
bir çocuk veya cünüb bulunmuş olan bir İslâm askeri gibi...
(Üç İmama göre, böyle bir hükmî şehid yıkanmayacağı
gibi, üzerine namaz da kılınmaz. Uygun görülen elbiseleri ile gömülmesi
gerekir.)
2) Kalbinde nifak bulunduğu halde görünüşte müslüman
sanılan ve savaşta müslümanların safında bulunurken düşman tarafından
öldürülen bir şahıstır. Bu da bir "hükmî şehid" dir. Buna da
dünya ahkâmı itibariyle şehid denir. Bunun da görüş hali esas alınarak yıkanmaz,
üzerine namaz kılınıp elbisesi ile gömülür.
(Şafiîlere göre ganimet için veya gösteriş için savaşan
veya ganimet mallarından çalan bir müslüman da, savaş esnasında öldürülürse,
yalnız dünya şehidi sayılır. Aynı zamanda Allah'ın tevhid kelimesini yüceltmek
için savaşsa da hüküm aynıdır. Bunun hakkında da görünüş haline bakılarak
şehid işlemi yapılır.)
3) Kâmil şehidde aranılan şartların bazılarını
toplamayarak ölümü, yalnız âhiret ahkâmı itibariyle şehid sayılan bir müslümandır.
Örnek: Hata yolu ile öldürülüp varislerine diyet adı
altında bir mal verilmesi gereken bir müslüman, âhirette sevaba kavuşma yönünden
şehid sayılırsa, da dünya ahkâmı bakımından şehid sayılmaz. Bunun için
diğer ölüler gibi yıkanır, kefene konur ve namazı kılındıktan sonra gömülür.
Yine, gayri müslimlerle veya yol kesici şakilerle savaşırken
yaralanıp savaş bittikten sonra bir tarafa çekilerek biraz yeyip içtikten,
konuştuktan, uyuduktan, ilâç kullandıktan veya aklı başında olarak üzerinden
bir namaz vakti geçtikten sonra vefat eden bir müslüman da, bu hükme girer.
Bu şekilde ölen bir mü'mine "Mürtes" denir.
Suda boğulan, ateşte yanan, enkaz altında kalan, veba,
taun, ishal, sıtma, zatülcenb hastalıklarından biri veya akreb sokması ile
ölen; nifas halinde veya gurbet elinde veya ilim yolunda veya cuma gecesinde ölen
bir müslüman da aynı hükümdedir.
Sevabını Allah'dan bekleyen bir müezzinin ve doğru alışveriş
yapan müslüman bir tüccarın, ailesinin geçimini kazanmak için hak üzere
bir çalışma sonunda ölmesi de bu tür şehidlerdendir.
Bütün bunlara, âhiret ahkâmı bakımından "Şehid"
denir. Bu yönden herbirine "Hakikî Şehid" denilmektedir. Bunlar din
görevlerine bağlı kimseler ise âhiret ahkâmı bakımından birer şehiddirler.
Fakat dünya ahkâmı bakımından şehid sayılmazlar. Bunun için diğer ölüler
gibi yıkanırlar, kefenlenirler. Namazları kılındıktan sonra da mezarlarına
diğer müslümanlar gibi gömülürler.
Evinde veya başka bir yerde öldürülmüş bir halde
bulunan bir müslüman hakkında da böyle işlem yapılır. Çünkü onun
zulmen öldürülmüş olduğu kesinlikle bilinemez.
Sonuç: Şehidlik büyük bir nimettir. İnsanın iyi hal üzere
yaşayıp şehid olarak ölmesi, onun hakkında pek büyük bir saadettir. Bir
hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Şehidliğe ermesini Yüce
Allah'dan ihlâsla dileyen kimseyi, Yüce Allah şehidler derecesine eriştirir;
isterse döşeğinde ölsün..."
Bütün bunlar ihlâsın ve güzel niyetin yüksek derecelere
ulaşma sevgisinin bir mükâfatıdır.
Allahû Teâlâ Hazretleri, hepimizi, din görevlerini gereği
üzere yerine getirmeye muvaffak kılsın, güzel niyetlere sahib olan ve şehidlerden
sayılan iyi kulları arasına katsın amîn. . .
"Sonuç müttakilere ve hamd Âlemlerin Rabbına
mahsustur."
"Her kim sıdk ile Allah'dan şehid olmayı
dilerse yatağında ölse dahi Allah onu şehidlerin durağına eriştirir."
Erzurumlu Ömer Nasuhî Bilmen
![]()