![]()
Büyük islam ilmihali Namaz 1.Bölümü
Namazın
Önemi ve Fazileti
Namazla
İlgili Bazı Deyimler
Namazların
Nevileri ve Rekâtları
Namazların
Farzları, Şartları, Rükünleri
Hadesten ve Necasetten Taharet
Setr-i Avret (Ayıp Yerleri Örtmek)
Kıbleye Yönelmek
Namaz Vakitleri (*)Bu vakitlerin güzelce anlaşılabilmesi için
bazı deyimleri bilmek gerekir. Şöyle ki: Gündüz vaktine Arabça "Nehar"
denir. Nehar iki kısımdır. Biri Nehar-ı Şerî (Şer'î Gündüz)'dir ki,
fecr-i sadıktan güneşin batışına kadar devam eder. Diğeri de, Nehar-ı Örfî
(Örfî Gündüz)'dir. Bu da güneşin doğuşundan batışına kadar olan
zamandır ve nehar-i şer'î'den kısadır.
Namazlara Ait Niyetler İftitah
Tekbiri
Namazlarda Kıyam (Ayakta Durmak)
Namazlarda Kıraet
Namazlarda Rükû
Namazlarda Secde (1) "Pek büyük olan Rabbim, her türlü
noksanlıklardan beridir, münezzehtir."
Namazlarda Son Oturuş (*) Anlamı: "Bütün dualar ve övgüler
(veya bütün mülkler), bedenî ve malî ibadetler Yüce Allah'a mahsustur.
Bunlara başkaları hak kazanamaz. Selam da, Yüce Allah'ın rahmet ve
bereketleri de, ey şanlı peygamber, sana aittir. Selam hem bizlere, hem de Yüce
Allah'ın salih kullarına olsun. Şehadet ederim ki, (kesinlikle bilirim ki) Yüce
Allah'dan başka gerçek mabud yoktur. Yine şehadet ederim ki, Hazret-i
Muhammed, Yüce Allah'ın kuludur ve peygamberidir."
Tadil-i Erkâna Riayet (Rükünlerin Hakkını Vermek)
Namazdan Kendi İhtiyarı İle Çıkmak
Namazın Vacibleri (*) Selamet ve Allah'ın rahmeti
üzerinize olsun.
Namazların Sünnetleri (*) Birinci sözün anlamı: "Yüce Allah
kendisine hamd edenin hamdini işitti." İkincinin anlamı: "Ey
Rabbimiz! Hamd da sana mahsustur." Namazların
Edebleri Ezan
ve İkamet (*) "Günahlardan sakınıp dönmek ve
itaata güçlü bulunmak, ancak Yüce Allah'ın koruması ve yardımı ile
olur." İmamlık
ve Cemaat Kadınların
Aynı Hizada Durmaları Namazlar
Nasıl Kılınır? (1) Bir mikdardan maksad, en az bir sure veya
en az üç kısa ayet veya kısa ayete denk bir ayettir. Vitir
Namazına Dair Bazı Meseleler (*) Sünnet olan Kunut duası şudur: Namazların
Cemaatle Kılınma Şekli (*) İmamı Azam'dan diğer bir rivayete göre,
imam "Rabbena ve lekelhamd" demez. Cuma
Namazı Cumanın
Vücubunun Şartları Cumanın
Edasının Şartları Cuma
namazına müteallik bazı mes'eleler: 197—
Birçok köylerde Cuma namazı kılınmasına öteden beri izin verilmiş
olduğundan beldelerde olduğu gibi köylerde de Cuma namazı kılına gelmiştir.
"Mescitlere ait hükümler bahsine de müracaat!." 198—
Bir köylü, cuma günü bir şehre gidip Cuma vaktine kadar orada durmak
niyetinde bulunsa kendisine Cuma namazı farz olur. Fakat Cuma vaktinden evvel
şehirden çıkmaya niyet ederse farz olmaz. Cuma vaktinin girmesinden sonra şehirden
çıkmaya niyet ederse —muhtar olan kavle göre— yine Cuma farz olmaz. 199—
Cuma günü zeval vaktinden sonra Cuma namazını kılmadan sefere çıkmak
mekruhtur. Zeval vaktinden evvel çıkmak ise mekruh değildir. 200—
Ma'zur veya mahpus olanların Cuma günü şehirde öğle namazını Cuma namazından
evvel veya sonra cemaatla kılmaları mekruhtur. Bunların öğle namazlarını
Cuma namazı kılındıktan sonra kılmaları müstehaptır. Çünkü o vakte
kadar özürlerinin zevali umulur. 201—
Bir kimse, Cuma günü özrü bulunmadığı halde Cuma namazını kılmadan öğle
namazını kılacak olsa bu namazı sahîh olursa da Cuma namazını terk ettiğinden
dolayı günaha girmiş olur. Fakat böyle bir kimse, bilâhare Cuma namazını
kılmak için —daha Cuma namazı kılınmadan— camiye yönelse kıldığı
öğle namazı batıl, yani nafileye münkalip olur. Cuma namazına ister yetişsin,
ister yetişmesin ve ister gitmeden sarfı nazar etsin ve ister etmesin.
Binaenaleyh Cuma namazına gidip yetişmezse o öğle namazını yeniden kılması
lâzım gelir. İmameyne
göre gidip Cuma namazına başlamadıkça kılmış olduğu öğle namazı batıl
olmaz. 202—
Cuma için tekbir almak, yıkanmak, misvak kullanmak, güzel elbiseler giyinmek,
güzel kokulu şeyler sürünmek müstehaptır. Minarede ezan okununca
da başka şeyler ile uğraşılmayıp hemen camiye gidilmesi vaciptir. 203—
Cuma günü camiye erkence gitmek, Tahiyyetülmescid olmak üzere iki rek'at
namaz kılmak, Kehf suresini okumak veya dinlemek menduptur. 204—
Cuma günü camiye giden kimse başkalarına eziyet vermemek ve hutbeye henüz
başlanılmış olmamak şartile hatibe yakın yere kadar gidebilir ve illâ
bulabildiği yerde oturur. Fakat yer bulamaz, ileri saflarda da boş yer bırakılmış
olursa bizzarure bu boş yerlerden birine kadar gidebilir. 205—
Hatip minbere çıkınca cemaatin konuşmayıp sükût etmesi, selâm alıp
vermemesi, nafile namaz kılınmaması icap eder. Hattâ hutbede Resulü Ekrem,
Sallâlahü aleyhi ve sellem Efendimizin mübarek isimleri zikredilince cemaatin
Salâtüselâmda bulunmaksızın yalnız dinlemekle iktifa eylemesi efdaldir. İmam
Ebû Yusuftan bir kavle göre bu halde gizlice Salâtüselâm okunur. 206—
Cumanın başlanılmış ilk sünneti, hatibin minbere çıkması halinde uzatılmaksızın
hemen —vâciplerine riayet etmek üzere— ikmal edilmelidir. 207—
Cuma namazını, hutbeyi okuyan zatın kıldırması evlâdır. 208—
Cuma namazı henüz bitmeden imama uyan kimse, bu namazı ikmal eder, velev ki
İmama teşehhüdde veya secdei sehvde yetişmiş olsun, İmam Muhammede göre
ikinci rek'atın rükûundan sonra gelip imama uyan kimse, Cuma namazını değil
öğle namazını ikmal eder. KAYNAK::Fatih Dersiamlarından
1- Bilindiği gibi Yüce Allah'ı tevhid (bir kabul etmek),
Onun eşsiz varlığını bilip tasdik etmek, farz olan en büyük bir görevdir.
Bundan sonra farzların en büyüğü ve en önemlisi namazdır. Namaz, imanın
alametidir, kalbin nurudur, ruhun kuvvetidir, mü'minin miracıdır. Mü'min bu
namaz sayesinde Yüce Allah'ın manevî huzuruna yükselir. Yüce Allah'a
yalvararak manevî yakınlığa erer. Mü'min için ne yüksek bir şeref!..
Bütün hak dinler, insanlara namaz kılmalarını emretmişlerdir.
Bizim sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de,
peygamber olarak gönderilişlerinden itibaren namaz kılmakla yükümlü olmuştur.
Ancak o zaman, güneşin doğuşundan ve batışından sonra olmak üzere günde
iki defa namaz kılınıyordu. Sonra Miraç gecesinde beş vakit namaz farz olmuştur.
Hazreti Peygamber'in miracı ise, sahih kabul edilen rivayete göre, Medine'ye
hicretlerinden on sekiz ay önce Receb ayının yirmiyedinci gecesinde olmuştur.
2- Kur'an-ı Kerîm'de ve hadîs-i şeriflerde namaza dair
birçok emirler ve öğütler vardır. Bütün bunlar, İslam dininde namaza ne
kadar büyük önem verildiğini gösterir. Bir ayet-i kerîmenin anlamı şöyledir:
"Ey Resulüm! Sana vahy olunan Kur'an ayetlerini
güzelce oku ve namazı gereği üzere kıl. Gerçekten namaz, edeb ve namusa
uygun olmayan şeylerden, çirkin görülen işlerden alıkor. Her halde Yüce
Allah'ı zikretmek, her ibadetten daha büyüktür. Yüce Allah bütün yaptıklarınızı
bilir."
Namaz ibadeti ise, en büyük zikirdir.
Diğer bir ayet-i kerîmenin anlamı şöyledir:
"Namazı gereği üzere yerine getiriniz, zekatı
yeriniz. Nefisleriniz için hayır olarak önceden ne gönderirseniz, onu Yüce
Allah yanında (sevab olarak) bulursunuz; asla kaybolmaz.
Muhakkak ki, Allah yaptıklarınızı görür."
Bir hadîs-i şerîfde:
"Namaz dinin direğidir."
buyurulmuştur.
Diğer bir hadîs-i şerîfin anlamı şöyle: "Namaz,
kişinin kalbinde bir nurdur; artık sizden içini aydınlatmak dileyen,
kalbindeki nurunu artırmaya çalışsın."
İşte bütün bu mübarek ayetlerle hadîs-i şerifler,
namazın Yüce Allah yanında ne kadar büyük ve makbul bir ibadet olduğunu göstermeye
yeterlidir.
3- Gerçek şu ki, namaz çok mukaddes bir ibadettir. Namazın
faziletlerine nihayet yoktur. Namaz, aklı yerinde olan ve büluğ çağına
ermiş bulunan her müslüman için belli vakitlerde yapılması gereken şerefi
yüksek farz bir görevdir. Bu önemli farzı yerine getirenler, Yüce Allah'ın
pek büyük ikram ve ihsanlarına kavuşacaklardır. Bunu kasden terk edenler
de, azabı çok şiddetli olan Allah'ın acıklı cezasını çekeceklerdir.
Müslümanlar, henüz yedi yaşına girmiş çocuklarını
namaza alıştırmakla görevlidirler. Bu çocuklara ana-babaları ve yetiştiricileri
namaz kılmalarını öğretir ve yaptırırlar. On yaşına bastığı halde
namaz kılmayan çocuğa velisi, üç tokattan ziyade olmamak üzere, hafifçe
el ile vurur.
4- İnsan bir düşünmeli, her an Yüce Allah'ın sayısız
nimet ve ihsanlarına kavuşmaktadır. Öyle ikramı bol, merhameti geniş olan
yaratıcımızın tükenmeyen lütuflarına karşı teşekkürde bulunmak
gerekmez mi?
İşte insan, namaz yolu ile şükür borcunu ödemeye, yaratıcısının
lütuf ve nimetlerini tatlı bir dil ile anarak kulluk görevini yerine
getirmeye çalışmış olur. Bu bakımdan: "Namaz, şükrün bütün
çeşitlerini bir araya toplar." denilmiştir.
Bununla beraber namaz ruhu temizleyen, kalbi aydınlatan,
imanı yüksek duygulardan haberdar eden, insanı kötülüklerden alıkoyan,
insanı hayırlara, düşünceye, tevazu ve intizama götüren en güzel bir
ibadettir.
İnsan namaz sayesinde nice günahlardan kurtulur ve Yüce
Allah'ın nice ihsan ve ikramlarına kavuşur.
Namaz, manevî hayattan başka maddî hayata da canlılık
verir. İnsanın temizliğine, sağlığına ve intizamla hareket etmesine sebeb
olur.
5- Sonuç: Namazın meşru kılınmasındaki hikmetler ve
yararlar her türlü düşüncenin üstündedir. Fakat bir müslüman namazını
yalnız Yüce Allah'ın rızası için kılar, yalnız yaratıcısına şükür
ve saygı için kılar. Namazın insana yararı olmadığı düşünülse dahi,
yine bunu bir kul görevi bilerek sadece Allah'ın emrine uymak için yerine
getirmeye çalışır. Bu kutsal görevin yerini hiç bir şeyin tutamayacağını
kesinlikle bilir. Namaza harcayacağı dakikaları, hayatının en mutlu ve neş'eli
zamanı olarak kabul eder.
Doğrusu, geçici hayatın son bulmayacak birçok kazançları
ancak namaz sayesinde elde edilir. Namaza ayrılan saatler, sonsuzluk aleminin tükenmez
mutluluk günlerini hazırlamış olur.
Bu çok mübarek ve pek feyizli ibadete gereği üzere devam
edenlere müjdeler olsun!..
6- Salât: Namaz demektir. Çoğulu "Salâvat"dır.
Salât, sözlükte dua manasındadır. Din deyiminde, bildiğimiz ibadetten, erkân
ve zikirlerden ibarettir. Namaz kılana, "Müsalli" denir.
Bir de "Salât", Peygamber efendimize şu şekilde
yapılan dua manasına da gelir: "Allahümme salli ve selim alâ
seyyidina Muhammedin ve alâ ali seyyidina Muhammed = Allah'ım!
Efendimiz Muhammed'e ve onun ailesine selamet ve rahmet ihsan buyur." Bu
salat ve selamdan maksad, Peygamber efendimizin hem dünyada, hem de ahirette
her türlü ikrama kavuşmasını istemekten ve bu vesile ile kendisine olan bağlılığımızı
ve saygımızı göstermekten ibarettir.
7- Tekbir: "Allahü Ekber"
demektir.
8- Kıyam: Ayakta durmaktır.
9- Kıraat: Kur'an-ı Kerîm'den bir mikdar
okumak demektir.
10- Rükû: Sözlükte eğilmek demektir.
Din deyiminde, namazdaki okuyuştan sonra eğilerek baş ve sırtı düz bir şekle
getirmektir.
11- Kaveme: Rükû halinden doğrulup da bir
defa "Sübhane Rabbiyel'azim" diyecek kadar ayakta
durmaktır.
12- Secde: Namaz kılarken yere eğilerek yüzün
bir kısmını, Yüce Allah'a saygı için yere koymaktır. Arka arkaya yapılan
iki secdeye "Secdeteyn" denir. "Sücûd" sözü de secde
etmek ve secdeler manasına gelir.
13- Celse: İki secde arasında bir defa
"Sübhane Rabbiyel'azim" diyecek kadar oturmaktır.
14- Ka'de: Namazda teşehhüd için, "Ettehiyyatü
lillâhi"yi okumak için oturmaktır. Bir namazda iki defa
oturulursa, birinci oturuşta "Kade-i Ûlâ = İlk otururş",
ikincisine de: "Kade-i Ahire = son oturuş" denir.
15- Rek'at: Namazın bölüklerinden her
biri demektir. Şöyle ki: Bir namazda kıyam, rükû ve iki secdenin toplamı
bir rekattır. Bir namazda iki kıyam, iki rükû ve dört secde bulunursa, o
namaz iki rekatlı olur. Üç veya dört kıyam bulunursa, o namaz üç veya dört
rekatlı olur.
16- Şef: Çift manasında olup namazların
her iki rekâtına denir. Dört rekâtlı bir namazın önceki iki rekatına
"birinci şef" son iki rekatına da "ikinci şef" denir.
Üç rekatlı bir namazın üçüncü rekatı da, "ikinci şef"
demektir.
17- Namazlar, farz, vacib, sünnet ve müstahab nevilerine
ayrılır. Şöyle ki: Aklı yerinde olan ve büluğ çağına eren her müslümanın
günde beş defa belli vakitlerde belli rekâtlarla kılacağı namazlar, birer
farzı ayndır. Cuma namazı da bu kısımdandır. Vitir ve bayram namazları
birer vacibdir. Farz namazlardan önce veya sonra yahut hem önce, hem de sonra
kılınan bir kısım namazlar birer sünnettir. Teravih namazı da böyledir.
Diğer vakitlerde sadece Allah'ın rızası için kılınan ve nafile (tatavvu)
denilen bir kısım namazlar da, ya birer sünnet veya müstahabdır. Kuşluk
namazı gibi.
Bütün bu namazların sahih olması için birtakım şartları
ve rükünleri vardır. Bunların yerine getirilmesi de birer farzdır. Bunlar
namazların farzlarını teşkil eder. Bunlardan başka, namazların birtakım
vacibleri, sünnetleri ve edebleri de vardır.
Namazların bir takım mekruhları ve müfsidleri de vardır.
Her namazın bunlardan beri olması lazımdır. Bunun için her müslümanın
bunları bilip ona göre din görevini yerine getirmesi gerekir.
18- Namazların rekâtlarına gelince: Sabah namazının iki
rekât sünneti ve iki rekât farzı vardır.
Öğle namazının dört rekât ilk sünneti, dört rekât
farzı ve iki rekât son sünneti vardır.
İkindi namazının dört rekât önce kılınan sünneti ve
dört rekât farzı vardır.
Akşam namazının üç rekât farzı ve sonra kılınan iki
rekât sünneti vardır.
Yatsı namazının dört rekât ilk sünneti, dört rekât
farzı ve iki rekât son sünneti vardır.
Cuma namazının dört rekât ilk sünneti, iki rekât farzı,
dört rekât son sünneti, iki rekât da "vaktin sünneti" adıyla diğer
bir sünneti vardır.
Vitir namazı ise, üç rekâttan ibarettir. Bayram namazları
ikişer rekâttır.
Teravih namazı yirmi rekâttır. Diğer nafile namazlar da,
en az ikişer rekâttır. Bütün bunlar sırası ile açıklanacaktır.
19- Namazların farzları on ikidir. Bunlardan altısı, daha
namaza başlamadan önce yapılması gereken farzlardır ki, şunlardır:
1) Hadesten taharet,
2) Necasetten taharet,
3) Setr-i avret,
4) Kıbleye yönelmek,
5) Vakit,
6) Niyet.
Diğer altısı da, namazın başlangıcından itibaren
bulunması gereken farzlardır ve şunlardır:
1) İftitah (namaza girme) tekbiri,
2) Kıyam,
3) Kıraat,
4) Rükû,
5) Sücud,
6) Kaide-i ahire (son oturuş).
Bunlara da "Namazın rükünleri" denir. Bunlar
namazın aslını ve temelini teşkil ederler.
20- Yukarda sayılan on iki farzdan başka, namazda
"Tadil-i Erkan"a riayet edilmesi, İmam Ebû Yusuf ile üç İmama göre,
farz olduğu gibi, namazlardan kendi iradesi ile çıkmak da İmam Azam'a göre
bir farzdır. Buna "Huruç bisun'ihi = Kendi isteği ile
çıkmak" denir. Bunlarla namazın rükünleri sekiz olmuş olur. Bunlar da
sırası ile açıklanacaktır.
21- Namazdan önce hadesten ve necasetten taharet birer şarttır.
Bunlar bulunmadıkça namaz sahih olmaz. Hükmî necaset denilen hadesten,
abdesti veya guslü gerektiren hallerden temiz bulunmak gerektiği gibi, hakikî
necaset denilip maddeten pis bulunan şeylerden temiz bulunmak da gerekir. Öyle
ki, namaz kılacak kimsenin bedeni ile elbisesi ve namaz kılacağı yer temiz
olacaktır. Bu iki şartla ilgili ikinci kitabın (93 ve 95.) meselelerine bakılsın.
22- Namazda avret yerini örtmek bir şarttır. Şöyle ki:
Namazda örtülmesi farz olan ve başkalarının bakmaları caiz bulunmayan
organlara "Avret yeri" denir. Erkeklerin avret sayılan yerleri, göbekleri
altından dizleri altına kadar olan yerdir. Diz kapakları da bu avret sayılan
yere girer.
Kadınlara gelince: Hür olan kadınların yüzleri ile
ellerinden başka, bütün bedenleri avrettir. Yüzleri ile elleri, namazda ve
namaz dışında, fitne korkusu olmadıkça avret değildir. Ayaklarının avret
olup olmaması ihtilaflıdır. Sahih kabul edilen görüşe göre, kadınların
ayakları da avret değildir. Çünkü bunlarla yolda yürümek ihtiyacı vardır.
Bu bakımdan bunları örtmek, hele fakirler için, zordur.
Diğer bir görüşe göre, hür olan bir kadının namazı,
ayağının dörtte biri açık bulunması ile bozulur. Diğer bir görüşe göre
de, namazda kadının ayakları avret sayılmazsa da, namaz dışında avret
yeri sayılır. Bu ihtilaftan kurtulmak için ayaklarını örtmeleri iyi olur.
Sahih olan görüşe göre, hür kadınların kolları, kulakları ve salıverilmiş
saçları da avrettir.
23- Cariyeler (köle olan kadınlar) için avret yeri,
erkekler gibi, göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımla karın
ve sırtlarıdır. Hür kadınların şeref ve durumları bakımından örtmek
zorunda bulundukları organları daha çoktur. Köleler ise, hürriyet şerefinden
yoksun ve efendilerinin hizmeti ile meşgul oldukları için, bunlara daha fazla
genişlik gösterilmiştir.
24- Avret sayılan yerlerden birinin tamamı veya dörtte
biri kadarı açık bulunsa, namazı bozar; fakat dörtte birinden noksanı açık
bulunsa, bozmaz. İmam Ebû Yusuf'a göre, avret sayılan bir uzvun en az yarısı
açık bulunmadıkça namazı bozmaz.
Örnek: Namazda baldırın dörtte birinden noksanı açık
bulunsa namaz bozulmaz. Yine bazı alimlere göre, but ile diz kapağı bir uzuv
sayılır. Yalnız diz kapağının açık bulunması ile namaz bozulmaz; çünkü
diz kapağı, bir organın dörtte birinden azdır.
25- Bir uzvun namazı bozma bakımından avret olması, başkalarına
göredir; sahibine göre değildir. Başkaları tarafından görülemeyecek bir
halde bulunması yeterlidir. Bunun için bir kimse namaz kılarken geniş
bulunan elbisenin yakasından avret yerini görecek olsa, başkaları göremeyeceği
için, namazı bozulmaz. Fakat başkaları görebilecek bir durum olsa namaz
bozulur.
26- Bir kimse namaz kılarken, elinde olmayarak açılan bir
avret yerini hemen kapayacak olsa, namazı bozulmuş olmaz. Fakat kıyam veya rükû
gibi bir rüknü yerine getirecek kadar bir zaman örtmezse, sahih olan görüşe
göre namaz bozulur. Namaz içinde elbiseye sıçrayan bir pisliği hemen atmak
veya bekletmekte de aynen bu hüküm uygulanır. Fakat bu gibi namaza engel işler,
insanın kendi iradesi ile yapılırsa, namaz hemen bozulur.
Muhtelif avret yerlerinin birer parçası açılıp da bunların
toplamı, en küçük avret organının en az dörtte birine eşit olursa ve açıklık
müddeti de bir rüknü yerine getirecek bir zaman devam ederse, namaz bozulur;
değilse bozulmaz.
27- Bir kimsenin temiz elbisesi olup da, onu giymeye gücü
bulunduğu halde onu giymeyerek gece karanlığında çıplak olarak namaz kılmış
olsa, ittifakla namazı caiz olmaz.
28- Derinin rengini gösterecek şekilde ince olan bir elbise
ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bunun için böyle bir elbise ile namaz
sahih olmaz. Elbisenin darlığından dolayı avret yerinin belli olması, kötü
bir hal ise de, namazın sıhhatine engel olmaz.
29- Elbise bulacağını ümit eden çıplak bir kimse,
vaktin çıkmasından korkmadıkça, bekler. Temiz yer bulacağını ümit eden
kimse de, böyle yapar.
30- Avret yerini örtecek bir şey bulamayan kimse, oturarak
ve ayaklarını kıbleye doğru uzatarak imâ (işaret) ile namaz kılar. Onun için
en iyi kılış şekli budur; çünkü bu vaziyette örtünme haline daha çok bürünmüş
olur. Avret yerinin bir kısmını örtecek bir şey bulununca, onu kullanma
vacib olur. Bu durumda önce avret-i galize denilen ön ve arka taraflar örtülür.
Sonra erkeklerde butlar, daha sonra dizler örtülür. Kadınlarda butlardan
sonra karınlar, sonra sırtlar ve dizler, daha sonra da geri kalan kısımlar
örtülür.
Bütün bunlar, namazın her halde yerine getirilmesini ve
dinde çok önemli bir farz olduğunu göstermektedir.
31- Namazda Kabe'ye doğru yönelmek de bir şarttır.
Bilindiği gibi Kabe, Mekke şehrindeki bir binadan ibaret değil, asıl olan bu
binanın yeridir. Bu mübarek yerin göklere doğru üst tarafı ve derinliklere
doğru alt tarafı hep kıble yönüdür. Bunun için Kabe'nin yanında veya içinde
bulunanlar, Kabe'nin herhangi bir tarafına yönelerek namaz kılabilirler.
Cemaatle namaz kıldıkları zaman da, imam ile cemaatin bir tarafta bulunması
gerekmez. İmam Kabe'nin bir yönüne, cemaat da diğer yönlerine yönelerek
namaz kılabilirler. Yeter ki imamın bulunduğu tarafta duran cemaat, imamdan
daha ileride bulunmuş olmasın. Diğer yönlerdeki cemaatin, imamdan Kabe'ye
daha yakın bulunmaları, imama uymalanna engel olmaz. İmam ile yüz yüze
gelmemeleri kafidir.
Kabe dışında uzakta bulunanların tam kıbleye yönelik
olarak namaz kılmaları farz değildir; Kabe tarafına yönelmeleri yeterlidir.
Bu kadarı farzdır.
32- Kabe yönü, pusula aleti ile tayin edilir. Mescidlerin
ve camilerin mihrabları Kabe yönünü gösterir. Öncekilerden kalma eski bir
mihrab varsa, Kabe yönünü araştırmaya gerek kalmaz; çünkü bu mihrablar
usulüne uygun olarak yapılmıştır.
Doğu ülkelerinde bulunanların kıblesi, batı yönü olur.
33- Namaz için kıbleye yönelince, "döndüm kıbleye"
denilmesi gerekmez. Yeter ki kıblenin Kabe olduğu bilinsin. Zayıf bir görüşe
göre de, döndüm kıbleye denmesi gerekir.
34- Bir kimse namazda iken bir özür bulunmaksızın göğsünü
kıbleden çevirse, namazı ittifakla bozulur. Sadece yüzünü çevirse, hemen
kıbleye dönmesi gerekir; bununla namazı bozulmaz. Fakat harama yakın bir
kerahet işlemiş olur.
35- Bir kimse hasta olup da kıble tarafına dönemediği ve
kendisini kıble tarafına çevirecek kimse bulunmadığı zaman gücü yettiği
tarafa doğru namazını kılar. Yine hasta olmadığı halde, bir düşman veya
bir yırtıcı hayvan korkusundan dolayı kıbleye yönelemeyen kimse, gücü
yettiği tarafa doğru namazını kılar; çünkü yükümlülük güce göre
olur.
36- Yerin çamurundan dolayı hayvan üzerinde namaz kılan
kimse, arkadaşlarından ayrılmak korkusu bulunmayınca, hayvanını durdurup kıbleye
dönerek namazını kılar. Fakat yer çamurlu olmayıp da yalnız ıslanmış
bulunsa, hayvan üzerinde farz namaz kılınamaz, yere inilmesi gerekir. Ancak
arkadaşlarından uzak kalmak gibi bir tehlike bulunursa, hayvan üzerinde farz
namazı kılabilir.
37- Bir kimse, bir özür sebebiyle farz olan bir namazı
yere inmeden hayvan üzerinde kıldığı zaman, gücü yettiği tarafa yönelerek
namaz kılabilir. Fakat kıbleye doğru yürümekte olan bir hayvan üzerindeki
insanın namazı, o hayvanın kıble yönünden bir rükün yerine getirilecek
kadar dönmesi ile bozulur.
38- Kıble yönünü bilmeyen ve yanında soracak bir adam
bulamayan kimse, araştırma yapar. Bazı işaretlere, güneşe ve yıldızlara
bakarak kıble yönünü araştırır da kanaat getirdiği tarafa doğru namazını
kılar. Namazını tamamladıktan sonra kıble yönünü belirlemede hata ettiğini
anlarsa, artık o namazı iade etmez. Fakat namaz içinde iken kıble yönünü
bilecek olsa, o tarafa dönerek namazını tamamlar; yeniden kılması gerekmez.
Kıble yönü üzerindeki şüphe, ister şehir içinde, ister kırda, ister
karanlık gecede ve gündüz vaktinde olsun, durum aynıdır. Böyle bir
kimsenin kapıları çalıp kıbleyi sorması gerekmez.
39- Bir kimse kıble yönünden şüphelense ve yanında kıbleyi
bilen bir adam olduğu halde ondan sormayarak kendi araştırmasına göre bir
tarafa yönelerek namaz kılsa, eğer gerçekten isabet etmişse namazı sahih
olur; fakat isabet etmemişse namazı sahih olmaz. Gözleri görmeyenin durumu
da böyledir. Kıble konusunda güvenilir bir kimsenin sözü, insanın kendi
kanaatine uymasa bile, onu tutmak gerekir. Çünkü haber verme, araştırmadan
daha kuvvetlidir.
40- Kıble yönünden şüphe eden kimse, araştırma yapmaksızın
bir tarafa doğru namaz kılmaya başladıktan sonra namaz içinde kıbleye
isabet ettiğini anlarsa, namazını iade eder. Tam bir inançla kılacağı
geri kalmış rekatları, şüphe ile kılmaya başladığı rekatlar üzerine
bina edemez; çünkü kuvvetli, zayıf üzerine bina edilmez. Fakat namazını
bitirdikten sonra isabetini anlarsa, namazı iade gerekmez; çünkü rekatların
hepsi aynı bir halde kılınmış olur.
İmam Ebû Yusuf a göre, her iki halde de iade gerekmez.
41- Kıble yönünden şüpheye düşen kimse, araştırma
yaptığı halde "kanaatına aykırı" bir tarafa yönelerek namazını
kılsa sahih olmaz. Bu durumda kıbleye isabet etmiş bile olsa, namazını iade
etmesi gerekir.
İmam Ebû Yusuf'a göre, kıbleye isabet etmişse, namazı
iade etmek gerekmez.
42- Kıble yönü üzerinde ihtilafa düşen kimseler, yalnız
başına olarak namazlarını kılarlar. İmama uydukları takdirde, imamın
kanaatına aykın bulunanların namazı sahih olmaz.
43- Bir gemi içinde namaz kılan kimse gücü yetiyorsa kıbleye
doğru kılar; istediği tarafa doğru kılamaz. Gemi her döndükçe, onun da kıbleye
doğru dönmesi gerekir.
44- Bir kimse abdestsiz olduğunu sanarak kılmakta olduğu
namazdan ayrıldıktan sonra, mescitten çıkmamış olsa bile, abdestli olduğunu
hatırlamış olsa, namazı bozulmuş olur. Fakat bir kimse mescitte namaz kılarken
kendisinde abdestsizlik hali olduğunu sanarak kıbleden ayrılsa da, mescidden
çıkmadan önce kendisinde abdestsizlik hali olmadığını anlasa, İmam
Azam'a göre namazı bozulmuş olmaz; mescidden çıktıktan sonra anlarsa,
ittifakla namazı bozulur, çünkü bir özür bulunmaksızın yerin değişmesi
namazı hükümsüz kılar.
45- Nafile namazlara gelince: Bir kimse, nafile bir namazı
şehir dışında, bir özür olmaksızın hayvan üzerinde istediği yöne doğru
kılabilir. İmam Ebû Yusuf'a göre, şehir içinde de bu şekilde nafile namaz
kerahetsiz kılınabilir. İmam Muhammed'e göre ise, şehir dahilinde böyle
nafile namaz kılmak kerahetle caizdir.
Şehir dışından maksad, sefer hükmünün başlamasıyla
namazın iki rekat olarak kılınabileceği yer demektir. (Misafir bölümüne
bakılsın.)
46- Bir kimse, kıbleden başka bir tarafa yönelik olarak,
bir rekat namaz kılmış olan bir körü, kıble yönüne çevirip de ona
uyacak olsa, bakılır; Eğer kör, kıbleyi soracak bir kimse bulunduğu halde
sormadan namaza başlamış ise, ikisininde namazı sahih olmaz. Eğer soracak
adam yok ise, körün namazı sahih olur, ona uyan adamınki sahih olmaz.
Müslümanların, namazlarını kılarlarken en eski ve en
mukaddes mabed olan Kabe'ye yönelmeleri, aralarındaki birliği canlandırmak,
düzeni sağlamak ve gönüllerini müşterek bir ibadet duygusu ile ferahlandırmak,
ibadet nuru ile aydınlatmak gibi hikmetlere dayanmaktadır.
47- Farz namazlarla bunların sünnetleri için, vitir namazı,
teravih namazı, cuma ve bayram namazları için vakit de bir şarttır. Şöyle
ki: Farz namazlar, sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından
ibarettir. Cuma namazı da öğle vakti içinde yerine getirilir. Bu namazların
vakitlerini bilmek farz olan bir görevdir. Vakti henüz girmeden kılınan bir
namaz geçerli değildir, vakti içinde yeniden kılınması gerekir. Vakti çıktıktan
sonra kılınacak bir farz namaz ise, eda değil, kaza edilmiş olur. Kaza ise,
her yönü ile edanın yerini tutmaz. Bir namazın özür olmaksızın kazaya bırakılması,
Yüce Allah yanında büyük sorumluluk gerektirir. Sünnet namazlarla, cuma ve
bayram namazları, vakitleri çıkınca kaza edilmezler.
48- Sabah namazının vakti, ikinci fecrin doğuşundan güneşin
doğuşuna kadar olan namazdır. İkinci fecir, sabaha karşı doğu tarafın
ufkundan yayılmaya başlayan bir aydınlıktan ibarettir. Bununla sabah vakti
gerçek olarak girmiş olur. Bunun için buna "Fecr-i Sâdık" denir.
Bunun karşılığı, birinci fecirdir ki, gökte iki tarafı karanlık dörtgen
bir çizgi şeklinde beliren bir beyazlıktır. Bu az sonra kaybolur. Arkasından
bir karanlık gelir. Bundan sonra ikinci fecir meydana gelir. Bu birinci fecre,
sabahın gerçekten girdiğini göstermediğinden ve yalancı bir aydınlık
olduğundan, Fecr-i Kâzib (yalancı fecir) adı verilmiştir. Bu fecir gece hükmündedir.
Onun için bu vakitle ne yatsı vakti çıkmış, ne de sabah vakti girmiş
olur. Öyle ki, bu vakit içinde yiyip içmek de, oruç tutan kimseye haram
olmaz.
49- Sabah namazını ortalık açılıp ağardığı zaman kılmak
müstahabdır ve daha faziletlidir. Buna "İsfar" denir. Şöyle ki:
İkinci fecrin aydınlığı tam meydana çıkıp da gecenin karanlığının açılacağı
zamandır ki, atılan bir okun nereye düştüğünü atıcının görebileceği
bir vakte kadar sabah namazı geciktirilmelidir. Aynı zamanda, kılınan bir
sabah namazının fesadı halinde, o namazı güneş doğmadan önce sünneti
ile kılabilecek bir zaman da kalmalıdır. Yalnız kurban bayramının ilk gününde
Müzdelife'de bulunacak hacılar, için, o günün sabah namazını hemen fecrin
arkasından daha ortalık karanlık iken kılmak daha faziletlidir. Buna "Tağlis"
denilmektedir. Üç imama göre, her zaman tağlis daha faziletlidir.
50- Öğle namazının vakti, güneşin tam tepe noktasına
geldikten sonra batıya doğru meyletmesi ile başlar. Güneşin tam tepeden batıya
meyletmesi anına "Fey-i Zeval" denir. Bu halde bulunan gölgeden başka,
her şeyin gölgesinin iki misline çıktığı zamana kadar öğle vakti devam
eder. Öğlenin bu son vaktine "asr-ı sani" derler. Bu, İmam Azam'a
göredir. İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed ile diğer üç imama göre, Fey-i
zevalden başka her şeyin gölgesi, kendisinin bir misline ulaşınca öğle
namazının vakti çıkmış ve ikindi namazının vakti girmiş olur. Bu zamana
da "Asr-ı evvel" denir. Bu ihtilaftan kurtulmak için, daha önce
tarif edilen asr-ı saniye kadar geciktirmemelidir. İkindi namazını da asr-ı
sanide kılmalıdır.
Cuma namazının vakti, aynen öğle namazının vaktidir. (*)
51- İkindi namazının vakti, yukarda açıklanan iki görüşe
göre, öğle namazının vaktinin çıkışından güneşin batışına kadar
olan zamandır. Yazın öğle namazını biraz serinlik çıkıncaya kadar
geciktirmek, kışın da ilk vaktinde kılmak müstahabdır. İkindi namazını
da güneşin renginin henüz değişmeyeceği bir vakte kadar geciktirmek daima
müstahabdır. Güneşin bu değişmesinden maksad, güneşin gözleri kamaştırmayacak
bir duruma gelmesidir.
52- Akşam namazının vakti, güneşin batmasından başlayıp
şafağın kaybolmasına kadar devam eden zamandır.
Şafak, İmam Azam'a göre, akşamleyin ufuktaki kızartıdan
sonra meydana gelen beyazlıktır. İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed ve diğer
üç imama göre ve İmam Azam'dan diğer bir rivayete göre şafak, ufukta
meydana gelen kızartıdır. Bu kızartı gidince akşam namazının vakti çıkmış
olur.
Akşam namazını ilk vaktinde kılmak müstahabdır. Akşam
namazının vakti dar olduğundan onu geciktirmek uygun olmaz. Bu namazı kızartının
kaybolmasına kadar geciktirmemelidir.
53- Yatsı namazının vakti, yukarda açıklanan iki görüşe
göre, şafağın kaybolmasından başlayıp ikinci fecrin doğuşuna kadar
devam eder. Fecir doğunca yatsı vakti bitmiş olur.
Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstahabdır.
Gecenin yarısına kadar geciktirilmesi ise mubahtır. İkinci fecrin biraz öncesine
kadar geciktirmek, bir özür olmadıkça, mekruhtur. Çünkü bu durumda yatsı
namazının kaçırılmasından korkulur. İhtilaftan kurtulmak için de,
ufuktaki beyazlık kaybolmadıkça yatsı namazını kılmamalıdır. Bulutlu günlerde,
sabah, öğle, akşam namazlarını biraz geciktirmeli, ikindi ve yatsı
namazlarını da biraz erken kılmalıdır ki, bu müstahabdır.
54- Vitir namazının vakti, yatsı namazının vaktidir.
Ancak vitir konusu ile ilgili bir emirden dolayı vitir namazı yatsı namazından
sonra kılınır. Vitir vaktinin bu şekilde oluşu İmam Azam'a göredir. İki
imama göre, vitrin vakti, yatsı namazı kılındıktan sonra başlar. Bu ayrılık
üzerine şöyle bir mesele ortaya çıkar: Bir kimse yatsı namazını kıldıktan
sonra elbisesini değiştirip başka bir elbise ile vitir namazını kılsa ve
önceki elbisesinin temiz olmadığı anlaşılsa, İmam Azam'a göre yalnız
yatsı namazını yeniden kılmak gerekir. İki imama göre ise, her iki namazı
tekrar kılması gerekir; çünkü vitir namazı vaktinden evvel kılınmış
olur.
Bir insan uykudan uyanacağına güveni yoksa, uyumadan önce
vitir namazını kılmalıdır. Eğer uyanacağından emin ise, vitir namazını
gecenin sonuna kadar geciktirmesi daha faziletlidir.
55- Teravih namazının vakti, sahih kabul edilen görüşe göre,
yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Hem
vitirden önce, hem de vitirden sonra kılınabilir. Fakat yatsı namazı kılınmadan
teravih namazı kılınmaz; kılınacak olsa tekrarlanması gerekir.
56- Bayram namazlarının vakti, sabahleyin güneş yükselip
de kerahet vakti çıktıktan itibaren başlar ve güneşin istiva (tam ortada
bulunma) zamanına kadar sürer.
Ramazan bayramı namazı, bir özür sebebiyle birinci günün
istiva zamanına kadar kılınamazsa, ikinci günün istiva zamanına kadar kılınır.
Özür devam etse bile, artık üçüncü gün kılınamaz.
Kurban bayramı namazı ise, bir özürden dolayı birinci gün
kılınamazsa, ikinci gün kılınır. İkinci gün de bir özür sebebiyle kılınamazsa
üçüncü gün istiva zamanına kadar kılınır. Bir özür olmaksızın bu
bayram namazlarını ikinci ve üçüncü güne bırakmak kötü bir iş olur.
Bu bayram namazlarını istiva anında ve istivadan sonra kılmak hiçbir
surette caiz değildir, kaza da edilmezler.
57- Vaktin müsait olduğunu sanarak bir sünnet namaza başlamış
olan kimse, iki rekat kıldıktan sonra farzın kaçırılacağından korkarsa,
başlamış olduğu namazı bırakmaz, iki rekattan sonra teşehhüde oturup
sonra selam verir. Üçüncü rekatta ise, dördüncü rekatı da kılar, sonra
selam verir. Çünkü böyle başlanmış olan bir namazın yerine getirilmesi
gerekir.
58- Vakit, namazın şartı olduğu gibi, vücubunun da
sebebidir. Bu bakımdan, bir yerde namaz vakitlerinden biri veya ikisi
bulunmasa, o vakitlere ait olan namazlar, o yer halkına farz olmaz. Bazı bölgelerde
yılın bir mevsiminde daha şafak kaybolmadan fecir doğarak sabah vakti
girmektedir. Bu gibi yerlerde yatsı namazı düşmüş olur; çünkü yatsının
vakti bulunmamıştır. Abdest organlarından birini veya ikisini kaybeden kimse
için bu organlarını yıkamak zorunluluğunun kalkması da bunun gibidir. Bu
şekilde fetva verilmiştir. Bununla beraber bazı fıkıh alimlerine göre, bu
gibi yerlerde bulunan müslümanlar da, beş vakit namaz kılmakla yükümlüdürler.
Bulundukları yerde bu namazlardan herhangi birinin vakti meydana gelmemiş
olsa, o namazı kaza şeklinde kılarlar veya beş vaktin bulunduğu kendilerine
en yakın bir bölgenin vakitlerine göre, o namaz için vakit belirleyerek
namazı yerine getirmeye çalışırlar. Gerçek şu ki, vakit namazın şartıdır,
bir sebebi ve bir alametidir. Fakat namazın asıl sebebi, Allah'ın bir emri
oluşudur ve İlahî nizamın arka arkaya devam edip gitmesidir. Bu bakımdan bütün
müslümanlar, bu beş vakti kılmakla yükümlüdürler. Onun için bunları kılmaları
gerekir.
İmam Şafiî'nin içtihadı da bu şekildedir. İhtiyata
uygun olan da budur.
Uzun zaman güneşin batmadığı veya doğmadığı bölgelerde
namaz vakitlerinin böyle takdir edilip edilemeyeceği fıkrinde fıkıh
alimlerinin ihtilafı vardır. Bu gibi bölgelerde bulundukları kabul edilen müslümanların
oruçları ve zekatları hususunda yine böyle bir ölçü koymak uygun görülmektedir.
59- Her gün beş vakit namaz kılmanın pek çok hikmetleri
vardır. Biz burada yalnız şu kadarını arzedelim: İnsan sabahleyin sanki
yeni bir hayata kavuşmuş, karanlıktan aydınlığa çıkmış olur. Yeni bir
çalışma gayreti içine girmiş olur. İnsana bu hayat ve çalışma gücünü
veren ve insana başarı sağlayacak olan ancak Yüce Allah'dır. Bundan dolayı
insan, bu hayat nimetine şükretmek ve bunu bir hayırla sona erdirmek için mübarek
sabah namazını kılmakla yükümlü tutulmuştur.
İnsan sabahdan akşama kadar hayatın nimetlerinden yararlanıyor.
Bu zaman içinde devamlı olarak maddî bir çalışma gayreti gösteriyor. Bu
bir başarı eseridir. İşte bu başarıya şükretmek ve bu başarının
ruhları duygusuzluk ve katılık içinde bırakmasına engel olmak için de öğle
ile ikindi namazları farz kılınmışlardır. Akşamın yaklaşması ile, sona
ermeye yüz tutan bir günlük yaşayışın ve çalışmanın, ruha zevk veren
bir ibadetle sona ermesi, bir mutluluk ve şükür nişanı ve bir kulluk görevi
olacağından akşam namazı kılınmaktadır.
İnsan daha sonra uyku alemine can atacaktır. Ölümün bir
çeşidi olan bir bakımdan da huzur ve istirahat devresi sayılan bu aleme
varmadan önce bir günlük hayata kutsal bir ibadetle son vermek, bir de, o ölüme
benzer alemi İlahî bir zevk ve uyanıklıkla geçmek, yaratıcımızın mağfiretine
sığınmak iyi bir sonuç olacağından da yatsı namazı kılınmaktadır.
Sonuç: Gerek insanın ve gerek çevresindeki bütün varlıkların
hayatlarında, doğmak, büyümek, duraklamak, yaşlanmak ve sonra da ölüp
gitmek gibi değişik beş safha meydana gelmektedir. Artık büyük bir nimet
olan bu safhalara bir karşılık olmak ve insanın maddî çalışmaları ile
manevî çalışmaları arasında bir denge kurabilmek için, beş vakitte kılınan
namazlardan daha yüksek ve daha faziletli bir çare bulunamaz. Bizleri bu
kutsal ibadetle yükümlü olmak şerefine ulaştıran ikramı çok bol
mabudumuza ne kadar şükretsek yine azdır.
Öğle vakti, güneşin zevalinin hemen arkasından başlar.
Zeval ise, örfî gündüzün tam ortasına rastlar. Bir örfî gündüz on saat
kabul edilse, tam beşte zeval vakti olmuş olur ve görünüşe göre güneş
yolun yarısını almış sayılır. Artık her şeyin gölgesi doğudan batıya
doğru düşmekte iken, bundan sonra batıdan doğuya doğru düşmeye başlar.
İşte güneşin tam bu yarı yola geldiği anda, her şeyin yere düşen gölgesine
de, "Fey-i Zeval" denir. Fey, aslında dönme manasınadır. Gölge,
batıdan doğuya dönmeye başladığı için bu adı almıştır. Şimdi tam bu
zeval anında güneşe karşı dikilmiş olan bir metre uzunluğundaki bir şeyin
gölgesini yarım metre kabul ediniz. Bu bir fey'î zevaldir. Bundan sonra o şeyin
gölgesini iki metre daha uzayıp artarsa, yani gölgesi iki buçuk metre
olursa, asr-i sani olmuştur. İmam Azam'a göre, öğle vakti çıkmış ve
ikindi vakti girmiştir. Fey-i zeval, bulunulan zaman ve yere göre uzayabilir
ve kısalabilir, belirsiz de olabilir.
Şunu da ilave edelim ki, tam bu zeval anına rastlayan bir
namaz caiz değildir. Bu bir kerahet vaktidir. Fakat namazın caiz olmadığı
bu kerahet zamanı, pek az bir vakte mi mahsustur; yoksa bundan biraz öncesinden
mi başlar? Burada iki görüş vardır: Bir görüşe göre, burada örfî gündüz
esastır. Bu bakımdan tam zeval vaktine "İstiva vakti" denir ki, güneş-gündüz
yarısı dairesi üstünde, herkesin tam başı üstünde bulunur veya o hizaya
gelmiş gibi görülür. İşte kerahet vakti de bu andan ibaret olmuş olur.
Fakat diğer bir görüşe göre bu kerahet vaktinin
belirlenmesinde esas olan şer'î gündüzdür. Şer'î gündüzde istiva vakti,
zeval vaktinden biraz önce meydana gelir. Buna göre kerahet zamanı da, bu
istiva vaktinden zeval vaktine kadar uzayan müddet olur. Örnek: Ocak ayının
birinci günü, fecr-i sadıkın doğuşu ezanî saatle 12.50 de olsa, güneşin
batışı da 12'de olacağına göre, şer'î gündüz süresi 11 saat 10 dakika
olur. Bu günde güneşin doğuşu 2.35'de olacağından örfî gündüzün süresi
9 saat 25 dakika olur. Bu durumda Şer'î gündüzün yarısı, yani istiva
zamanı fecirden 5 saat 35 dakika sonra olup güneşin doğuşundan 3 saat 50
dakika sonraya raslar. Bu bakımdan şer'î gündüzün yarısı zeval vaktinden
52 dakika önce olmuş olur. işte bu 52 dakikalık süre bir kerahet zamanıdır.
Harzem fıkıh alimlerinin görüşü böyledir. Mekruh vakitler bölümüne bakılsın.
60- Namazlarda niyet de şarttır. Şöyle ki: Niyet aslen
bir azimden ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi ve
bir işin ne için yapıldığını düşünmeksizin bilmesi demektir.
Namazla ilgili niyet, Yüce Allah'ın rızası için ihlasla
namazı kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Yapılan
işlerin önemleri ve sevabları niyetlere göredir. İnsanın niyeti halis (sırf
Allah rızası için) olmalıdır. İnsan yapacağı bir ibadeti şuurlu bir
halde yapmalıdır. Yapacağı işle, Allah rızası gibi, yüksek bir gaye gözetmeli
ve gaflet içinde bulunmamalıdır.
61- Niyet kalbe aittir. Bununla beraber kalb ile niyet yapıldıktan
sonra dil ile de söylenmesi daha iyidir. Bir insan başlayacağı bir namaza,
kalb ile niyet edip de dili ile bir şey söylemese, o namazı caiz olur. Fakat
kalb ile niyet etmekle beraber "şu vaktin farzını veya sünnetini kılmaya
niyet ettim" demesi, daha iyidir. Bu şekilde, hem kalb, hem de dil ile
niyet edilmesi, sahih olan görüşe göre müstahabdır. Kalbden niyet olmaksızın
dil ile yapılan niyet sahih değildir.
62- Farz namazlarla bayram ve vitir namazlarından bunları
yerine getirirken hangi vakitler olduğunu belirlemek gerekir: "Bugünkü
sabah namazına" veya "Bugünkü cuma namazına, bugünkü vitir namazına,
bugünkü bayram namazına" diye niyet edilir. Yalnız farz namaza niyet
etmek yeterli değildir. Böyle bir niyetle farz namazları tayin edilmiş
olmaz. Fakat hangi namaz olduğu belirlenmeksizin vakit içinde: "Bu vaktin
farzını kılmaya" diye niyet edilmesi kafi gelir. Rekatların sayısını
anmaya gerek yoktur. Yalnız cuma namazı böyle değildir; onu vaktin farzı
niyeti ile kılmak olmaz; çünkü asıl vakit öğlenindir, cumanın değildir.
63- Nafile namazlara gelince: Bunlarda sadece namaza niyet
etmek kafidir. Fakat şu vaktin ilk sünnetine veya son sünnetine niyet ettim,
diye de kılınırlar. Bu namazların müekked veya gayri müekked olduklarını
belirlemeye de gerek yoktur. Ancak teravih namazı için: "Teravih namazını
veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim" demelidir, ihtiyat olan budur.
64- Cemaata yetişip de, imamın farzı mı, yoksa teravihi
mi kıldığını bilmeyen kimse, farza niyet ederek imama uyar. Eğer imam farzı
kılıyordu ise, uyanın da farzı sahih olur. Eğer imam teravih namazını kılıyordu
ise, ona uyan o kimsenin namazı nafile yerine geçer. Yatsı namazından önce
teravih kılınamayacağı için, teravih yerine geçmez.
65- Niyetin Tekbir alma zamanına yakın olması daha
faziletlidir. Daha önce de niyet edilebilir; yeter ki, niyet ile tekbir arasında
namaza aykırı bir hal bulunmuş olmasın.
Örnek: Bir kimse abdest alırken herhangi bir namazı kılmaya
niyet etse, sonra namaza aykırı düşen yiyip içmek ve konuşmak gibi bir işte
bulunmadan namaz yerine varıp namaza başlasa sahih olur. Bu arada hatırına o
niyet gelmese dahi yine namazı sahih olur. Fakat tekbirden sonra yapılacak bir
niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Diğer bir görüşe
göre, tekbir aldıktan sonra, Sübhaneke ve Eüzü'den önce yapılacak niyetle
de namaz caiz olur.
(İmam Şafiî'ye göre, niyetin tekbire yakın yapılması
şarttır.)
66- Farz namaz yerine getirilirken kazayı niyet etmek, kaza
namazı kılınırken farza niyet etmek suretiyle namaz caiz olur. Örnek: Bir
kimse öğle namazının vakti çıkmamıştır inancı ile öğlenin farzını
yerine getirmeye niyet etse ve namazı tamamladıktan sonra öğle vaktinin çıkmış
bulunduğunu anlasa, farza niyet ederek kılmış olduğu namaz kaza yerine geçer.
67- Bir kimse öğle gibi vakit içinde hem öğle, hem de
ikindi namazına niyet etse, bu niyet vakti girmiş olan namaz için geçerli
olur. Vakti girmemiş olan namaz buna engel olmaz.
68- Bir kimse, bir vaktin farzına niyet ederek namaza başlayıp
da sonra nafile kılıyormuş gibi bir zanla namazı tamamlasa, bu namazı o
farzdan sayılır. Çünkü namazın sonuna kadar niyetin hatırlanması şart
değildir.
69- Bir kimse nafileye niyet ederek tekbir aldıktan sonra
farza niyet ederek tekrar tekbir alsa, farz namaza başlamış olur. Aksi de böyledir.
Yine bir kimse öğle namazının farzına niyet ederek bir
rekat kıldıktan sonra, ikindi namazının farzına veya bir nafile namaza
niyet ederek tekrar tekbir alsa, öğle namazını bozmuş olur ve ikinci niyete
göre namaza başlamış sayılır.
70- Cemaat halinde imama uyulduğu zaman da niyet edilmesi lâzımdır.
"Bugünkü öğğle namazının farzını kılmaya niyet ettim; uydum bu
imama" denir. Bu şekilde bir niyet yapılmazsa, imama uymak sahih olmaz.
71- Bir kimse namaza tek başına başlamışken imama uymaya
niyet ederek diliyle tekrar tekbir alsa önceki namazını bozmuş ve imama uymuş
olur.
72- İmama uyan kimsenin kılacağı namazı belirtmeksizin
yalnız: "İmama uydum" veya "iktida ettim" diye niyet
etmesi, üstün tutulan görüşe göre yeterli değildir. "İmamla beraber
namaz kılmaya niyet ettim" denilmesi de böyledir.
73- Bir kimse imama uymaya niyet edip namaza başladığı
halde imam henüz namaza başlamamış bulunsa bu uyuş, sahih olmamış olur.
Hatta "Allah" veya "Ekber" kelimesini imam daha bitirmeden
kendisi bitirse yine imama uymuş olmaz. Fakat ikinci kere olarak tekbir alsa
bununla imama uymuş olur.
74- Cemaatin imama uymaya niyeti, imam "Allahü Ekber"
deyip namaza başlamasından sonra olmalıdır ki, bir namaz kılana uyulmuş
olsun ve imamdan önce tekbir alınmış olmak ihtimali kalmasın. Bu, İmam Ebû
Yusuf ile İmam Muhammed'in görüşüdür. İmam Azam'a göre, cemaatın
tekbirleri imamın tekbirine yakın olmalıdır; çünkü bunda ibadete acele
etme fazileti vardır. O halde niyetin önce olması gerekir. Bununla beraber
imam, daha Fatiha suresini bitirmeden tekbir alıp imama uyan kimse, iftitah (başlangıç)
tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.
75- Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek gerekmez.
Hasan olduğu sanılan imamın, Bekir olduğu anlaşılsa, yapılan imama uyma
niyetine bir engel teşkil etmez. Ancak Hasan'a uydum diye tayinde bulunarak
niyet edildiği halde, imamın başkası olduğu anlaşılsa, iktida (imama
uyma) sahih olmamış olur; çünkü bu kayda bağlanmış bir niyettir.
76- İmam olan şahsın, imamete niyet etmesi gerekmez. Ancak
kadınların da kendisine uymalarının sahih olabilmesi için imamete niyet
etmesi gerekir. Bunun için bir imam: "Ene imamun limen tebianî =
Ben bana uyanlara imamım" diye niyet etse, kendisine kadınlar da
uyabilirler. İmamet bahsine bakılsın.
77- Namaza: "Allahü Ekber" diyerek başlanır. Bu bir iftitah
(başlangıç) tekbiridir. Buna "Tahrime"de
denir. İftitah tekbiri, ancak Yüce Allah'ın şanını
yüceltecek olan O'na mahsus bir ifade ile yapılır. Bununla namaza girilmiş ve
dünya işleri ile ilgili kesilmiş olur.
Tahrime, Hanefîlere göre namazın
aslen bir rüknü değil, bir şartıdır, namazdan öncedir. Böyle olmakla beraber,
namazın rükünlerine çok bitişik olduğu için bu da bir rükün sayılmıştır.
Üç İmama göre, tahrime de aslen
namazın bir rüknüdür. Bu ayrı görüşlerden birtakım meseleler doğar.
78- Namaza başlarken "Allahü Ekber" yerine "Allahü'l-Kebîr"
veya "Allahü Kebîr" yahut yalnız
"Allah" denilmesi,de farz için yeterlidir. Bunlarda da Yüce Allah'ın
şanını yükselten mana vardır. Fakat şu ifadelerle namaza başlanmaz: "Allahümmeğfîr lî, Estağfirullah, Eüzü Billah,
Bismillâh." Çünkü bunlar birer dua sözleridir, yalnız tazimi ifade
etmezler.
79- Bir elif ziyade ederek "
اَللّهُ
اَكْبَرْ= Allahü Ekbâr" denilmekle
namaza başlanmış olmaz. Namaz içinde böyle denmesi, sahih olan görüşe göre
namazı bozar; çünkü mana değişmiş olur.
"Allah" ismi celilinin elifine med
(uzatma) ilavesiyle "
اَللّهُ = Allah" denilmesi de, şübheyi ifade edeceği için namazı bozar. Alimlerden
Muhammed ibni Mükatil'e
göre, eğer namaz kılan kimse, med ile medsizliği (bir harfi çekip çekmeme halini) ayıramayacak bir durumda ise, namazı bozulmaz. Fakat önceki
söz esastır. Çünkü bu cehalet özür kabul edilmez.
80- "Allahü Ekber" yerinde Farsça'da kullanılan kâf harfi ile "Allahü Egber" denilse, bununla namaza başlanmış olur.
81- İmama uymak üzere ayakta alınan iftitah
tekbirinin tamamı kıyam halinde alınması şarttır. Bunun için rükû halinde
bulunan bir imama uyan kimse, kıyam halinde "Allahü
Ekber" derken, "Ekber"
sözünü rüküa vardıktan sonra diyecek olsa, imama
uyması sahih olmaz.
82- Kıyam, farz ve vacib namazlarda bir rükûndür ve bir
esastır. Bundan dolayı kıyama gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı farz
veya vacib namaz caiz olmaz. rükûnler farz olduğundan onlara riayet etmek
gerekir.
83- Bir hasta gerçek olarak veya hükmen ayakta durmaktan
aciz kalsa, namazını oturarak kılar. Bu şöyle olabilir: Ya hastalık gibi
bir özürden dolayı gerçekten ayakta duramıyor veya sıhhatli olduğu halde
şiddetli ağrılar duyacağından veya bulunduğu halden daha kötü bir hale düşeceğinden
korktuğu için ayakta durmuyor. Her iki halde de oturarak kılabilir. Gücü
yetiyorsa rükû ve secdeleri yapar; çünkü zorluklar kolaylığı kazandırır.
Zaruretler de, kendi mikdarlarınca bir ölçüye bağlanır.
84- Bir hasta, bir yere dayanmak suretiyle ayakta namaz kılmaya
gücü yettiği sürece oturarak farz namazları kılamaz. Yine bir süre ayakta
dunnaya gücü yetiyorsa, o sürece ayakta durur ve sonra oturarak namazı
bitirir. Öyle ki, yalnız iftitah tekbirini ayakta almaya gücü yeten kimse,
bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar; başka türlü yapamaz.
85- Bir hasta, ayakta durmaya gücü yettiği halde rükû ve
secdeye veya yalnız secde etmeye gücü yetmezse, namazını ayakta kılması
gerekmez. Oturup imâ (İşaret) ile namaz kılar, faziletli olan budur. Fakat
İmam Züfer ile üç İmama göre, namazını ayakta imâ ile kılması
gerekir. İmâ'dan maksad, namazda başı aşağıya doğru eğerek rükû ve
secde için yapılan işarettir. Ancak secde için yapılan eğilme hareketi, rükû
için yapılandan daha aşağı olması gerekir.
86- Ayakta namaz kıldığı takdirde Kur'an okumaktan aciz
kalacak olan bir kimse, namazını oturup kıraetle kılar. Ayakta bir mikdar
okumaya gücü yeten kimse, gücü yettiği kadar ayakta okur, geri kalan kısmı
oturarak okur.
87- Rükû ve secde ile namaz kıldığı takdirde yarasından
kan akacak kimse namazını ayakta veya oturarak imâ ile kılar. Ayakta namaz kıldığı
takdirde idrarını tutamayacak olan kimse de, namazını oturarak rükû ve
secde ile kılar.
88- Tek başına namaz kılınca kıyama gücü yettiği
halde, cemaatla kıldığı zaman buna gücü yetmeyen kimse, ayakta namaza başlar,
sonra oturur. Gücü varsa rükû için yine ayağa kalkar ve rükû eder; fakat
namazı tekrar kılması gerekmez.
89- Oturduğu halde de, rükû ve secde etmeye gücü
yetmeyen kimse, başı ile ima ederek rükû ve secdesini yapar. Secde için, rükûdan
ziyade başını eğer. Üzerine secde etmek için yastık gibi bir şey temin
etmesi uygun değildir. Bununla beraber böyle bir şey üzerine başını
koyarak secde etmesi de caizdir. Bu durumda secde yerinin sertliğini duyarsa,
namazını rükû ve secde ile kılmış sayılır, duymazsa ima ile kılmış
olur.
90- Oturarak da namazını kılamayan kimse, arkası üzerine
yatar ve ayaklarını kıble yönüne doğru uzatır. Sonra rükû ve secde için
ima ederek namazını kılar. Başı ile ima edebilmesi için, omuzlarının altına
uygun bir şey konur. Böyle bir hasta, yüzü kıbleye yönelmiş olarak sağ
yanı üzerine yatıp ima ile rükû ve secde yapsa, namazı yine caiz olur.
Fakat gücü varsa, arkası üzerine yatması daha faziletlidir.
91- Oturarak namaz kılabilecek bir hasta, gücü varsa teşehhüdde
oturulduğu gibi oturur ve böylece namazını tamamlar. Buna gücü yoksa,
kolayına geldiği şekilde oturur.
92- Bir hasta başı ile ima etmeye gücü yetmese, namazını
sonraya bırakır; kalbi ile, kaş ve gözleri ile ima etmez. Bu hüküm İmam
Azam'a göredir. İmam Ebû Yusuf'a göre, bu durumda kalbi ile imada bulunmazsa
da, göz ve kaşları ile ima eder. İmam Züfer ile İmam Şafiî'ye göre,
kalbi ile de imada bulunur.
Diğer bir rivayete göre, böyle bir hastanın acziyet hali
bir gün ve bir geceden fazla devam ederse, bu zamanla ilgili namazları büsbütün
kendisinden düşer. Aklı başında olsa da hüküm budur.
93- Bir kimsenin baygınlığı bir gün ile bir geceden az
devam ederse, bu arada geçen namazlarını kaza eder. Fakat bundan çok devam
ederse, namazları üzerinden düşer. Bu azlık ve çokluk İmam Azam'a göre
saat itibariyledir. İmam Muhammed'e göre ise, geçen namazların vakitleri
itibariyledir. Bunun için İmam Muhammed'e göre, geçmiş olan namazlar beşten
fazla ise düşerler; değilse düşmezler. Bu görüş daha sahih görülmektedir.
Sonuç: Namaz, tam bir özür bulunmadıkça asla terk
edilemez ve geciktirilemez. Aksi halde Yüce Allah'ın azabı çok şiddetlidir,
pek korkunçtur. O'nun büyük varlığına sığınırız.
94- Bir özre dayanmaksızın farz namazlar hayvan üzerinde
kılınmaz. Bu hükümde vitir namazı ile cenaze namazı ve yerde okunmuş olan
secde ayetinden dolayı yapılacak tilavet secdesi ve kazası gereken herhangi
bir namaz da aynıdır.
İmam Azam'dan bir rivayete göre, sabah namazının sünneti
de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.
95- Yürümekte olan bir araba, yürür halde olan hayvan hükmündedir.
Onun için bir zaruret bulunmadıkça yürür halde olan araba üzerinde farz ve
vacib namazlar kılınamaz. Yerde duran araba ise, yer üzerindeki bir sedir ve
bir taht gibidir, üzerinde herhangi bir namaz kılınabilir.
96- Yüzüp gitmekte olan bir gemi içinde, bir özür olmaksızın
bütün namazlar oturularak kılınabilir. Fakat ayakta kılmak daha
faziletlidir. Bu, İmam Azam'a göredir. İki imama göre, baş dönmesi gibi
bir özür bulunmadıkça, yürüyen gemi içinde farz namazlar oturularak kılınamaz.
Çünkü kıyam (ayakta durmak), bir rükûndür, bir özür bulunmadıkça terk
edilemez. İmam Azam'a göre ise, gemide baş dönmesi galiptir; galip ise
muhakkak hükmündedir.
97- Deniz kenarında veya ortasında bağlı bulunan bir
gemi, eğer çalkalanmamakta ise yer hükmündedir; içinde ayakta olarak namaz
kılınabilir. Fakat çalkalanıp durmakta ise, hayvan hükmünde olur; mümkünse
içinden çıkıp dışarda namaz kılmak gerekir.
Hareket halinde bulunan bir uçak da yürümekte olan bir
gemi gibidir; bunun da yürümesi ve durması yolcunun elinde değildir.
98- Yürümekte olan deve gibi bir hayvanın üzerindeki
Mahmil'in iki gözü, hayvanın sırtı hükmündedir. Fakat durmakta olan bir
hayvanın üzerindeki Mahmil'in (içinde insan oturan eğerin) iki gözü altına
yere dayanmak için bir ağaç dikildiği takdirde, yer üzerindeki sedir, tahta
ve minderlik hükmünde olur.
99- Hayvan üzerinde namaz kılan kimse, rükû ve secdeyi
ima ile yapar; secde için rükûdan biraz daha fazla eğilir. Hayvan üzerindeki
eğer gibi herhangi bir eşya üzerine başını koyarak secde edilmesi
mekruhtur.
100- Sünnet ve müstahab namazlar, bir özür bulunmaksızın
oturularak da kılınabilir. Fakat fazilet ayakta kılınmalarındadır. Bunda
alimlerin ittifakı vardır. İmam Azam'a göre, yalnız sabah namazının sünneti
bundan müstesnadır; özürsüz oturularak kılınmaz. Yukarda buna işaret
edilmişti. Teravih namazını da özürsüz oturarak kılmak caiz ise de,
keraheti vardır.
101- Bir kimsenin ayakta olarak başladığı nafile bir
namazı, yorulacak olsa bir yere dayanarak veya oturarak kılması caizdir. Böyle
bir özür bulunmadıkça, bir yere dayanılmasında veya oturulmasmda kerahet
vardır.
102- Bir kimse oturarak kılmaya başladığı nafile bir
namazı, kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda ittifak vardır.
103- Namazda kıraet: Namaz kılanın kendisi işitebilecek
derecede dili ile harfleri belirterek Kur'an-ı Kerîm ayetlerinden bir mikdar
okunması, namazın bir rüknü olarak farzdır. Kendisi duyamayacak kadar bir
sesle okuyuş kıraet değildir. Ancak imama uyan kimse bu kıraetten müstesnadır,
bu kimse Kur'an okumaz. İleride açıklanacaktır.
104- Vitrin ve nafile namazların bütün rekatlarında, iki
rekatlı farzların her iki rekatında kıraet farzdır. Fakat dört rekatlı
farz namazlarda üç rekatlı farz namazda, tayin yapılmaksızın yalnız iki
rekatlarında kıraet farzdır. Ancak kıraetin ilk iki rekatta yapılması
vacib görülmüştür. Bunun için ilk iki rekatta kıraatin kasden terk
edilmesi mekruhtur. Yanılarak terk edilmesi de sehiv (yanılma) secdesi yapılmasını
gerektirir. Farzların diğer rekatlarında Fatiha okunması, sahih kabul edilen
görüşe göre vacibdir. Yanılarak Fatiha'nin terk edilmesi de sehiv secdesini
gerektirir.
Fakat diğer rivayetlere göre, farzların son üçüncü ve
dördüncü rekatlarında kıraet caiz olduğu gibi tesbihde bulunmak veya üç
tesbih mikdarı susmak da caizdir. Ancak Kur'an okumak daha faziletlidir. Fatiha
okumak da sünnettir.
105- Namazda kıraetin farz olan mikdarına gelince: İmam
Azam'a göre bu farz olan mikdar, kıraat farz olan her rekatta, ayet kısa dahi
olsa, en az bir ayettir. Bu mikdar Kur'an okundu mu, bu farz yerine getirilmiş
olur. Fakat iki İmama ve İmam Azam'dan diğer bir rivayete göre, bu mikdar
üç kısa ayet veya en az üç kısa ayet mikdarı olacak kadar uzun bir
ayettir. İhtiyata uygun olan da budur.
Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan "Nun" ve
"Müdhammetân" ayetlerinin okunması, sahih olan görüşe göre,
ittifakla yeterli olmaz. Çünkü bu mikdar kıraet sayılmaz.
106- Bir ayet-i kerîmeden başkasını okumaya gücü
yetmeyen kimse, o ayet-i kerîmeyi İmam Azam'a göre bir rekatta bir defa okur,
üç kez okumaz. İki imama göre, üç kez tekrarlar. Fakat üç ayet okumaya gücü
yeten kimsenin bir ayeti üç kez tekrarlaması iki İmama göre de caiz değildir.
107- "Ayetü'l-Kürsî" gibi uzun bir ayetten bir kısmını
bir rekatta, diğer kısmınıda diğer rekatta okumak, sahih olan görüşe göre,
yeterli olur; çünkü bunlar üçer kısa ayete denk olmuş bulunur.
Yanlış okuyuşların hükümleri için "Zelletü'l-Kari"
bahsine bakılsın.
108- Namazlarda rükû da bir rükün olduğundan farzdır. Kıraetten
sonra eğilerek rükûa varılır. Baş ile sırt düz bir doğrultuda bulunur.
Eller dizlere kadar uzatılıp dizler kavranır. Ayakta namaz kılan kimsenin rükû
için yalnız başını eğmesi kafi gelmez. Arkasını da eğerek doğru bir çizgi
gibi düz bir durum almış bulunur. Bu, tam bir rükûdur. Rükûa giden kimse
böyle bir vaziyet almaz da kıyama daha yakın bir şekilde eğilirse, onun rükûu
sahih olmaz. Fakat rükû vaziyetine daha yakın eğilmiş ise, rükûu sahih
olur.
109- Otururken namaz kılan kimse, rükûa vardığı zaman
alnı dizlerine paralel olacak derecede arkasını eğmelidir.
Rükûda bulunuyor gibi kanbur olan kimsenin rükûu başını
biraz eğmekle olur. Kanburluğu rükû sayılmaz.
110- İmama rükû halinde yetişen kimse, ayakta tekbir alıp
ondan sonra rükûa gider. Bu tekbiri rükûa yakın vaziyette alırsa namazı
bozulur, imama uymuş olmaz.
111- İmam henüz rükûda iken yetişip de onu uyarak rükûa
varan kimse, o rekatı imamla kılmış sayılır. Fakat bir insan, imam rükûda
iken tekbir alıp da, imam rükûdan kalktıktan sonra rükûa gitse, o rekata
yetişmiş sayılmaz, bir rekatı kaçırmış olur. Kaçırdığı rekatı
namaz sonunda imam selam verdikten sonra tek başına kılar.
112- İmama uyan kimse, imamdan önce rükûa varıp daha
imam rükûa gitmeden başını kaldırırsa, bu rükû yeterli olmaz. Bunu imamın
rükûu ile iade etmezse namazı bozulmuş olur.
İmamdan önce rükû veya secdeden başını kaldıran
kimse, imama aykırı davranışımxnı gidermek için hemen rükû veya secdeye
döner.
113- İmama rükûda yetişen kimse iki tekbire muhtaç değildir.
Ayakta "Allahü Ekber" deyip hemen rükûa gider. Bu bir tekbir ile
hem iftitah, hem de rükû tekbirini almış olur. (İmamet bahsine bakılsın).
114- Secde de namazın bir rüknü olduğundan farzdır.
Namaz kılan kimse, rükûdan sonra secdeye varır. Rükûdan doğrulduktan
sonra yere kapanarak iki dizi üzerinde ellerine dayanarak alnını ve bumunu (yüzünü)
iki eli arasında yere veya yere bitişik bir şey üzerine koyar. Yüce Allah'a
tazimde bulunur. Bu şekilde secde, her rekatta ikişer defa arka arkaya yapılır.
115- Namazda secde için alın yere koyulduğu halde burun
yere konmasa, secde yine caiz olur; fakat böyle bir secde özür bulunmayınca
mekruhtur. Aksine olarak burun yere konur da alın konmazsa, özür olmadığı
takdirde imam Azam'a göre kerahetle caiz olur. İki imama göre özürsüz böyle
bir secde caiz olmaz.
116- Bir özre dayanarak da olsa, yanak ve çene ile secde
yapılmaz. Alın ve burunda secde etmeye engel bir özür bulunursa, ima ile
secde yapılır.
117- Secdede elleri ve dizleri yere koymak her halde farz değildir,
sünnettir. Fakat İmam Züfer, İmam Şafiî ve İmam Ahmed'e göre farzdır.
118- İki ayağın veya bir ayağın parmakları yere konmadıkça
secde caiz değildir. Tercih edilen görüş budur. Bir ayağın yalnız bir
parmağını veya ayağın yalnız üstünü yere koymak kafi gelmez.
119- Secde edilecek yer, ayakların konduğu yerden eğer yarım
arşın (on iki parmak) mikdarı yükseklikte olursa, secde caiz olur, daha
fazla yüksek olursa caiz olmaz.
120- Kalabalıktan veya başka bir özürden dolayı dizler
üzerine secde caizdir. Yine kalabalıktan dolayı aynı namazı kılanların
birbiri arkasına secde etmeleri de caizdir.
121- Bir kimse, başındaki sarığın büklümü üzerine
veya elbisenin fazla kısmı üzerine secde ettiği takdirde, eğer bunlar temiz
bir şey üzerine konulmuş olur ve sarığın büklümü de alna bitişik
bulunursa secde caiz olur, değilse olmaz. Her halde yerin sertliğini duymak da
gerekir. Bu sertliğin duyulmasına engel olacak pamuk ve benzeri bir şey üzerine
secde edilemez.
122- Atılmış yün ve pamuk, saman ve kar gibi bir şey üzerine
secde edildiği takdirde, eğer bunların boşlukları kaybolur da sertleşirlerse,
üzerlerine secde caiz olur. Fakat bunların içinde yüz kaybolup sertlikleri
duyulmazsa ve yüz yere inip kararlaşmazsa secde caiz olmaz.
123- Çuval içinde bulunan buğday, arpa, pirinç ve darı
gibi ürünler üzerine secde yapılabilir. Fakat çuval içinde bulunmayan buğday
ve arpa üzerine secde yapılabilirse de, darı gibi kaypak şeyler üzerine
secde yapılamaz.
124- Ufak bir taş üzerine secde edilemez. Fakat alnın çoğu
bu taş ile beraber yere değecek olursa caiz olur.
125- Bir özür olmasa dahi, yere serilmiş olan herhangi
temiz bir şey üzerine secde edilebilir. Yerin pis olması zarar vermez, o
yerin pis kokusu veya pisliğin rengi gibi bir eseri bulunmamak şartı ile... O
kadar var ki, böyle bir şeyin yere serilmesi, ya sıcaktan, ya soğuktan
korunmak veya elbiseyi toz-topraktan korumak için olmalıdır. Yoksa yalnız
alnı topraktan korumak için olursa, kerahet işlenmiş olur.
(İmam Malik'e göre, kilim, keçe, posteki gibi, yer
cinsinden olmayan bir şey üzerine secde edilmesi mekruhtur.)
126- Sıcaktan veya soğuktan korunmak gibi bir özürden
dolayı, temiz yer üzerine konulacak iki el üzerine secde edilebilir.
127- Üzerinde namaz kılınacak bir sergi, eğer temiz bir
elbise ise, yukarı tarafını aşağıya getirip etekleri üzerine secde
etmelidir. Çünkü böyle yapmak, tevazua daha yakındır.
128- Farz olan rükû ve secde rükünlerinin yerine
getirilmiş olması için, rükû ve secde denilebilecek kadar o vaziyetlerde
durmak yeterlidir; muhakkak üçer kez tesbih okunacak mikdar beklemek farz değildir.
Fakat rükû ve secdede sünnet mikdarı en az üçer kere tesbih okumaktır.
Orta derecesi beş tesbih ve yüksek derecesi de yedişer tesbih okumaktır.
Yalnız başına namaz kılan daha çok tesbih yapabilir. Fakat imam olan kimse,
cemaatin rızası bulunmadıkça üçten fazla tesbihte bulunmamalıdır; çünkü
cemaatı usandırmak ve kaçırmak uygun değildir.
Rükû'da tesbih: "Sübhane Rabbiye'l-Azîm"dir.
(1)
Secdedeki tesbih de: "Sübhane Rabbiye'l-Alâ"dır.
(2)
129- Her rekatta iki secde yapılır. Bunlardan biri kasden
terk edilse namaz bozulur. Yanılarak terk edilirse, namazdan sonra hatıra
gelse bile, namaza aykırı bir iş yapılmamışsa hatırlandığı anda
secdeye varılır ve ondan sonra son oturuş iade edilir ve sehiv secdesi yapılır.
Sehiv secdesi bahsine bakılsın!
130- Secde, namazın en büyük bir rüknüdür. Secde, Yüce
Allah'a gösterilen tevazu ve tazimatın en mükemmel alametidir. Bir hadîs-i
şerîfde: "Kulun, Rabbına en yakın olduğu hal, secdeye varmış
olduğu haldir. Artık secdede duayı çokça yapınız" buyurulmuştur.
Çünkü secde hali, en ziyade küçülme ve teslimiyet hali olduğundan orada
duanın kabulü umulur. Secdesiz bir namaz, namaz değildir. Mabudumuzun manevî
huzurunda yerlere kapanarak saygısını arzetmek istemeyen bir insan, kulluk görevini
terk etmiş, Yüce Allah'ın rahmetine kavuşma şerefinden yoksun kalmış
olur.
(2) "Yüce kudret ve azamet sahibi olan rabbimi bütün noksanlıklardan
tenzih ederim."
131- Namazların sonunda teşehhüd mikdarı oturmak da,
namazın bir farzı ve bir rüknüdür. Buna Ka'de-i Ahire (son oturuş) denir.
İki rekatlı namazlarda olan tek oturuşa da Ka'de-i Ahire denir. Sabah namazında
olduğu gibi. Teşehhüd mikdarından maksad, "Tahiyyat'ı" okuyacak
kadar zamandır.(*)
132- Bir kimse sabah namazının iki rekatını kıldıktan
sonra ikinci rekat sonunda oturmaksızın ayağa kalkıp üçüncü rekatın
secdesini yapmış olsa, bu namaz farziyetini yitirir ve nafîleye döner. Bu
durumda bir rekat daha kılar ve sonunda oturarak selam verir.
Yine, dört rekatlı bir farz namazın dördüncü rekatında
ve akşam namazının üçüncü rekatında oturmayıp da bir rekat daha kılınarak
secdeye varılsa, bu namaz da nafileye dönmüş olur. Bu halde kılınan namaz
sabah namazı ise, dört rekattan sonra hemen selam verilir. İkindi gibi dört
rekatlı namaz ise, beşinci rekata bir rekat daha ilave edip ondan sonra selam
verilir. Sahih olan görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi gerekmez.
Bu mesele, İmam Azam ile İmam Ebû Yusuf'a göredir. İmam
Muhammed'e göre ise, bu namaz esasen namaz olmaktan çıktığı için nafile
de olmaz.
133- Bir kimse namazın sonunda teşehhüd mikdarı
oturduktan sonra namazdaki tilavet secdesini hatırlayarak secdeye varsa, namazı
bozulur. Çünkü bu halde son oturuş bulunmamış sayılır. Fakat tilavet
secdesinden sonra tekrar teşehhüd mikdarı oturursa, o zaman son oturuş yapılmış
demektir.
134- Son oturuşun tamamını uyku içinde geçiren kimse,
uyandıktan sonra tekrar bir teşehhüd mikdarı oturmazsa namazı bozulur. Çünkü
uyku içinde yapılan bir iş, iradeye bağlı olmadığı için geçerli değildir.
Bu işin bulunması ile bulunmaması eşittir. Namazda uyku içinde yapılan kıyam,
kıraat ve rükû gibi işler de böyledir, geçerli değildir.
135- Namazlarda tadil-i erkana riayet, İmam Ebû Yusuf'a göre,
bir rükün olduğundan farzdır. Bundan maksad, namazın kıyam, rükû ve
secde gibi her rüknünü sükunetle yerine getirmek ve bu rükünleri yaparken
her uzuv yatışıp hareket halinden beri bulunmaktır. Örnek: Rükûdan kıyama
kalkarken vücud dimdik bir hale gelmeli ve sükunet bulmalı, en az bir kere:
"Sübhanellahi'l-Azîm" diyecek kadar ayakta durup ondan
sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında da böylece bir tesbih
mikdarı durmalıdır.
136- Tadil-i Erkan, İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre,
vacibdir. Bu iki ayrı görüşten birincisine göre, tadil-i erkan yapılmaksızın
kılınan bir namazı yeniden kılmak gerekir, ikinci görüşe göre ise,
tadil-i erkanı terkden dolayı yalnız sehiv secdesi gerekir. Fakat böyle bir
namazı yeniden kılmak daha iyidir. Böylece insan ihtilaftan kurtulmuş olur.
Ayrıca kerahetle kılınan namazları da yeniden kılmak vacib görülmüştür.
137- Namazdan manevî haz duyanlar, namazda tadil-i erkana
riayet ederler, acele etmekten sakınırlar. Acele etmeyi saygıya ve edebe aykırı
görürler.
Hayatın en yararlı ve en kıymetli saatleri ibadetle geçen
zamanlardır. Boş yere veya kısa bir yarar uğrunda zamanlarını harcayan
insanların namaz gibi yüksek bir ibadetten, devamlı bir mutluluk yolundan ve
İlahî huzurun zevkinden mahrum olmamak için çalışmamaları pek garip ve acınacak
bir hal değil midir?
138- Namaz kılanın, kendi ihtiyarına bağlı olan bir işle
namazdan çıkması da, İmam Azam'a göre bir rükün olduğundan farzdır.
Buna Huruç bisun'ihi (kendi ihtiyarı ile çıkmak) denir. Fakat iki İmama (İmam
Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e) göre bu farz değildir. Bu ayrılıktan aşağıdaki
iki mesele doğmaktadır:
139- Bir kimse namazın sonunda teşehhüd mikdarı
oturduktan sonra kasden namaza aykırı bir iş yapsa, gülse, konuşsa, yiyip içse
ittifakla namazı tamam olur. Fakat namaz kılanın ihtiyarına bağlı
olmayarak bir abdestsizlik işi meydana gelse, bu durumda iki İmama göre yine
namaz tamam olmuş olur. İmam Azam'a göre ise, namaz tamam olmuş sayılmaz;
hemen abdest alıp kendi ihtiyarı ile namazdan çıkması gerekir; değilse
namazı batıl olur.
140- Bir kimse son oturuşta teşehhüd mikdarı oturduktan
sonra, henüz ihtiyarı ile namazdan çıkmadan önce namaz vakti çıksa veya
başka bir namaz vakti girse, iki İmama göre onun namazı tamamdır. İmam
Azam'a göre bozulmuş olur; çünkü bu namaza kendi iradesi ile son vermiş değildir.
141- Namazların farzları olduğu gibi, bir kısım
vacibleri de vardır. Bu vacibleri yerine getirmekle namazın farzları tamamlanıp
noksanları giderilmiş olur. Şöyle ki:
1) Namaza başlarken yalnız "Allah"
ismi ile yetinmeyip büyüklüğü ifade eden "Ekber"
sözünü de ilave ederek "Allahü Ekber" demek
vacibdir.
2) Namazlarda "Fatiha" süresini okumak vacibdir.
Üç İmama göre ise, bunu okumak farzdır.
3) Namazlarda farz olan Kur'an okuyuşunun ilk iki rekata bağlı
kılınması vacibdir.
4) İlk iki rekatın her birinde bir defa Fatiha suresi
okunup tekrarlanmaması vacibdir.
5) Fatiha suresini diğer okunacak sure ve ayetlerden önce
okumak vacibdir.
6) Fatiha suresine başka bir sure veya bir sure yerini
tutacak kadar ayet ilavesi vacibdir. Şöyle ki: Farz namazların önceki ilk
iki rekatlarında Fatiha'dan sonra diğer bir sure veya bir sureye denk bir
mikdar ayet okunması vacib olduğu gibi, vitir namazı ile nafile namazların
her rekatında Fatiha ve Fatiha'dan sonra bir sure veya ona denk bir ayet
okunması da vacibdir.
(Fatihaya başka bir sure veya ayetin eklenmesi üç İmama göre
sünnettir.)
7) Yalnız başına namaz kılan kimse, sabah, akşam ve yatsı
namazlarını dilerse aşikare bir okuyuşla ve dilerse gizli bir okuyuşla kılar.
Geceleyin kılacağı nafile namazlarda da hüküm böyledir. Fakat öğle ile
ikindi namazlarında ve gündüz kılacağı nafile namazlarda gizli olarak
okuması vacibdir.
8) Cemaatla kılınan namazlardan sabah, cuma, bayram,
teravih, vitir namazlarının her rekatında; akşam ve yatsı namazlarının
ilk iki rekatlarında aşikare Kur'an okumak, öğle ile ikindi namazlarının bütün
rekatlarında, akşam namazının üçüncü ve yatsının son iki rekatlarında
gizli olarak kıraat yapmak vacibdir.
9) Vitir namazında kunut (dua) okumak ve kunut tekbiri almak
vacibdir. Bu İmam Azam'a göredir. İki imama (İmam Ebû Yusuf ve İmam
Muhammed'e) göre ise, bunlar sünnettir.
10) Kazaya kalan bir namaz, gündüzün cemaatla kılındığı
takdirde, eğer sabah namazı gibi aşikare kıraat yapılması gereken bir
namaz ise, yine aşikare kıraet yapılır. Gizli kıraat yapılması gereken
bir namaz ise, gizli kıraet yapılır. Tek başına namaz kılan ise, aşikare
kıraet yapılması gereken bir namazı kaza ederken dilerse hem aşikare, hem
de gizli okuyabilir. Bir rivayete göre de, gündüz kaza edeceği herhangi bir
namazda gizli okuması vacibdir; gizli veya aşikare okuma serbestisi yoktur.
11) Secde yaparken yalnız alınla yetinmeyip alınla beraber
burnu da yere koymak vacibdir.
12) Üç ve dört rekatlı namazlarda birinci oturuş
vacibdir.
13) Namazların her oturuşunda teşehhüdde bulunmak (Tahiyyatı
okumak) vacibdir.
14) Namaz içinde okunan secde ayetinden dolayı tilavet
secdesinde bulunmak vacibdir.
15) İki bayram namazının üçer ziyade tekbirleri vacibdir.
Bu namazların birinci rekatlarındaki rükû ve secde tekbirleri sünnettir. İkinci
rekatlarının rükû tekbirleri ise, vacib olan ziyade tekbirlere yakın olduğu
için o da vacibdir.
16) Namazların farzlarında sıraya riayet edilmesi, iki
farz arasına, farz olmayan bir şeyin girmesine meydan verilmemesi vacibdir.
Farz olan kıyamdan (ayakta duruşdan) sonra rükûa gidilmesi, rükûdan sonra
da secdeye varılması gibi...
17) Vaciblerin her birini de yerinde yapmak ve sonraya bırakmamak
vacibdir. Kur'an okuduktan sonra bir zaman bekleyip sehven düşünceye dalmak
ve sonra rükûa varmak gibi.
18) Namazların sonunda selam vermek. Önce sağ tarafa,
sonra sol tarafa yüz çevirerek "Esselâm" demek
vacibdir. "Esselâmu aleyküm ve Rahmetullah" (*)
denilmesinin vacib olduğu açık olarak belirtilmemiştir.
Bir görüşe göre, sol tarafa selam verilmesi sünnettir.
Namazdan çıkılması ise, bütün imamlara göre yalnız bir selam ile olur,
bununla namaz biter. Bu selamı vermiş olana, artık uyulmaz. Meşhur olan görüş
budur.
142- Namazların sünnetleri de vardır. Bu sünnetler,
namazların vaciblerini tamamlar. Onlardaki noksanlıkları giderir ve fazla
sevab kazanmaya sebeb olur. Sünnetlere riayet edip devam etmek Allah'ın
peygamberine sevgi alametidir. Bununla beraber bu sünnetleri terk etmek, namazın
bozulmasını ve tekrar kılınmasını gerektirmez. Fakat küçümsemeksizin
kasden terk edilmesi bir hata ve bir mahrumiyettir. Fakat sünnetin hak görülmemesi,
boş ve hikmetten uzak sayılarak küçümsenmesi, -Allah korusun- küfürdür.
Çünkü Sünnet de şer'î hükümlerden ve esaslardan biridir.
Namazlardan önce veya namazların içinde başlıca sünnetler
şunlardır:
1) Beş vakit namaz için ve cuma namazı için ezan okumak
ve ikamet etmek sünnettir. Şöyle ki: Vaktinde cemaatle yerine getirilen her
farz namaz için ezan ve ikamet sünnet olduğu gibi, kazaya kalıp da cemaatle
kılınacak farz namazlar için de sünnettir. Birçok namaz cemaatle kaza
edileceği zaman, bunlardan yalnız ilk kılınacak namaz için ezan okunur.
Sonra gerek bu namaz için ve gerek bunun arkasından kılınacak diğer kaza
namazları için birer ikametle yetinilir.
Kendi evlerinde yalnız başına namaz kılacak erkekler için
ezan ve ikamet müstahabdır. Gerek yolcular için, gerek cemaatle namaz kılacaklar
için ezan ve ikameti terk etmek mekruhtur.
Cuma günü şehirde bulundukları halde, özürlerinden
dolayı cuma namazını kılamayanlara, öğle namazını kılarlarken ezan ve
ikamet gerekmez. Kadınlar için de ezan ve ikamet sünnet değildir. Ezan ve
ikamet bahsine bakılsın!..
2) İftitah (başlangıç) tekbirini alırken elleri yukarıya
kaldırmak sünnettir. Şöyle ki: Erkekler ellerini, baş parmaklar kulak yumuşaklarına
değecek kadar, kadınlar da parmaklarının ucları omuzlarına kavuşacak
kadar ellerini göğüslerinin hizasına kaldırıp o vaziyette: "Allahü
Ekber" derler. Ellerin içleri kıbleye yönelik bulunmalıdır. Birbirine
karşı da bulunabilir.
(Üç İmama göre, erkekler de ellerini ancak omuzlarının
hizasına kadar kaldırırlar.)
3) Tekbir için eller kaldırılırken parmakların aralarının
zorlamaksızın biraz açık bulundurulması sünnettir.
4) İmam olan kimsenin, tekbirleri ve rükûdan kıyama
kalkarken "Semiallahu limen hamideh" sözünü ve
namazın sonunda her iki tarafa vereceği selamı ihtiyaç mikdarı aşikâre
yapması sünnet olduğu gibi, cemaatın da rükûdan kalkarken: "Allahumme
Rabbena ve lekelhamd" sözü ile tekbirleri ve selamı gizlice
yapmaları sünnettir.
Yalnız başına namaz kılan rükûdan kalkarken bunların
ikisini de söyler (*).
5) İlk tekbirden sonra namazın başında gizlice "Sübhanekâllahümme"
okunması, bundan sonra Fatiha'dan önce yine gizlice "Eûzü
Besmele" okunması ve diğer rekatlarda da Fatiha'dan önce
besmele çekilip Fatiha'ların sonunda amîn denilmesi sünnettir. Burada imam
ile cemaat ve yalnız başına kılanlar arasında bir fark yoktur. Yalnız
cemaat Fatiha'yı okumayacakları için "Eûzü Besmele" okumaları
gerekmez.
"Amîn" sözünün manası, dualarımızı kabul
et, demektir.
Her rekatta Fatiha'dan önce Besmele'yi okumak, sahih sayılan
bir görüşe göre vacibdir. Fatiha'dan sonra okunacak surelerin başlarında
Besmele okunmaz. Yalnız İmam Muhammed'e göre, sessizce kılınacak namazlarda
bu surelerin başlarında da besmele okunur. (**)
6) Namazda erkeklerin, göbeklerinin altında tutmak üzere
sağ ellerini sol elleri üzerine koyup sağ ellerinin baş parmak ve serçe
parmağı ile sol bileği kavramaları ve sağ elin diğer üç parmağını sol
kol üzerine uzatmaları sünnettir. Kadınların da sağ ellerini sol elleri üzerine
koyarak halka yapmaksızın göğüsleri üzerinde bulundurmaları sünnettir.
7) Namaz aralarında kıyamdan rükûa ve secdelere giderken
"Allahü Ekber" denilmesi, rükûdan kıyama kalkarken "Semiallahü
limen hamideh" denmesi, secdeden kalkıp yine secdeye giderken "Allahü
Ekber" denilmesi sünnettir.
8) Rükû ve secde tesbihleri, rükû halinde en az üç
kere: "Sübhane Rabbiye'l-azîm" denilmesi, secde
halinde de en az üç kere: "Sübhane Rabbiye'l-alâ" denilmesi
sünnettir.
9) Rükû halinde, erkeklerin ellerinin parmakları açık
olacak şekilde elleriyle dizlerini tutmaları sünnettir. Kadınlar bu halde
parmaklarını açık tutmazlar ve dizlerini kavramazlar, ellerini dizleri üzerine
koyarlar.
10) Bir özür yoksa, kıyamda iki ayağın arasını dört
parmak kadar açık bulundurmak sünnettir.
11) Ka'de (Tahiyyata oturuş) ve celse (secdeden doğrulup
bekleme) hallerinde erkeklerin sol ayaklarını döşeyerek üzerlerine
oturmaları ve sağ ayaklarını güçleri yettiğince kıbleye doğru
dikmeleri, kadınların da sol ayaklarını sağ taraflarına yatık
bulundurarak yere oturmaları sünnettir. Bu oturuşa "Teverrük"
denir.
12) Rükûda erkeklerin inciklerini dik tutmaları, kadınların
da dizlerini bükük bulundurmaları sünnettir. Bu halde erkeklerin sırtları
düz bulunur. Kadınların sırtları ise yukarıya doğru meyilli olur.
13) Secdeye varılırken önce dizleri, sonra elleri, sonra yüzü
yere koymak ve secdeden kalkarken de önce yüzü, sonra elleri dizlerin üzerine
koyduktan sonra dizleri yerden kaldırmak sünnettir. Buna güç yetmezse, el
ile yere dayanarak kalkılabilir.
14) Ka'delerde (Tahiyyatlara oturuşlarda) ve celselerde
(secdeler arasındaki bekleyişlerde) ellerin kıbleye yönelik olarak oyluklar
üzerine konulup dizlerin tutulması sünnettir.
15) Ka'delerdeki Teşehhüdlerde "La İlâhe"
denirken, sağ elin şehadet parmağı kaldınhp "İllallah"
denirken indirilmesi sünnettir. Bunu yaparken baş parmak ile orta parmak halka
edilip diğer iki parmak bükülmelidir. Birçok kimseler bu sünneti gereği üzere
yapamayacaklarından dolayı bunun terk edilmesini uygun görenler vardır.
16) Farz namazların, vitir namazının ve müekked sünnetlerin
son oturuşlarında, gayr-i müekked sünnetlerle diğer nafilelerin her oturuşunda
Tahiyyattan sonra Peygamber Efendimize Salat ve Selam okumak sünnettir. (***)
17) Bütün namazların son oturuşlarında Salat ve Selamdan
sonra iki tarafa selam vermeden önce dua edilmesi sünnettir. Bu dua, Kur'an-ı
Kerîm'in mübarek dua ayetlerinden biri ile yapılması veya bunlara benzer
bulunmalıdır. Kullardan istenebilecek şeyler hakkında olan: "Ya Rabbi!
Bana şu kadar para ver", şeklinde namazda dua edilmesi caiz görülmemektedir.
Namazların sonunda adet edinilen dua: "Rabbenâ âtina fi'd dünya
haseneten ve fi'lahireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nar" (****)
18) Namazların sonunda selam verirken yüzün önce sağ
tarafa, sonra sola çevrilmesi sünnettir.
19) Sütre edinilmesi sünnettir. Şöyle ki: Sahra ve
benzeri açık yerlerde namaz kılan kimse, önünden başkasının geçmesini
umuyorsa sağ veya sol kaşının hizasına en az bir arşın boyunda secde
yerinin önüne kaim veya ince bir ağaç diker. Dikilemiyorsa, ağacı boyunca
uzatır veya önüne uzunlamasına böyle bir çizgi çizer. Enine yarım daire
şeklinde bir çizgi çizilmesi de caizdir. Direk ve sandalye gibi şeyler de sütre
işini görürler.
Cemaatle kılınan namazlarda yalnız imamın önünde sütre
bulunması kafidir. Namaz kılanın önünden geçilmesi edebe aykırıdır. Günahı
gerektirdiğinden bundan kaçınılması lazımdır. Namaz kılan kimse, önünden
geçmek isteyeni engellemek için "Sübhanellah" diyebilir. Eli ile, gözü
ile yahut başı ile hafifçe işaret edebilir. Sütrenin bulunması, namaz kılanın
dağınık düşüncelerini kaldırıp ibadet için bir araya toplamaya ve gönlünü
bir çerçeve içinde tutmaya yardımcı olur.
(**) Sübhaneke'den maksad:
"Sübhanekallahümme ve bihamdike ve tebarekesmüke
ve Tealâ ceddüke ve la ilahe gayrük", cümlesidir.
Anlamı: "Ey Allah'ım! Seni tesbih ve tenzih ederim,
sana hamd ve övgüde bulunurum. Senin kutsal ismin mübarektir. Senin azamet ve
celalin pek yüksektir. Senden başka hak mabud yoktur."
"Eûzü" den maksad da: "Eûzü Billâhi
mineşşeytanirracîm" demektir. Anlamı şudur: "Allah tarafından
kovulmuş olan Şeytan'ın kötülüğünden Yüce Allah'a sığınırım."
Bu sığınmaya "Teavvüz" denir.
(***) Bu Salat ve Selâm şu şekilde okunur:
"Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve
alâ ali seyyidina Muhammed. Kema salleyte alâ seyyidina İbrahime ve alâ ali
seyyidina İbrahime. İnneke hamîdün mecid. Ve barik alâ seyyidina Muhammedin
ve alâ ali Muhammed. Kema barekte alâ seyyidina İbrahime ve alâ ali
seyyidina İbrahim. İnneke hamîdün mecîd."
Anlamı: "Ey Allah'ım! Efendimiz Muhammed' e ve
efendimiz Muhammed'in ailesine rahmet et (onların şerefini yücelt). Efendimiz
İbrahime ve onun ailesine rahmet ettiği gibi. Şübhesiz bütün hamd ve övgü
sanadır, büyüklük ve yücelik sana mahsustur. Efendimiz Muhammed'e ve onun
ailesine bereket ver. Efendimiz İbrahime ve onun ailesine bereket verdiğin
gibi. Şübhesiz bütün hamd ve övgü sanadır, büyüklük ve yücelik sana
mahsustur."
(****) "Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik, ahirette de bir güzellilk
(iyilik ve mutluluk) ver ve bizi ateş azabından koru", demektir.
143- Namazların bir kısım adabı vardır. Bunlar birer
mendub demektir. Bunları terk etmek yerilmeyi gerektirmez, bir günah sayılmaz.
Fakat bunları yapmak daha faziletlidir, daha çok sevab kazanmaya sebebdir. Şuurlu
bir müslüman namazın ne kadar büyük bir ibadet olduğunu bilir, namaz
sayesinde merhameti geniş olan ezelî mabudunun manevî huzurunda bulunduğunu
anlar. O mukaddes mabudunun kendisini görüp bildiğini düşünerek son derece
edebe riayet eder. Görünüş haliyle tevazu belirten bir durum alır. Mümkün
olduğu kadar kalbinin iç duygularını dünyadan ve bayağı düşüncelerden
korumaya çalışır. Bunun içindir ki:
"Namaz ancak kalb huzuru iledir." denilmiştir.
Namazların Başlıca Edebleri Şunlardır:
1) Namazda dışı ve içi ile bir sükunet, bir huzur ve
Allah'a ibadet duygusu içinde bulunmak.
2) Üst elbiseyi açık bulundurmayıp düğmelemek ve
erkekler için, yenleri varsa, ellerini yenlerinden dışarıya çıkarmak.
3) Kıyam halinde secde yerine, rükuda ayakların üzerine,
secdede burnun iki yanına, oturuşla kucağa, selamda sağ ve sol omuz başlarına
bakmak.
4) Yalnız başına namaz kılan, rüku ve secde tesbihlerini
üçten ziyade yapmak.
5) İkamet alınırken "Hayye alel-felâh = Haydin
Kurtuluşa" denildiği zaman, imam ve cemaat için ayağa kalkmak. İmam
mihraba yakın bulunmazsa, her saf, aralarından imam geçince ayağa kalkar.
6) İmam için "Kad kameti's-salat = Namaz başladı"
denildiği anda namaza başlamak, imam, bu harekeli ile müezzinin sözünü doğrulamış
olur. Bununla beraber ikamet bitlikten sonra, namaza başlanmasında da bir sakınca
yoktur. Hatta İmam Ebu Yusuf ile üç İmama göre, uygun olan da budur. İkamet
alınırken camiye giren kimse oturur. Sonra cemaatle beraber ayağa kalkar. İkametin
bitmesini ayakta beklemez.
7) Namazda esneme halinde ağzı tutmak ve dudakları dişlerle
olsun kapamak. Mümkün olmazsa sağ el ile kapamak. Öksürüğü ve geğirmeyi
mümkün olduğu kadar gidermek.
Bütün bunlar güzel sayılan işlerdir. İbadet arasında
yapılması gereken saygı belirtilerindendir.
144- Ezan, lûgatta bildirmek demektir.
Şeriat deyiminde, farz namazlar için belli vakitlerde bilindiği şekilde
okunan mübarek sözlerden ibarettir. Ezan okuyana "Müezzin" denir.
Farz namazlar için ezan okumak, bu namazların kılınacağını
ilan edip bildirmek, kitab ve sünnetle sabittir. Fakat müslümanlığın başlangıcında
bildiğimiz şekilde ezan okunmazdı. Bir müddet, namaz vakti gelince: "Essalâte,
Essalâte = Namaza, namaza" veya: "Essalâtü camiatün =
Namaz toplayıcıdır," deniliyordu. Yani, namaz müslümanların güzel
bir toplum halinde yaşamalarına vasıtadır. Birtakım güzellikleri ve şükür
nevilerini kapsar diye çağırma yapılmıştı. Peygamber Efendimizin birinci
hicret yılında, Medine-i münevvere'de Hazret-i Peygamberin Mescidi inşa
edilip tamamlanmıştı. Ashab-ı kiram muntazam bir halde toplanarak cemaatla
namaz kılmaya başlamışlardı. İşte bu sırada Peygamber Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) namaz vakitlerinin insanlara duyurulması konusunda arkadaşları
ile bu işi görüşmeye başladı. Sonunda ashabdan bazı zatların aynı şekilde
görmüş oldukları sadık rüyaya ve o rüyayı doğrulayan bir vahye
dayanarak bildiğimiz gibi ezan okunmaya başlanmıştır. Bu ezan erkekler için
vacib kuvvetinde bir müekked sünnettir. Müslümanlığın en büyük
alametlerinden biridir. Peygamberimizin Hicreti bahsine bakılsın!...
Ezan aracılığı ile halka hem namaz vakitleri, hem de
namazların kılınacağı bildirilmiş oluyor. Ayrıca namazın kurtuluşa ve
mutluluğa sebeb olacağı da söylenmiş oluyor. Bununla beraber, bütün
cihana karşı İslam dininin en kutsal esasları ilan edilmiş bulunuyor.
Doğrusu yeryüzünde namaz vakitleri değişik saatlere
rastlamaktadır. Bu bakımdan hiç bir saat yoktur ki, İslam mabedlerinin yüksek
minarelerinden bütün insanlığa Yüce Allah'ın varlığı, birliği, büyüklüğü,
Peygamberimizin Risaleti, namazın kurtuluşa ve mutluluğa sebeb olduğu, yüksek
bir sesle ilan edilmiş olmasın. Ne şerefli bir hakka davet görevi!..
Ezan ve ikametle ilgili bazı hükümler vardır. Şöyle ki:
1) Ezan şu mübarek kelimelerden ibarettir.
"Allahü Ekber, Allahü Ekber, Allahü Ekber, Allahü
Ekber...
Eşhedü en lâ ilâhe illallah, Eşhedü en lâ ilâhe
illallah.
Eşhedü enne Muhammeden resûlullah, Eşhedü enne
Muhammeden resûlullah.
Hayye ale's salâh, hayye ale's-salâh.
Hayye alel-felâh, hayye alel-felâh.
Allahü Ekber, Allahü Ekber.
Lâ ilâhe illallah" ...
Memleketimizde bir müddet ezan yerinde ezanın şu tercümesi
okunmuştur:
"Tanrı uludur, Tanrı Uludur, Tanrı Uludur, Tanrı
Uludur
Şübhesiz bilirim bildiririm Tanrıdan başka yoktur
tapacak, Şübhesiz bilirim bildiririm Tanrıdan başka yoktur tapacak.
Şübhesiz bilirim bildiririm Tanrının elçisidir Muhammed,
Şübhesiz bilirim bildiririm Tanrının elçisidir Muhammed.
Haydin namaza, haydin namaza.
Haydin felâha, haydin felâha.
Tanrı uludur, Tanrı uludur.
Tanrıdan başka yoktur tapacak."
Sabah ezanlarında: "Hayye alel-felâh"lardan
sonra iki defa "Essalâtü hayrün mine'n-nevm= Namaz uykudan hayırlıdır,
diye okunur.
2) Erkekler yalnız başına yahut cemaatle namaza durdukları
zaman ikamet yapılır. Ezan sözleri aynen okunur. Yalnız "Hayye alel-felâh"lardan
sonra yine iki kere: "Kad kametissalâh" denilir ki, namaz başladı
demektir.
Bir de ezanda, her cümle arasında bir bekleme (sekte) yapılır,
ikinci cümlelerde ses biraz daha yükseltilir. Buna "Teressül, irtisal"
denilir. İkamette ise duraklama yapılmaz. Sürekli okunur ki, buna "Hedir"
denir.
3) Her farz namaz için bir ezan ve bir ikamet meşrudur;
yalnız cuma namazında iki ezan vardır. Bunun için bir camide ezan ve
ikametle vakit namazı usule göre kılındıktan sonra, tekrar cemaatle veya
yalnız başına namaz kılacak olanların o vakit namazı için ezan ve ikamet
getirmelerine gerek yoktur. Vitir, bayram, teravih ve diğer nafile namazlarda
ikamet yoktur.
4) Evde veya kırda kılınacak farz namazlar için hem ezan,
hem de ikamet getirmek daha faziletlidir. Yalnız ikametle de yetinilebilir.
Fakat ezanla yetinmek mekruhtur.
5) Bir namaz için daha vakti gelmeden ezan okumak caiz değildir.
Böyle okunan bir ezanı iade etmek gerekir. Çünkü bununla namaz vaktinin
girmiş olduğu haber verilmiş olmuyor. Ancak İmam Ebû Yusuf ile üç imama göre
yalnız sabah namazı için vaktinden önce ezan okumak caizdir.
6) Ezan ile ikamet arasını biraz ayırmak uygundur. Şöyle
ki: Akşam ezanından sonra üç kısa ayet okunacak kadar bir ara verilmeli,
sonra ikamet yapılmalıdır. Diğer vakitlerde ise, farz namazların iki
rekatinde on iki ayet okumak şartı ile namazın tamamlanması kadar bir zaman
bekleme yapılmalıdır.
7) Ezan ve ikamet, vakit namazları için sünnet olduğu
gibi, kaza namazları için de sünnettir. Çünkü ezan ile ikamet, vakitlerin
değil, namazların sünnetidirler.
8) Bir kısım kaza namazları başka başka yerlerde kaza
olarak kılınacakları zaman, her biri için ezan ve ikamet gerekir. Fakat bir
yerde kaza edilecekleri zaman her bir namaz için ezan ve ikamet daha faziletli
ise de, ilk kaza edilecek namaz için ezan ve ikamet getirdikten sonra, diğer
namazlar için yalnız ikamet yeterlidir.
9) İkamet ile namaz arasında yemek-içmek veya yıkanmak
gibi bir iş yapılsa, ikameti tekrarlamak gerekir. Fakat ikamet getiren kimse,
ikametten sonra sünnet kılsa veya imam ikametten sonra hazır bulunsa, ikamet
iade edilmez.
10) Müezzin olan şahsın sünneti bilen ve takvası olan
kimse olması müstahabdır. Cahillerin ve fasıkların ezan okumaları
mekruhtur.
11) Sarhoşun, delinin, bûluğ çağına ermemiş çocuğun
okuyacağı ezanı iade etmek mendub veya vacibdir. Aklı yerinde olan bir çocuğun
ezan okuması da, bir rivayete göre mekruhtur.
12) Ezanı oturarak okumak mekruhtur. Ancak kendisi için
okuyacaksa keraheti olmaz. Yolcudan başkası için, hayvan üzerinde ezan
okumak da mekruhtur.
13) Ezanda telhin (ezan kelimelerinin harflerini bozacak şekilde
okumak) mekruhtur.
14) Kadınların, bunakların, cünüb olanların ezan
okumaları veya ikamet getirmeleri mekruhtur. Bunların ikametleri değilse de,
ezanları iade edilmelidir. Çünkü ezanın tekrarlanması, cuma gününde olduğu
gibi, meşrudur. Abdestsiz kimselerin de ikamette bulunmaları mekruhtur.
15) Müezzin cemaatin haline bakmalıdır. Cemaat bir namazın
vaklinde kılınmasını islediği takdirde, hemen ikamette bulunmalı, mahalle
büyüğünün veya dengi kimselerin gelmesini beklememelidir. Çünkü bunda
riya, boyun eğme ve cemaata eziyet verme vardır.
16) Müezzin ezan ve ikamet getirirken ayakta olarak kıbleye
yönelir. "Hayye ales-salâh = Haydin namaza" derken sağ
tarafa, "Hayya alel-felâh= Haydin felaha" derken de sol tarafa
döner. Minarede ise, duruma göre sağ taraftan sol tarafa doğru dolaşarak
ezanı bitirir. Ezanda sesin yükselmesine yardımcı olsun diye iki parmağının
uçlarını iki kulağına tıkar.
17) Sesi yükseltmek ve güzelleştirmek gibi meşru bir özür
olmaksızın ikamet esnasında boğazı temizlemek (tenehnuh) mekruhtur. Ezan ve
ikamet arasında müezzinin konuşması da mekruhtur, öyle ki, bu arada
kendisine verilecek olan bir selamı da karşılamaz.
18) Ezan okunurken, ezanı duyanların dinlemeleri ve konuşmayı
kesmeleri gerekir. Kur'an okuyan kimsenin de durup ezanı dinlemesi daha
faziletlidir. Diğer bir görüşe göre, camide veya kendi evinde Kur'an
okumakta bulunan kimse okuyuşuna devam eder. Fakat kendi mahalle mescidinde
ezan okununca onu dinler. Bununla beraber ezan okunurken onu duyanların konuşmalarında
bir kerahet olduğu da söylenmektedir.
19) Ezan ve ikameti işiten kimsenin, müezzinin söylediklerini
aynen tekrarlaması müstahabdır. Yalnız müezzin: "Hayye ales-salâh,
Hayyealelfelâh" dediği zaman işiten bunların yerine: "Lâ
havle ve lâ kuvvete illa billah" (*)
der. Sabah ezanında da müezzin: "Essalatü hayrün minennevm"
deyince, işiten kimse: "Sadakte ve berirte = Doğrusun, gerçeği söylemiş
bulunuyorsun" der.
Ezanı işiten kimse cünüb dahi olsa, bu şekilde müezzine
karşılıkta bulunur, çünkü bu bir övgüdür. Fakat hayız ve nifas
hallerinde olan kadınlar bu ezan çağrısına karşılık vermezler; çünkü
onlardan namaz sorumluluğu düştüğünden sözle karşılıkta bulunmak
sorumluluğu da düşmüştür.
20) Ezanı işiten kimse, birinci defa "Eşhedü enne
Muhammeden Resûlüllah" denilince: "Sallallahu aleyke ya Resûlallah
= Allah sana salât etsin, ey Allah'ın Peygamberi!" der. İkinci defa müezzin
tarafından: "Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah"
denilirken: "Karret aynî bike, ya Resûlallah = Gözüm seninle aydın
olsun, ey Allah'ın peygamberi!" der. Bunları söylerken de, baş
parmaklarının uçlarını öperek gözlerine sürer ki, bu müstahabdır. İkamette
bu yapılmaz.
21) Ezanı dinleyen bir müslüman, ezanın sonunda şu duayı
yapar.(**) Çünkü
bu duayı yapan kimse şefaata hak kazanır ve Peygamber Efendimiz ona şefaat
eder.
22) Beş vakit namazlar için ezan okunduktan sonra, ayrıca
cemaati namaza çağırma maksadıyla "Vakti salâ" gibi bir ifade
kullanılmasına "Tesvîb", tekrar bildirme denir. Görülen ibadet
gevşeklikleri için böyle bir uyarma yapılabilir. Böyle yapılmasını
sonraki alimler iyi görmüşlerdir.
Sonuç: Ezan-ı Muhammedi, müslümanlığın en büyük güzelliklerinden
biridir. Müezzin olan zat, bütün aleme karşı Yüce Allah'ın varlığını,
birliğini, Hazret-i Muhammed Efendimizin hak peygamber olduğunu ilan eder. Bütün
insanları kurtuluşa ve mutluluğa çağırır. Bu bakımdan pek hayırlı bir
insan demektir. Bunun için Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Müezzin
sesinin yetiştiği yerlere kadar insan, cin ve diğer hiç bir şey yoktur ki,
onu işitmiş olsun da, kıyamet gününde müezzin için güzel şehadette
bulunmasın."
Diğer bir hadis-i şerifin anlamı şöyle: "İnsanların
kıyamette en uzun boylusu müezzinlerdir."
Hazret-i Ömer (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir: "Eğer
üzerimde halifelik görevi olmasaydı, müezzinlik yapardım." Bütün
bunlar, müslümanlıkla hakka hizmetin, Allah sözünü yüceltmenin, hayrı
sevmenin ne kadar kıymetli ve şerefli olduğunu göstermektedir.
(**) "Allahümme Rabbe hazihi'd-daveti't-tammeti vessalati'l-kaimeti âti
Muhammedenil-vesilete ve'l-fazilete ve'd-derecete'r-refiate veb'ashü makamen
Mahmudenillezi veadtehu. İnneke lâ tuhliful, mîad."
Anlamı: "Allah'ım! Ey bu tam davetin (mübarek
ezanın) ve kılınmak üzere bulunan namazın mukaddes Rabbi! Peygamberimiz
Hazret-i Muhammed'e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et. Onu,
kendisine söz verdiğin "Makam-ı Mahmud'a" eriştir. Şübhesiz sen,
sözünden caymazsın."
Vesile'nin cennette yüksek bir makam olduğu, faziletin de
yine yüksek bir makam olduğu, Makam-ı Mahmud'un ise, en büyük şefaat makamı
olduğu ifade edilmektedir. Böyle bir duada bulunmak Resûl-ü Ekreme
muhabbetin ve ona sağlam bağlılığın bir nişanıdır.
145- Aklı olan, bûluğ çağına eren, hür olan ve zorluk
çekmeksizin topluca namaz kılmaya gücü yeten müslüman erkeklerin toplanıp
cemaatle cuma namazını kılmaları farz, bayram namazlarını kılmaları
vacibdir. Diğer farz namazları cemaatle kılmaları ise, müekked sünnettir.
(Cuma namazından başka farz namazların cemaatle kılınması,
Malikîlere ve bir kısım Şafiîlere göre de bir müekked sünnettir, İmam
Ahmet ibni Hanbel ile Ebu Sevre ve Davudi Zahirî ile diğer bazı müctehidlere
göre vacibdir. Bu halde bir şahsın tek başına namaz kılması haramdır. İbni
Rüşd, İbri Bişr ve bir kısım şafiîlere göre ise, beldelerde bir farzı
kifayedir, her mescidde cemaatle namaz kılınması sünnettir. Bir kimsenin özel
olarak yalnız başına cemaatle namaz kılması da mendubdur. Hanbeli fıkıh
alimlerinin açıklamalarına göre, esasen cemaatle namaz, ikamet ve sefer
halinde vacib, hem de sünnet yerine getirilmiş olur. Cemaatın farzı ayn olduğunu
söyleyenler de vardır.)
146- İslamda cemaatle namaz kılmaya büyük önem verilmiştir.
Büyük sevaba ermek için ve ihtilaftan kurtulmak için cemaatle namaz kılmaya
devam etmelidir. Cemaat ne kadar çok olursa, fazilet de o derece çoğalmış
olur. Cemaatle namaz kılmanın sevabı, yalnız başına namaz kılmanın sevabından
yirmi yedi kat fazladır.
Cemaate devam, İslam nişanlarından ve iman
alametlerindendir. Cemaatle kılınan namaz ile müslümanların birliği ve
birbirine bağlılığı gösterilmiş olur. Müslümanlar arasında bir sevgi
ve dayanışma duygusu uyanır, bilmeyenler bilenlerden faydalanır, iyi
kimselerin arkadaşlığı ile yapılan ibadetlerin ve duaların Allah yanında
kabule yakın olacağı daha ziyade umulur.
147- Cemaatle kılınan namazda, kendisine uyulan zata "İmam"
denir. Bu zatın bu görevine de "İmamet" denir. İmama uymayan, bir
kimsenin kendi namazını imamın namazına bağlamasına "İktida, ittiba"
adı verilir. Bu uyan kimseye de "Muktedi, müttabi, memum" gibi adlar
verilmiştir. Kendi başına namaz kılana da "Münferid" denir.
148- İmametin başlıca şartları: İslâm, buluğ, akıl,
erkek olmak, Kur'an okuyabilmek ve özürden beri olmaktır. Bu şartlara sahib
olmayanlar imam olamazlar. Bu konu aşağıdaki meselelerden anlaşılacaktır.
149- Cemaat arasında imamete en yararlı olan, sünneti en
iyi bilen (fıkıh bilgisi olan) kimsedir. Bunda eşit olsalar, okuyuşu daha güzel
olandır. Bunda da eşit olsalar takvası daha çok olandır (haramdan daha çok
kaçınandır). Bu üç vasıfta eşit olsalar, yaşta büyük olandır. Bunda
da eşit olsalar, ahlakı daha güzel olandır (yumuşak huylu ve daha çok haya
sahibi olandır). Bu hususta da eşit olsalar, yüzce, sonra soyca, sonra sesçe,
sonra elbise bakımından temizlikçe güzel olandır. Bunların hepsinde eşitlik
kabul edilecek olursa, aralarında kur'a çekilir. Bütün bunlar imamlık görevine
verilen önemin büyüklüğünü gösterir. Bunun içindir ki bu görevi
eskiden bulundukları yerlerde idareciler üzerlerine alırdı.
Bununla beraber cemaat arasında ev sahibi veya o yerin görevli
imamı bulunursa, bunlar tercih olunurlar, aranan vasıfları toplamış
olmasalar bile yine tercih edilirler.
Başkasının evinde imam olacak kimse, ev sahibinin izni ile
imamlık yapar. Başkasının evinde tek başına namaz kılacak olan kimse de,
ev sahibinden izin istemelidir, faziletli olan budur.
150- Fasıkın (aşikare haram işleyenin) ve bid'at sahibi
olanın (din işlerine dinde olmayan şeyleri karıştıranın) imameti tahrimen
mekruhtur. Çünkü fasık din işlerinde saygılı bulunmaz, İmam Muhammed ile
İmam Malike göre, bunlara uymak esasen caiz değildir.
Bid'at sahibine "Mübtedi" denir ki, inancı sünnet
ve cemaat ehlinin inancına aykırı olan kimse demektir. Bid'at sahibine uymanın
kerahetle caiz olması, inancı küfre varmadığı takdirdedir. Eğer inancı küfrü
gerektiriyorsa ona uymak bütün Hanefilerce de caiz olmaz. Şefaati, kabir azabını
ve hafaza meleklerini inkar etmek gibi...
151- Kölelerin ve babası belli olmayanların imamlığı
mekruhtur. Çünkü bunlarda cehalet daha fazla olur. Bilgili oldukları
takdirde imamlık yapabilirler. İki gözü kör olan da imam olabilir. Fakat görür
kimselerin imamlığı daha faziletlidir. Bununla beraber iki gözü görmeyenin
imamlığında kerahet olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü bu kimse özürlüdür,
elbisesinin temizliğine fazla dikkat etmeyebilir.
152- Erkeklerin kadınlara ve henüz bûluğ çağına ermemiş
çocuklara uyup namaz kılması caiz olmadığı gibi, aklı yerinde olanın
bunağa, Kur'an okuyucusunun okuyamayan (ümmî) kimseye, kıraati olmayanın
dilsize, elbisesi temiz olanın elbisesi pis olana, avret yerleri kapalı olanın
açık bulunana, özrü olmayanın özürlüye, bir özürlünün özrü değişik
başka bir özürlüye uyması da caiz değildir. Ancak özürleri bir olanların
birbirlerine uymaları caizdir.
153- Kadının kadına imamlığı kerahetle caizdir. Eğer
kadınlar kendi aralarında cemaatle namaz kılacak olurlarsa, İmam olacak kadın
aralarında durur, onların önüne geçmez. Bu öne geçme de mekruhtur.
154- Abdestte ayaklarını yıkamış olan kimsenin ayaklarına
mesih yapmış olan kimseye, abdest alanın teyemmüm etmiş olana, ayakta namaz
kılanın oturarak namaz kılana, boyu dik ve doğru olanın rukü derecesinde
kanbur olana uyması (iktidası) caizdir. Son üç şekildeki uymanın cevazına
İmam Muhammed muhaliftir.
155- Farz namaz kılanın nafile namaz kılana veya başka
bir farz kılana uyması caiz değildir. Fakat nafile namaz kılanın farz namaz
kılana uyması caizdir. Örnek: Öğlenin farzını kılmış olan bir kimse,
öğle namazını kıldırmakta olan imama uyacak olsa, bu ikinci defa kılacağı
namaz bir nafile olarak caizdir.
156- Bir kimsenin, haklı olarak kendisinden hoşlanmayan bir
cemaate namaz kıldırması mekruhtur. Fakat hoşlanmayacak bir durum veya imamlığa
daha ehliyetli bir kimse yoksa, cemaatın hoşlanmasına bakılmaz. Çünkü bu
halde cemaatın hoşlanmaması yersizdir.
157- Mezheb değişikliği iktidaya (uymaya) engel değildir.
Yeter ki imam olan zat, namazın şartlarına ve rükünlerine riayet etsin. Şöyle
ki: Müslümanların fıkıh bakımından mezhebleri değişik olsa da, esasta
bir olduklarından birbirlerine uyabilirler. Bu hususta en faziletli olan, her müslümanın
kendi mezhebinde bulunan bir imama uymasıdır. Bu olmayınca, diğer bir
mezhebde bulunup da namazın farzlanna riayet eden herhangi bir imama uyulması,
yalnız başına namaz kılmaktan daha faziletlidir. Şu kadar var ki, bir müslim
kendi mezhebine göre namazı bozacak bir şeyin böyle bir imamda bulunduğunu
görüp bilirse, ona uyması sahih olmaz; bir Hanefinin, burnundan kan aktığı
halde abdestini yenilemeden imamlığa geçen bir Şafiîye uyması gibi...
(Malikî ve Hanbelî olanlara göre, namazın sıhhati için
şart olan şeylerde yalnız imamın mezhebine itibar olunur, uyanın (muktedinin)
mezhebine bakılmaz. Onun için, bir Malikî veya bir Hanbelî, başının tamamını
meshetmemiş olan Şafiî veya Hanefî bir imama uysa namazı sahih ulur. Çünkü
böyle bir mesih, her ne kadar Malikî ve Hanbelî mezheblerinde sahih değilse
de, Hanefî ve Şafiî mezheblerinde sahihtir.)
158- İmam olan zat, cemaata nefret verecek şeylerden sakınmalıdır.
Bir imamın kıraati veya tesbihleri cemaatı usandıracak derecede uzatması
uygun değildir. Burada sünnetin en az olan derecesi ile yetinmelidir. Çünkü
bu uzatma cemaata usanç verir, bu ise mekruhtur. Cemaatla kılınacak bir namazın
sevabı ziyadedir. Bu sevabtan başkalarını mahrum bırakmaya sebebiyet vermek
uygun olmaz. Cemaatın uzatmaya razı olmaları halinde kerahet olmaz.
Bununla beraber cemaatın rüku ve secde tesbihlerini ve teşehhüdü
sünnet üzere tamamlamalarına meydan vermeyecek bir şekilde imamın acele
etmesi de mekruhtur. Cemaatın yetişmesi için, imamın rüküu uzatması da
mekruhtur.
159- İmamın kendisine kolay gelen ayet ve süreleri okuması
vacibdir. Henüz kuvvetlice ezberlememiş olduğu ayetleri okumamalı, cemaatın
yardımcı olmasına meydan bırakmamalıdır. Şöyle ki: imam bir ayette yanılır
ve hatırlayamazsa bakılır: Eğer sünnet mikdarı veya namazın caiz olacağı
kadar okumuş ise, hemen rüküa gitmelidir, yanıldığı yeri düzeltmeyi
cemaatten beklememelidir. Bu mikdar okumamış ise, başka bir ayete geçmelidir.
160- İmamın cemaatten en az bir arşın yüksekte veya alçak
bir yerde durup namaz kıldırması mekruhtur. Kendisi ile beraber cemaattan bazı
kimseler bulunursa mekruh olmaz.
161- İmam ile muktedinin (imama uyanın) yerleri hükmen bir
olmalıdır. Aralarında yüksek boylu bir duvar olup imamın görülmesini veya
sesinin iştilmesini engellese, o imama uymak sahih olmaz.
Yine, imam ile muktedi arasında veya bir muktedi ile öndeki
saf arasında uzaklık bulunsa bakılır: Eğer namaz mescid dışında kılınıyorsa
ve aradaki mesafe bir saf bağlanacak mikdardan az ise, imama uymak sahih olur.
Fakat mesafe bundan daha çok ise uymak sahih olmaz. Amma namaz mescid içinde kılınmakta
ise, aradaki uzaklık ne olursa olsun imama uymaya engel olmaz. Bununla beraber
bazı alimlere göre, Beytül-makdis gibi pek geniş olan mescidlerde, saflar
arasında bağlantı olmaksızın mescidin en uzak bir yerinde durup imama
uyulması caiz değildir.
162- İmam hayvan üzerinde, imama uyan yaya bulunsa veya başka
başka hayvanlara veya gemilere binmiş olsalar, yer değişikliği olduğundan
imama uymak sahih olmaz.
Yine, camide veya başka bir yerde imam ile muktedi arasında
kayık geçecek büyüklükle bir ırmak veya araba yürüyecek genişlikle
saflardan boş bir yol bulunsa, imama uymaya engel olur.
163- Cemaata kavuşmak için koşa koşa yürümek mekruhtur,
saygıya aykırıdır. Bu gibi davranışlardan daima sakınmalıdır.
164- Cemaatın birçok kişiden ibaret olması şart değildir.
Bir kişi ile de cemaatin fazileti elde edilir. İmama uyan kişinin bir kadın
veya mümeyyiz bir çocuk olması yeterlidir. Bunun için evde ailece cemaatla kılınan
namaz da, yalnız başına kılınan namazdan kat kat faziletlidir. Fakat bir özre
dayanmaksızın evde cemaakla namaz kılıp camiye gitmemek bid'at ve mekruh sayılmaktadır.
Mescidlerde ve camilerde cemaatla kılınan namazların fazileti daha çoktur. (146.
maddeye bakılsın.)
165- Namazda imama uyan bir kişi ise, imamın sağında
durur, iki ve daha çok kimseler olunca, imamın arkasında dururlar. Keraheti
olmayan duruş bu şekildedir. Cemaatın imamdan ilerde durması ise caiz değildir.
Bu hususta secde yeri değil, ayakların yeri esas alınır. Cemaatın topuklarının
imamın ayak topuklarından ilerde olmaması yeterlidir.
(İmam Malik'e göre, cemaatin imamdan önde durması mekruh
ise de, namazın cevazını engellemez.)
166- Muktedi (imama uyan kimse), imama uymayı niyet etmeli
ve kıldıkları farz namaz aynı olmalıdır. Bunun için bir kimse imama uymayı
niyet etmeksizin ona uysa veya kendisi öğle namazını kılmak istediği halde
imam ikindi namazını kıldırmakta bulunsa, bu iktidası (imama uyması) caiz
olmaz.
167- İmamın sesi kafi gelmezse, cemaatten biri tarafından
iftitah ve intikal tekbirleri yüksek sesle alınır ve rüküdan kalkarken de
"Rabbena ve lekel-hamd" denilir, yüksek sesle yine selam verilir. Bu
bir tebliğ, bir bildirimdir. Ancak tekbirler alınırken iftitah ve intikal
tekbirleri olarak alınmalıdır, yalnız bildirme için alınmamalıdır. Eğer
ilk tekbir ile namaza başlamaya niyet edilmez ise, bunu alan namaza başlamış
olmaz. Diğerleri de tesbih, tahmid ve intikal tekbirleri olarak alınmazsa,
sevabdan mahrum olmayı gerektirir, imamın sesi yettiği takdirde bu tebliğe
gerek kalmayacağından, bu tebliğ işi mekruh olur. Buna müezzin olanlar
dikkat etmelidirler.
168- İmam birinci selamı ikinci selamdan daha yüksek sesle
alır ki, bu onun için bir sünnettir. Çünkü yüksek sesle alınması
cemaata bir bildiridir. Bu bildiriye ihtiyaç ise, daha çok birinci selamda görülür.
169- İmam selam verince, muktedi de teşehhüdü bitirmiş
ise selam verir. Salat-Selam ve duayı bitirmek için selam vermeyi geciktirmez.
Teşehhüdü bitirmeden selam vermesi de caizdir.
170- İmam namazdan sonra iki tarafa selam verirken
"Aleyküm" sözü ile Hafaza meleklerini ve bütün cemaatı kasdeder.
Cemaattan her biri de sağ tarafa selam verirken o taraftaki meleklerle cemaatı
ve imam eğer o tarafta veya kendi hizasında ise imamı da kasdeder. Sol tarafa
selam verirken de o taraftaki meleklerle cemaatı ve imam o tarafta ise imamı
kasdederek onlara selam vermiş olur. Yalnız başına namaz kılanlar da bu
selam ile yalnız Hafaza meleklerini kasdederler.
171- Cemaat selamdan sonra: "Allahümme entesselâmü
ve minkesselâm, tebarekte ya zelcelâli vel-ikram" (*)
cümlesi okununcaya kadar yerlerinde
dururlar. Sonra yerlerinden kalkıp sünneti veya duayı başka uygun bir yerde
tamamlarlar. Bundan ziyade yerlerinde durmaları kerahete girer. Farzdan sonra
saffı bozmaları müstahabtır. Bunu yapmakla sonradan gelenler namazın
tamamlanmış olduğunu anlarlar.
172- İmam selam verince bakılır: Eğer namaz tamamlanmışsa,
imam serbesttir. Dilerse sağ tarafına, dilerse sol tarafına döner. Böylece
kıbleyi sağ veya sol tarafına alır ve öylece oturur. Dilerse çıkıp işine
gidebilir. Eğer karşısında namaz kılan yoksa, dilediği takdirde cemaate doğru
döner. Namaz kılanın yüzüne karşı dönüp durmaz; çünkü namaz kılanın
yüzüne karşı oturmak mekruhtur. Fakat namaz bitmiş olmayıp, kılınacak sünnet
bulunursa, imam "Allahümme entesselâmü ve minkesselâm" denilinceye
kadar yerinde durur, sonra kalkar ve sağa, sola, ileriye veya geriye çekilerek
o sünnet namazı kılar. Eğer kendisi başka bir şeyle uğraşmayacaksa, bu sünneti
gidip evinde kılabilir. Çünkü sünnetlerin evde kılınması daha
faziletlidir. Ancak cemaat imam hakkında kötü bir zan besleyecekleri düşüncesi
varsa, sünnetleri eve gitmeden kılmalıdır.
173- Yalnız başına namaz kılanlara gelince, bunlar farz
namazları kıldıkları yerde durabilirler ve sünnetleri de orada kılabilirler.
Bununla beraber nafile namazları başka bir tarafa çekilip kılmaları daha güzeldir.
174- Cemaat, kıyam rükü, secde gibi yapılması gerekli rükünlerde,
Sübhaneke ile Tesbihat ve Tahiyyat gibi dua ve zikirlerde imama uyarak bunları
yaparlar. Fakat sözle yerine getirilmesi gereken kıraat rüknünde imama
uymaz, imamın aşikare okuduğu Kur'anı dinler ve susar.
Bu İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf'a göredir. Bu iki zata
göre, aşikare okunan namazlarda cemaatın okuması tahrimen (harama yakın)
mekruh olduğu gibi, gizli okunan namazlarda da cemaatın okuması böylece
mekruhtur. İmam cemaate öncülük etmektedir. Bunun için imamın okuması,
cemaatın da okuması demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyurulmuştur:
"Kimin imamı varsa, imamın okuyuşu o kimse için
de okuyuştur" Fakat İmam Muhammed, gizlice kıraat yapılan
namazlarda cemaatın da kıraat yapmasını caiz görmüştür.
(İmam Malik'e göre, gizlice Kur'an okunan namazlarda
muktedi (imama uyan) da gizlice okur; bu müstahsendir. İmam Ahmed'e göre,
gizlice okunan namazlarda muktedi de gizlice okur. Bundan başka imamın
namazlarda aşikare okuyuşunu cemaatten herhangi biri işitmezse, o da kıraatta
bulunur, bu vacibdir. Fakat işitirse, okuması caiz olmaz, imamı dinlemesi
gerekir. İmam Şafîî'ye göre de, gizlice Kur'an okunan namazlarda muktedi,
Fatiha'dan başka ayetler de okur. Aşikare kıraat yapılan namazlarda ise, eğer
rek'atı kaçırmayacaksa, yalnız Fatihayı gizlice okur.)
175- İmam namaza başlamak için tekbir alırken ellerini
yukarı kaldırmasa, Sübhaneke'yi okumasa, rükü ve secde tekbirlerini almasa
ve bunlardaki tesbihleri söylemese, "Semiallahu limen hamideh"
demeyi, tahiyyatı ve selamı terk etse veya teşrik tekbirini getirmese, cemaat
bunları yapar. Bu dokuz şeyde cemaat imama uymaz.
İmam Muhammed'e göre imam, "Sübhaneke'yi terk edip
Fatiha'yı okuduktan sonra sûreye başlamış olsa, artık cemaat da "Sübhaneke"yi
okumaz.
176- İmam kunut duasını, bayram tekbirlerini, birinci
oturuşu, tilavet secdesini, sehiv secdesini terk etmiş olursa, cemaat da
terkeder. İmam bir secde fazla yapsa veya bayram tekbirlerini ashabı kiramdan
rivayet edilen mikdardan ziyade alsa veya cenaze namazında dörtten fazla
tekbir getirse veya yanılarak beşinci rekata kalksa, cemaat bu işlerde imama
uymaz. İmam beşinci rekata kalktığı zaman bakılır: Eğer imam dördüncü
rekattan sonra oturuş (ka'de) yapmışsa, cemaat oturarak bekler, imam hemen dönüp
teşehhüdü iade etmeksizin selam verirse, cemaat da onunla beraber selam
verir. Fakat imam kalktığı beşinci rekat için secdeye varırsa, cemaat
kendi başına selam verip namazdan çıkar. Eğer imam dördüncü rekatın
arkasından oturuş (ka'de) yapmamış ise, cemaat yine bekler. Eğer imam hemen
kıyamdan ka'deye dönüp ondan sonra selam verirse, cemaat da onunla beraber
selam verir. Fakat imam beşinci rekatı secde ile bağlarsa, hepsinin namazı
bozulmuş olur. Bu durumda cemaatın yalnız başına teşehhüdü yapıp selam
vermesi fayda vermez.
177- Vitir namazında, cemaat daha Kunut duasını bitirmeden
imam rüküa varsa, cemaat da varır. Ancak Kunut duasından henüz hiç bir şey
okumamış olsalar, imam ile rüküda bulunmayı kaçırmayacak şekilde bir
mikdar okurlar.
178- İmam (vitirde) kunut duasını unutup rüküa gittiği
halde, cemaat ona uymamakla imam başını kaldırıp kunut duasını okuduktan
sonra tekrar rüküa gitmekle cemaat da ona uymuş olsalar cemaatın namazı
bozulur.
179- Cemaatla kılınan namazlarda safların düzgün olmasına,
aralarında açıklık bulunmamasına dikkat edilir. İmam olan zat da buna
dikkat edip cemaatı uyarır. Safların en faziletlisi birinci saftır. Sonra sırası
ile arkaya doğru fazilet azalarak gider. İmama yakın bulunmanın fazileti pek
çoktur.
180- Cemaatten birinin saf arkasında yalnız başına durup
imama uyması mekruhtur. Ancak saflar arasında duracak bir yer bulamazsa, o
zaman kerahet olmaz.
181- İmamı rüku halinde bulan kimse, imama uymak için ilk
saflara gittiği takdirde rekatı kaçıracağından korkarsa, son safa geçerek
imama uyar, saflardan birine katılmaksızın tek başına yalnızca bir yerde
durup imama uymaz; rekat kaçırılacak olsa bile...
182- Namaz kılanın önünden geçmek mekruhtur. Ancak önünde
bir perde, ağaç, direk benzeri bir engel bulunursa mekruh olmaz. Bu kerahiyet,
kırlarda, büyük mescidlerde namaz kılanın secde edeceği yerden geçmek
halindedir. Çünkü böyle büyük ve açık yerlerde namaz kılanın önünden
hiç geçilmemesinde güçlük vardır. Evlerde ve küçük mescidlerde ise,
namaz kılanın mutlak surette önünden geçmekle kerahet meydana gelir.
İmamın karşısında bulunan sütre (duvar gibi bir engel),
cemaat için de yeterlidir. Daha önce bu açıklanmıştı.
183- Yüksek veya aşağı bir yerde namaz kılanın önünden
geçildiği takdirde bakılır: Eğer geçen kimse ile namaz kılanın bazı
azaları arasında bir hizaya gelme ve karşılaşma olursa, geçen kimse günah
işlemiş olur; değilse olmaz. Bununla beraber hiç bir zaman namaz bozulmaz.
Bir görüşe göre, geçenin aşağı yarısı, namaz kılanın
yukarı yarısına gelecek şekilde karşılaşma olsa yine kerahet olur; yerde
namaz kılanın önünden ata binmiş bir kimsenin geçmiş olması gibi...
184- İmam abdestsiz olarak namaz kıldırdığını, cemaat
dağıldıktan sonra anlamış olursa, mümkün olduğu kadar bunu cemaate
duyurması gerekir. Bir diğer görüşe göre de, cemaata bildirmek gerekmez.
185- Bir imamın taşradaki akrabasını görmek için, bir
zaruret veya dinlenmek için yılda bir hafta kadar imamlık hizmetini bırakması
adete ve şeriata göre hakkıdır.
186- Bir özür bulunmadıkça cemaata devam etmelidir. Devam
edilmemesini mubah kılacak özürler, teyemmümü mubah kılacak derecede olan
hastalıklardır. Felce uğramak, yürüyemeyecek kadar yaşlı olmak, kör
olmak, haksız yere saldırıya uğramaktan korkmak, şiddetli yağmur ve çamur
bulunmak, soğuk ve karanlık hali olmak, hizmet etmeye mecbur olduğu ve ayrıldığı
zaman zarar göreceği bir hasta bulunmak, yolculuğa çıkma hazırlığı ile
uğraşmak gibi sebeblerdir. Din ilimleri ile uğraşıp kitab yazmak, fıkıh
öğrenip öğretmek de, bu özürlerden sayılır. Bununla beraber devamlı
olarak, bu meşguliyet yüzünden, cemaatı terk etmek doğru değildir.
Yalnız gevşeklik ve tenbellik yüzünden cemaatı terk edip
duran kimse, cezaya hak kazanır, şahidliği kabul edilmez. İmam bid'at
ehlinden olduğu için cemaatı terk eden kimse ise, cezaya hak kazanmaz.
Cemaata devam etmek istediği halde, haklı bir özürden dolayı muntazam bir
şekilde devamdan mahrum kalan kimse de, niyetine göre cemaat sevabına kavuşur.
(*) "Allah'ım! Sen selamsın ve selam
sendendir. (Bütün noksanlıklardan berisin. Dünya ve ahiret selameti de ancak
senin yardımınla olur. Sen mukaddessin), ey celal ve ikram sahibi olan
(Rabbim! )..."
187- Cemaat değişik insanlardan ibaret olunca, imamın
arkasında önce erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra kadınlar saf bağlarlar.
Bu sırayı erkeklerle erkek çocukların gözetmesi sünnettir. Erkeklerle kadınların
bu sırayı gözetmesi ise farzdır.
Bunun için bir kadın veya buluğ çağına yakın bir kız,
bir erkeğin önünde veya tam hizasında aynı namazı cemaatle kılacak olsa,
erkeğin namazı bozulur. Buna: "Muhazatü'n-Nisa = Kadınların
erkeklerle bir hizada bulunması" denir. Böyle aynı hizada bulunmakla
namazın bozulması için on şart vardır:
1) İmam olan zat, kadınlar için imamete niyet etmelidir;
çünkü böyle bir niyet bulunmazsa, kadınların imama uymaları sahih olmaz,
imama uymamış sayıldıkları için de, erkeklerle aynı hizada bulunmak söz
konusu olmadığından erkeklerin namazını bozmuş olmazlar. Yalnız cenaze
namazında kadınlara imameti niyet etmek gerekli değildir. Bir de bazı
alimlere göre, cuma ve bayram namazlarında da, kadınlara imameti niyet etmek
şart değildir.
2) Erkekten ilerde veya tam bitişiğinde namaz kılan kadın,
ister mahrem olsun, ister olmasın buluğ çağına ermiş veya buna yakın
olmalıdır. Dokuz yaşındaki bir kız, ergenlik çağına yakın olacağı için
engel sayılır. Sekiz veya yedi yaşında bulunup semiz ve gösterişli kız da
aynı sayılır.
3) Kadın veya kız namazın ne olduğunu bilmelidir. Namazın
ne olduğunu bilmeyip rasgele cemaata uyan bir deli kadının aynı hizada
bulunması erkeğin namazını bozmaz.
4) Bir hizada bulunma, kıyam veya rükü gibi bir rükün
mikdarı devam etmelidir. Bu, İmam Muhammed'e göredir, İmam Ebû Yusuf'a göre,
böyle bir rükün tamamen yerine getirilmelidir. Onun için hemen aynı hizada
bulunmakla namaz bozulmaz.
5) Bir hizada bulunuş, rükü ve secde ile kılınır bir
namazda bulunmalıdır. Bu bakımdan cenaze namazında ve tilavet secdesinde
olacak muhazat bir engel teşkil etmez.
6) Muhazat (aynı hizada bulunuş) olabilmesi için erkeğin
yanında bulunan kadınla başlangıç tekbirleri bakımından ortaklık olmalıdır.
Kadın, ya hizasında bulunduğu erkeğin iftitah tekbirine kendi iftitah
tekbirini bağlayarak ona uymalı veya bu erkek ile beraber tahrimelerini üçüncü
bir şahsın tahrimesine bağlamış bulunmalıdırlar. Bu bakımdan aynı namazı
erkek ile kadın yan yana durarak tek başlarına kılsalar yahut yalnız biri
imama uyup diğeri tek başına kılacak olsa, namazları bozulmaz.
7) Namaz, erkek ile kadın arasında, yerine getirilme bakımından
müşterek olmalıdır. Şöyle ki: Kadın, ya kendisi ile aynı hizada bulunduğu
erkeğe veya her ikisi diğer bir erkeğe uymuş olmalı ve aynı namazı
beraber kılmış olmalıdırlar.
Buna göre erkek ile kadın, bir veya birkaç rekat kılındıktan
sonra imama uyup da imamın selamından sonra kalkarak kaçırılan rekatları kılarlarken
aralarında muhazat meydana gelse, bununla namaz bozulmaz; bu ikisine "Mesbuk"
denir. Mesbuk ise kendi başına kıldığı rekatlarda yalnız başına namaz kılan
kimse sayılır.
8) Erkek ile kadının yerleri bir olmalıdır. Buna göre,
erkek veya kadından biri mescidin zemininde, diğeri de en az bir adam boyu yükseklikte
olan bir yerde durarak aynı hizada bulunarak cemaatle namaz kılsalar, bu hal
onların namazlarının sıhhatini bozmaz.
9) Erkek ile kadının yönleri bir olmalıdır. Buna göre,
Kabe'nin içerisinde her biri başka bir yöne dönerek cemaatle namaz kılarlarken,
aynı hizada bulunsalar, bu namazı bozmaz.
10) Erkek ile kadın arasında,bir engel bulunmamalıdır.
Aralarında direk gibi bir şey veya bir insan sığacak kadar bir açıklık
bulunursa, bu şekilde aynı hizada bulunmak namazı bozmaz.
Sonuç: Bu on şan toplanınca muhazat (aynı hizada
bulunmak), erkeklerin namazını bozar. Şöyle ki: Aynı imama uyan kadınlar
erkeklerin önünde bir saf tutsalar, bütün erkeklerin namazı bozulur.
Erkeklerin arasında üç kadın bulunsa, bunların hem sağ ve hem sol yanlarındaki
birer erkeğin ve arka taraflarındaki her safdan üç erkeğin namazı bozulmuş
olur. Erkekler arasındaki kadınlar iki kişi olursa, yanlarındaki birer erkek
ile yalnız bunların arkasında bulunan saftaki iki erkeğin namazı bozulur.
Daha geride olanların namazına bir şey olmaz. Aradaki kadın bir tane olunca,
sağ ve sol yanındaki birer erkek ile arka tarafındaki saftan bir erkeğin
namazı bozulur, diğerlerinin namazı bozulmaz. Namazları bozulan erkekler, diğer
erkek ve kadınlar arasında birer engel durumuna geçeceklerinden artık bu
namaz bozuluşu diğerlerinin namazına geçmez.
Erkeklerin namazlarını böylece bozmaya sebeb olan ve onların
huzurlarını kaçıran kadınlar ise, şübhe yok ki bundan dolayı günah işlemiş
ve Yüce Allah'ın azabına layık bulunmuş olurlar. Onun için buna sebebiyet
vermekten kaçınmalı, İslam terbiyesine riayet etmelidir. Yalnız yaşlı kadınlar
cemaatle devam edecek olurlarsa, mescidlerde kendilerine ayrılan yerlerden
ileri geçmemelidirler. Değilse bekledikleri sevab kazanacakları günahı karşılayamaz.
Zaten kadınların cemaata devam etmeleri aslında kerahetten sayılmaktadır.
Kadınların mescidleri, evlerinin içidir. Bir hadis-i şerifte:
"Kadınların namazlarının en faziletlisi,
evlerinin içinde kıldıkları namazlardır." buyurulmuştur.
Kadınların, namazları ile evlerini nurlandırmaları
kendileri için çok büyük bir şereftir. Diğer bir hadis-i şerifte de
şöyle buyurulmuştur:
"Oturduğunuz yerleri namazla ve Kur'an
okumakla nurlandırınız."
188- Bilindiği gibi namazlar farz, vacib, sünnet ve müstahab
kısımlarına ayrılmakta ve ikişer, üçer, dörder rekatlı bulunmaktadır.
Bu namazlar daha önce yazdığımız üzere farzlarına, vaciblerine, sünnetlerine
ve adabına riayet edilerek şöyle kılınır:
1) Sabah Namazları
Sabah namazının iki rekat sünnetini kılmak için: "Niyet
ettim bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya", diye niyet
edilir. Hemen eller yukarıya kaldırılıp "Allahu Ekber"
diye tekbir alınır. Ondan sonra eller bağlanır ve "Sübhaneke
allahümme ve bihamdike ve tebarekesmüke ve tealâ ceddüke ve la ilahe gayrük"
okunur. Arkasından "Eûzübillahimineşşeytani'r-racim
Bismillahirrahmanirrahim" diyerek eûzü besmele çekilip Fatiha
suresi okunur sonra "Amîn" denir ve bir mikdar daha Kur'an okunur
(1). Arkasından "Allahu Ekber"
deyip rükûa varılır. Bu halde en az üç defa "Sübhane
Rabbiye'l-Azîm" denir. Sonra "Semiallahülimen
hamideh" denilerek ayağa kalkılır. Ayakta "Allahümme
rabbena ve lekelhamd" denilir (2).
Ondan sonra "Allahu Ekber" diyerek secdeye varılır.
Secde halinde de üç defa "Sübhane Rabbiyel'alâ"
denir. Sonra "Allahu Ekber" denilerek kalkılır ve
dizler üzerine oturulur ve bir tesbih miktarı durulur. Yine "Allahu
Ekber" denilerek ikinci secdeye varılır. Bunda da üç defa "Sübhane
Rabbiyel'alâ" denilir. Bununla bir rekat bitmiş olur.
Bu ikinci secde arkasından "Allahu Ekber"
denilerek ikinci rekata kalkılır. Tam ayakta iken yalnız besmele çekilir.
Fatiha suresi ve bir mikdar daha Kur'an okunur. Birinci rekatta olduğu gibi, rükû
ve secde yapılır. İkinci secdeden sonra oturulur ki, buna "Ka'de
= oturuş" denir. Burada "Ettehiyyatü lillâhî ve Allahümme
Salli ve Barik, Rabbena atina" diyerek dualar sonuna kadar okunur.
Sonra "Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullah" diyerek sağ
tarafa ve yine "Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullah"
diyerek sol tarafa selam verilir. Böylece iki rekatlı namaz bitmiş olur (3).
Bütün bu tekbirler, tesbihler ve kıraatlar, yalnız namaz
kılanın işitebileceği bir sesle gizlice yapılır.
Namazda erkeklerle kadınların ellerini nasıl kaldıracakları,
nasıl bağlayacakları, rükû ile secdede ve ka'delerde nasıl vaziyet
alacakları "Namazın sünnetleri ve edebleri" bölümünde bildirilmiştir.
Sabah Namazının iki rekât Farzına gelince: Önce yalnız
erkeklere mahsus olmak üzere ikamet getirilir. Sonra "Bugünkü
sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir. Eller
kaldırılarak "Allahu Ekber" diye namaza başlanıp
eller bağlanır. Sabah namazının sünnetinde bildirildiği gibi iki rekat kılınır
ve tamamlanmış olur. Yalnız sabah namazlarının farzlarında Fatiha'dan
sonra biraz fazla Kur'an okunması sünnettir. Bu sünnetin en az derecesi kırk
ayettir. Bununla beraber üç kısa ayet de okunması caizdir. Vaktin çıkmasından
korkulduğu zaman az ayet okunur. Öyle ki, yalnız Fatiha ile veya birkaç ayet
ile yetinilir.
Yalnız başına bu sabah namazının farzını kılan kimse,
tekbirleri ve "Semiallahu limen hamideh" cümlesini,
Fatiha'yı ve ekleyeceği ayetleri aşikare olarak okuyabilir.
2) Öğle Namazları
Öğle namazının ilk dört rekat sünnetinin evvelki iki
rekatı, tam sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Yalnız bunda
niyet "Bugünkü öğle namazının ilk sünnetine"
diye yapılır. Bir de bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son oturuş değil,
birinci oturuş (ka'de) olduğundan bu oturuşta yalnız "Tahiyyat"
okunur. Sonra "Allahu Ekber" deyip ayağa kalkılır.
Yalnız Besmele, Fatiha ve bir mikdar da Kur'an okunarak yukarda bildirildiği
şekilde, rükû ve secde yapılır. Ondan sonra dördüncü rekat için "Allahu
Ekber" denilerek ayağa kalkılır. Bunda da yalnız besmele ile
Fatiha ve bir mikdar da Kur'an okunarak yine bildirildiği gibi, rükû ve
secdelere varılır. Sonra oturulur; bu oturuş son ka'dedir. Bunda da Tahiyyat
okunduktan sonra, Salli ve Barik, Rabbena atina duaları tamamen okunup, yazdığımız
şekilde, iki tarafa selam verilir. Böylece bu dört rekat sünnet kılınmış
olur.
Öğle Namazının Dört Rekat Farzına Gelince:
Sünnetten sonra namaza aykırı bir iş yapmadan ayağa kalkılır. İkamet
getirilir. O günkü öğle namazının farzını kılmaya niyet edilir. Eller
yukarıya kaldırılarak "Allahu Ekber" diye tekbir
alınır. İlk iki rekatı sabah namazının iki rekat farzı gibi kılınır.
Ancak bu iki rekattan sonraki oturuş, birinci ka'de olduğundan bunda yalnız
"Tahiyyat" okunur. Ondan sonra "Allahu Ekber"
denilerek üçüncü rekata kalkılır. Yalnız Besmele ile Fatiha okunur. Anlatıldığı
gibi rükû ve secdelere varılır. Sonra "Allahu Ekber"
diyerek dördüncü rekata kalkılır. Besmele ile yalnız Fatiha suresi
okunarak rükû ve secdelere gidilir. Sonra oturulur. Bu oturuş son ka'dedir.
Bunda "Tahiyyat" okunduktan sonra "Salli
ve Barik, Rabbenâ âtinâ" duaları okunur ve iki tarafa selam
verilir. Böylece öğlenin farzı bitmiş olur.
Öğlenin farzında okunacak ayetler, sabah namazında
okunacak mikdardan daha az olur.
Öğlenin Son İki Rekat Sünnetine Gelince: Bu
da, "Bugünkü öğle namazının son sünnetini kılmaya"
diye niyet edilip tamamen sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu son sünneti
dört rekat kılmak müstahabdır. O zaman ya her iki rekatta bir selam verilir
veya dört rekatın sonunda selam verilir. Dört rekat sorumda selam verilince,
ilk oturuşta yalnız "Rabbena atina" duası okunmaz. Üçüncü rekat
için tekbir alınarak ayağa kalkınca yine "Sübhaneke" okunur.
Sonra bu son iki rekat evvelki iki rekat gibi kılınır.
Yalnız başına namaz kılan kimse, öğle namazlarının
hem sünnetlerinde, hem de farzında kıraati, tekbirleri, tesbih ve tahmidleri
gizlice yapar.
3) İkindi Namazları
İkindi namazının dört rekat sünnetinin her iki rekatı,
müstakil (iki rekatlı) namaz gibidir. Onun için bu dört rekatın her iki
rekatı (şef'î) tamamen sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır.
Şöyle ki: Önce o günkü ikindi namazının sünnetini kılmaya
niyet edilir. Bu namazın ilk iki rekatı bildirildiği gibi kılınınca
oturulur. Bu oturuş, son oturuş demektir. Bunda "Tahiyyat ve
salavatlar" okunur. Yalnız "Rabbena atina" duası okunmaz. Sonra
"Allahu Ekber" diyerek üçüncü rekata kalkılır.
Sübhaneke ve Eûzü Besmele'den sonra Fatiha ile bir mikdar ayet okunarak rükûa
ve secdelere varılır. Ondan sonra tekbir ile dördüncü rekata kalkılarak
yalnız Besmele ile Fatiha ve bir mikdar da Kur'an okunur. Sonra yine rükû ve
secdelere varılır. Ondan sonra oturulur. Bu son oturuş olduğu için bunda
"Tahiyyat ile Salavatlar" ve "Rabbenâ âtinâ" okunur ve
iki tarafa selam verilir.
İkindi Namazının Farzına Gelince: Bu da
tamamen öğle namazının farzı gibi kılınır. Yalnız niyet değişir. O günkü
ikindinin farz namazını kılmaya niyet edilir.
Tek başına namaz kılan kimse, ikinci namazının sünnetini
de, farzını da öğle namazı gibi gizli okuyarak kılar.
4) Akşam Namazları
Akşam namazının üç rekat farzı, öğle ile ikindi
namazlarının ilk üç rekat farzları gibi kılınır. Şöyle ki: O günün
akşam namazının farzını kılmaya niyet edilip namaza tekbir ile başlanır.
Yukarda açıklandığı üzere ilk iki rekatı kılınarak oturulur. Bu,
birinci oturuştur. Bunda yalnız "Tahiyyat" okunur. Ondan sonra
üçüncü rekata kalkılarak yalnız besmele ile Fatiha suresi okunur. Sonra "Allahu
Ekber" denilerek rükû ve secdelere varılır. Ondan sonra
oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda "Tahiyyat ile Salavatlar" ve
"Rabbenâ âtinâ" okunur, iki tarafa selam verilir.
Akşam namazının farzında vaktin darlığından dolayı kısa
sureler okunur.
Akşam Namazının Sünnetine Gelince: Bu da
"Bu akşam namazının sünnetini kılmaya" diye
niyet edilip tam sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu sünneti altı
rekat olarak kılmak ise müstahabdır. Bu halde her iki rekatta bir selam
vermeli ve aynı şekilde her iki rekatı kılmalıdır. Bununla beraber dört
rekatında bir selam verilip ikindi namazının sünneti gibi de kılınabilir.
Bu ziyade olan dört rekat namaza "Salât-ı Evvabîn"
denir. Bunun çok sevabı vardır.
Tek başına akşam namazının farzını kılan kimse, onu
sabah namazının farzı gibi aşikare de kılabilir.
5) Yatsı Namazları
Yatsı namazının ilk dört rekat sünneti, tamamen ikindi
namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Dört rekat farzı da, tamamen
öğle ve ikindi namazlarının farzları gibi kılınır. İki rekat son sünnetine
gelince, bu da tamamen sabah ve akşam namazlarının iki rekat sünnetleri gibi
kılınır. Yalnız niyetler değişir, yatsı namazının farzına ve sünnetine
niyet edilir. Yatsı namazının son sünneti de, dört rekat olarak kılınabilir.
Bu halde tamamen ilk dört rekat gibi kılınır. Bununla beraber iki rekatta
bir selam vermek sureti ile de kılınabilir. Bu takdirde her iki rekatın
ka'desinde "Tahiyyat ile Salavatlar" ve "Rabbena atina" duası
okunur. Geceleyin kılınan nafile namazlarda daha faziletli olan, böyle iki
rekatta bir selam vermektir.
Tek başına namaz kılan kimse, yatsı namazının farzını
sabah namazının farzı gibi namaz surelerini sesli okuyarak da kılabilir.
6) Vitir Namazı
Üç rekattan ibaret olan vitir namazı da şöyle kılınır:
Önce o günün vitir namazını kılmaya niyet edilir. "Allahu
Ekber" denilerek namaza başlanır. Sübhaneke okunduktan sonra
"Eûzü Besmele" çekilerek Fatiha okunur. Arkasından bir mikdar daha
Kur'an-ı Kerîm okunur. Açıklandığı şekilde rükû ve secdelere gidilir.
Sonra ikinci rekata kalkılır ve yalnız besmele ile Fatiha suresi ve bir
mikdar daha Kur'an-ı Kerîm okunarak yine rükû ve secdelere varılır. Ondan
sonra oturulur. Bu oturuş birinci ka'dedir. Bunda yalnız "Tahiyyat"
okunur. Ondan sonra "Allahu Ekber" denilerek üçüncü
rekata kalkılır. Bunda da yalnız Besmele ile Fatiha ve bir mikdar daha Kur'an-ı
Kerîm okunarak daha ayakta iken eller kaldırılıp "Allahu Ekber"
diye tekbir alınır. Tekrar eller bağlanıp ayakta "Kunut"
duası okunur. Sonra "Allahu Ekber" diye rükû ve
secdelere gidilir. Ondan sonra oturulur. Bu da son oturuşdur. Bunda da bildiğimiz
gibi "Tahiyyat ile Salavatlar" ve "Rabbenâ âtinâ" duası
okunarak iki tarafa selam verilir.
İmam Şafiî'ye göre, vitirde Kunut duasını okumak,
ramazanın son yarısına mahsustur ve rükûdan kalkınca, okunur. Şafiî'lere
göre vitir namazının en azı bir rekat, en çoğu da on bir rekâttır.
(2) Rükû ile secde arasındaki doğruluşa (kıyama) kavme denir ki, bu halde
eller yanlara salıverilir.
(3) Bu kelimeler için 169., 179. ve 171. maddelere bakılsın.
189- Vitir namazının bazı özellikleri vardır ki, bunları
kısaca şöyle sıralayabiliriz:
1) Vitir namazı, yalnız Ramazan ayında cemaatla kılınır.
İmam olan zat da üç rekatın hepsinde tekbirleri, tesmi'leri ve kıraatı aşikare
yapar. Kunut duası imam ve cemaat tarafından gizlice okunur. Ramazan ayından
başka günlerde ise, vitir namazını cemaatla kılmak mekruhtur.
2) Mesbuk olan kimse, imamla beraber Kunut duasını okur.
Yetişememiş olduğu rekatları kaza edince, artık Kunut duasını okumaz.
Mesbuk için ileride bilgi verilecektir.
3) Bir kimse vitir namazında şübhelenip üçüncü rekatta
mı, yoksa ikinci rekatta mı olduğunu kestiremezse, bulunduğu rekatta Kunut'u
okur. Rükûdan ve secdelerden sonra kalkar bir rekat daha kılar, tekrar
Kunut'u okur. Rükû ve secdelerden sonra "Teşehhüd"de bulunur.
Selam ile namazını tamamlar. Eğer birinci rekatta iken böyle şübheye düşse,
üçüncü rekat olmak ihtimali olan her rekatta Kunut duasını okur.
4) Vitirden başka namazlarda Kunut duası okunmaz. Yalnız
bir musibet ve bela gibi hallerde sabah namazının farzında Kunut okunabilir.
(İmam Malik ve İmam Şafii'ye göre, daima sabah namazlarının
farzında rükûdan sonra kavme halinde Kunut duası okunur. Bu Kunut, Malikî'lere
göre müstahab, Şafiî'lere göre sünnettir.)
5) Sabah namazlarında Kunut duasını okuyan bir Malikî
veya bir Şafiî'ye uyan bir Hanefî sükut eder, Kunut'u okumaz. Eğer okumak
isterse gizlice okur.
6) Kunut duasını bilmeyen, yalnız "Rabbenâ
âtinâ" ayet-i kerîmesini okuyabilir. Üç defa "Allahümme'ğfîrli"
de diyebilir.
Üç defa: "Ya Rabbî" demesi de
caizdir. (*)
"Allahümme inna neste'înüke ve nestağfirüke
ve nestehdîke ve nü'minü bike ve netübû ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsni
aleykelhayre küllehü neşkürüke ve la nekfürüke ve nahleu ve netrükü men
yefcürük. Allahümme iyyake na'budü ve leke nusalli ve nescüdü ve ileyke
nes'a nahfidü, nercû rahmeteke ve nahşa azabeke inne azabeke bilküffari mülhık."
Anlamı: "Allah'ım! Biz senden bize yardım etmeni,
bizi bağışlamanı, bize hidayet vermeni istiyoruz. Sana iman ediyoruz, sana
tevbe ediyoruz, sana güveniyoruz, seni bütün hayırla övüyoruz, sana tevbe
ediyoruz, sana şükrediyoruz, seni inkar etmiyoruz. Sana isyan edip duranları
hal'ederiz ve terk ederiz (onlardan ilişiğimizi keseriz).
Allah'ım! Biz ancak sana ibadet ederiz, senin rızan için
namaz kılar ve secde ederiz. Senin rahmetine kavuşmak için koşarız ve çalışırız.
Senin rahmetini umarız ve azabından korkarız. Muhakkak ki senin azabın
kafirlere erişecektir."
190- Yukarda verdiğimiz bilgi, tek başına namaz kılanlar
hakkındadır. Cemaatle namaz kılanlar şu şekilde hareket ederler:
1) Cemaatten her biri imama uymayı niyet eder. Kılacak olduğu
namaz hangi vaktin ise onu kasdederek: "Niyet ettim bugünkü falan vaktin
farz namazını kılmaya, uydum şu imama" şeklinde niyet eder. Sonra imam
ellerini kaldırır, aşikare "Allahu Ekber" diyerek
namaza başlar. Ona uyanlar da ellerini kaldırarak gizlice "Allahu Ekber"
deyip imamla namaz kılmaya başlarlar. Beraberce namaz kılanların hepsi
"Sübhaneke"yi okur, sonra cemaat susar. İmam gizlece "Eûzü
Besmele" okur. Sonra kıraata başlayarak namazı kıldırır.
Şöyle ki: İmam sabah, akşam, yatsı namazlarının ilk
ikişer rekatlarında ve vitir namazının her üç rekatında Fatiha suresi ile
buna ilave edeceği ayetleri aşikare olarak okur, cemaate işittirir. Bütün
tekbirleri, tesmi'leri ve selamları aşikare yapar. Akşam namazının üçüncü
ve yatsı namazının üçüncü ve dördüncü rekatlarında, öğle ve ikindi
namazının bütün rekatlarında kıraati gizli, tekbirleri, tesmi'leri ve
selamları aşikare yapar.
2) İmam sabah namazının ilk rekatında okuyacağı
ayetleri, ikinci rekatta okuyacağı, ayetlerden iki kat fazla yapmalıdır. Bu
hem bir sünnettir, hem de cemaatın birinci rekata yetişmesine bir sebebdir.
3) İmama uyanlar tekbirleri gizlice alırlar. İmam rükûdan
kalkarken aşikare olarak "Semiallahu limen hamideh"
ve gizlice "Rabbena ve lekelhamd" (*)
deyince, cemaat da gizlice yalnız: "Allahümme Rabbena ve
lekelhamd" yahut sadece "Rabbena lekelhamd"
der. Sonra rükûda imamla beraber gizlice üç kere "Sübhane
Rabbiye'l-Azim" ve secdede de yine üç kere "Sübhane
Rabbiye'l-alâ" derler.
4) İmam ile cemaat birinci oturuşlarda Tahiyyatı, ikinci
oturuşlarda ise, Tahiyyatı, salavatları ve Rabbena âtinâ'yı gizlice
okurlar. İmam önce sağ tarafa, sonra sol tarafa aşikare olarak selam
verince, cemaat da ona uyarak birlikte gizlice selam verir.
İmam aşikare okuduğu Fatiha'nın sonunda gizlice "Amin"
diyeceği gibi, cemaat da gizlice yine "Amin" der.
5) İmam selam verdikten sonra, müezzin aşikare olarak:
"Allahümme entesselâmu ve minkesselâm. Tebarekte ya zelcelâli vel-ikram"
der. Sünnet varsa onu kılar. Sonra Peygamber efendimize salat-selam okunur. Ya
müezzin sesli olarak veya imam ile cemaattan her biri gizlice "Ayetü'l-Kürsî"yi
okur. Otuz üçer kere "Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber"
derler. Bu tesbihlerin sayısı parmaklarla hesablanabileceği gibi, tesbih
taneleri ile de hesablanabilir. Önemli olan sayıları tam yapmaktır.
6) Yukarıdaki şekilde otuzüçer kere tesbih, tahmid ve
tekbirden sonra, müezzin yüksek sesle: "Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ
şerike leh. Lehulmülkü ve lehulhamdü ve hüve ala külli şey'in kadîr. Sübhane
Rabbiyel aliyyil'alel-vehhab" der. (**)
Bütün cemaat dua edip ellerini yüzlerine sürerler.
Yalnız başlarına namaz kılanlar da bunları okurlar. Bütün
bunlar namazların adab ve müstahablarındandır. Bunlara riayet edenler büyük
sevab kazanırlar.
7) Yukardan beri saydığımız namazların vakitlerinde rükün
ve rekatları ile kılınması, Peygamber Efendimizden şübhe götürmeyen bir
rivayetle sabit olmuş ve zamanımıza kadar geçen yıllarda bütün ümmetin
ittifakı ile kararlaşmıştır. Peygamber Efendimiz:
"Beni nasıl namaz kılar gördünüz ise, öylece namaz
kılın" diye emretmiştir.
Onun için Peygamber Efendimizin kılmış olduğu namazlara
aykırı bir namaz, İslam dininde asla geçerli sayılmaz.
(**) Anlamı: "Allah'tan başka hak mabud yoktur. O, birdir. O'nun ortağı
yoktur. Mülkü O'nundur, hamd O'na mahsustur. O her şeye kadirdir. Çok yüce
ve çok bağışlayıcı olan Rabbim, bütün noksanlardan münezzehtir.
191- Cuma, müslümanlarca bir bayram günüdür. Bu mübarek
günde müslümanlar mabedlerde toplanırlar. Okunacak hutbeleri dinleyerek
faydalanırlar. Hep birlikte cuma namazını kılarlar. Sonra ya başka
ibadetlerle uğraşır veya ziyaretlerde bulunur yahut günlük işleri ile uğraşmaya
koyulurlar.
Bir hadis-i şerifde buyuruluyor:
"Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün,
cuma günüdür. Adem aleyhisselam O gün Cennet'e konulmuş, O gün Cennetten
çıkarılmıştır. Kıyamet de o gün kopacaktır."
Bütün bu olaylar, nice hayırları ve; hikmetleri
toplamaktadır.
192- Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)
hicretleri zamanında Medine'ye yakın bulunan "Salim İbni Avf"
yurdunda "Ranuna" denilen vadi içerisinde "Beni Salim
Mescidinde" ilk cuma hutbesini okumuş ve ilk cuma namazını kıldırmıştır.
193- Cuma namazının vakti tam öğle namazının vaktidir.
Cuma namazı için minarelerde ezan okunur. Camilere gidince önce aynen öğle
namazının sünneti gibi, dört rekat cumanın ilk sünneti kılınır. Ondan
sonra cami içinde bir ezan daha okunur. Minberde cemaata karşı bir hutbe
okunur. Bu hutbeden sonra ikamet alınarak cumanın iki rekat farzı cemaatle aşikare
okuyuşla kılınır. Bir farzdan sonra yine öğlenin ilk dört rekat sünneti
gibi, cumanın son dört rekat sünneti kılınır. Bundan sonra da "Zuhrü
ahir" diye dört rekat namaz kılınır ki, buna dair ileride bilgi
verilecektir. Arkasından da "Vaktin sünneti" niyeti ile aynen sabah
namazının sünneti gibi iki rekat namaz daha kılınır.
194- Cuma şartlarını kendilerinde toplayan kimseler için
iki rekat cuma namazı "Farz-ı ayın"dır. Cuma namazının diğer
namazlardan başka olarak kendisine özgü on iki şartı daha vardır. Bunların
altısı vücubunun (farz olmasının), diğer altısı da edasının şartlarıdır.
195- Cumanın bir kimseye farz olabilmesi için, onda şu
altı şartın bulunması şarttır:
1) Erkek olmak: Bunun için cuma namazı erkeklere farzdır,
kadınlara farz değildir.
2) Hürriyet: Bu bakımdan cuma namazı kölelere farz değildir.
Bir sözleşmeye bağlı olarak kısmen hür olan (mükateb gibi) kölelere
farzdır.
3) İkamet: Dinî hüküm bakımından misafir (yolcu) sayılan
kimselere cuma namazı farz değildir. Sefer ve misafirlik bahsine bakılsın.
4) Sıhhat: Hasta olduğundan cuma namazına çıktığı
takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimseye cuma
namazı farz değildir. Yürümeye takati olmayan çok yaşlı kimseler de bu hükümdedirler.
Hasta bakıcısı da böyledir, eğer camiye gidince hastanın zarar göreceğinden
korkuyorsa, ona da cuma farz olmaz.
5) Gözlerin sağlıklı olması: Onun için gözleri kör
olanlara cuma namazı farz değildir. Böyle körleri camiye götürüp
getirecek kimseleri olsa da, İmamı Azam'a göre yine ona cuma farz olmaz.
Fakat iki imama göre, her iki gözü görmeyen kimseyi camiye götürüp
getirecek bir adam varsa, o zaman böyle körlere de cuma farz olur.
6) Ayakların sağlıklı olması: Kötürüm veya ayakları
kesilmiş olan kimselere cuma namazı farz değildir. Kendilerini yüklenecek
kimseleri bulunsa da hüküm aynıdır.
Düşman korkusu, şiddetli yağmur, fazla çamur ve benzeri
engeller de, cuma namazına gidilmemesini mubah kılan özürlerdendir.
Bununla beraber bu altı şartı taşımayan kimseye her ne
kadar cuma namazı farz değilse de, gidip cuma namazını kılacak olsa, vaktin
farzını yerine getirmiş olur. Kadınların veya âmâ ve benzeri özrü olan
kimselerin cuma namazını kılmaları gibi. Artık bunlar o günün öğle
namazını ayrıca kılmakla yükümlü değillerdir.
196- Cumanın edası için şu altı şart vardır:
1) Cuma namazını bulunulan yerdeki idarecinin veya onun göstereceği
kimsenin kıldırmasıdır. Şöyle ki: Cuma namazını en büyük idareci veya
onun izni ile diğer bir şahıs kıldırmalıdır. İdareci veya onun görevlendirdiği
bir şahıs bulunmayan bir yerde, müslüman cemaatın tayini ile içlerinden
biri cuma namazını kıldırabilir. İslam hükümlerinin uygulanmadığı (daru'l-harb
gibi) yerlerde cuma namazı böyle kılınır.
2) Hutbe okumaya izin, namaz kıldırmaya da izindir. Aksi de
böyledir. Bu her iki görevi yapmaya yetkili olan zat, bir özür olsun, olmasın,
yerine başkasını tayin edebilir. Başkasını tayin için kendisine yetki
verilmemiş olsa da yine yapabilir. Fakat hatibin huzurunda izin almaksızın başkasının
hatiblik görevini yapması caiz değildir.
3) Genel izindir. Belli bir yerde müslümanların toplanıp
cuma namazını kılmaları için idareci tarafından müsaade edilmiş olmalıdır.
Bazı şahıslara özel bir şekilde tayin edilen ve kapısı başkalarına
kapatılan yerlerde cuma namazını kılmak caiz olmaz. Fakat mabedin kapısı açık
bırakılarak insanların girmesine izin verildiği takdirde, başkaları
gelmemiş olsa da, cuma namazları sahih olur.
4) Vaktin devamıdır. Şöyle ki: Cuma namazını kılabilmek
için öğle vakti devam etmek üzere olmalıdır. Bu vakit çıktı mı, artık
cuma namazını kılmak veya kaza etmek caiz olmaz. O günün öğle namazı da
kılınmamış ise, yalnız onu kaza etmek gerekir.
Daha cuma namazı kılınmakta iken vakit çıkacak olsa,
yeniden öğle namazını kaza olarak kılmak gerekir.
(İmam Malik'e göre, cuma namazı öğle vakti çıktıktan
sonra da kılınabilir. İmam Ahmed'den bir rivayete göre de, cuma namazı
zeval vaktinden önce de kılınabilir.)
5) Cemaat bulunmasıdır. Şöyle ki: Cuma namazı için
cemaatın en az mikdarı, imamdan başka üç kişidir. İmam Ebû Yusuf'a göre,
imamdan başka iki kişidir.
(İmam Malik'den bir rivayete göre otuz, İmam Şafiî ile
İmam Ahmed'in mezheblerine göre de kırk kişidir.)
Cemaatın aklı yerinde ve erkek olması ve en az bu üç kişinin
birinci secdeye kadar hazır bulunması da İmam-ı Azam'a göre şarttır. Buna
göre yalnız kadınların veya çocukların cemaatiyle veya birinci secdeden önce
dağılıp da azınlıkta kalan cemaatle cuma namazı kılınamaz.
Cemaatın huzuru, iki İmama göre tahrimeye kadar şarttır.
İmam Züfer'e göre, hiç olmazsa ka'dede teşehhüd mikdarı duruncaya kadar
cemaatın hazır bulunması şarttır. Cemaat bundan önce dağılacak olsa,
geriye kalan bir veya iki kişinin öğle namazını kılması gerekir. Cemaatın
mukim veya hür olmaları şart değildir. Öyle ki, misafir veya köle olan bir
müslüman cuma namazını kıldırabilir.
6) Cumanın farz olan namazından önce hutbe okumaktır. Şöyle
ki: Vaktin girmesinden sonra mevcut cemaatın huzurunda bir hutbe okunması
gerekir. Bunun içindir ki, hutbe okunurken cemaat bulunmayıp da sonradan
namazda bulunacak olsalar, namazları caiz olmaz.
* Cemaatin hutbeyi işitmesi
şart değildir. Sadece hazır bulunmaları yeterlidir. Hutbe esnasında bir mükellef
erkeğin, misafir olsa dahi, bulunması yeterli görülmektedir.
Cuma hutbesinin rüknü, İmamı Azam'a göre, Allah'ı
zikirden ibarettir. Onun için hutbe niyeti ile yalnız: "Elhamdü lillah"
yahut "Sübhanallah" yahut "La ilahe illalah" denilecek
olsa, yeterli olur. İki İmama (İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e) göre,
hutbe denilecek derecede uzunca bir zikirden ibarettir. Bunun en az olan
derecesi, Tahiyyat mikdarı hamd ve Salavat ile müslümanlara duadır.
* Hutbenin vacibleri, hatibin taharet üzere bulunması,
avret sayılan yerlerin örtülü olması ve hutbeyi ayakta okumasıdır.
Hutbenin sünnetleri de, hutbeyi iki kısma ayırmak ve
bunlar arasında bir tesbih veya üç ayet okunacak kadar bir zaman oturmaktır.
Bu bakımdan buna iki hutbe denir. Bu iki hutbeden her biri hamdi, kelime-i şehadeti,
salât ve selâmı kapsamalı. Birinci hutbe, bir ayetin okunması ile insanlara
öğüt vermeyi, ikinci hutbe de müslümanlara duayı kapsamalıdır. Ayrıca
imamın sesi, ikinci hutbede olan birinci hutbedekinden daha hafif olmalıdır.
İşte bunlar hutbenin sünnetlerindendir.
* Her iki hutbeyi uzatmamak da sünnettir. Hatta hutbeyi
"Hücurat" süresi ile "Büruc" süresine kadar olan sürelerin
herhangi birinden uzunca okumak, özellikle kış mevsiminde, mekruhtur. Cemaatı
bıktırmak uygun değildir. Cemaatın acele görülecek işleri olabilir. Onları
camide fazla tutmak, cuma namazlarına devamlarına engel olacağından yersiz
bir iş olur. Hatib olan şahıs bunları düşünmelidir. Sözlerinin sonu, önceki
sözleri unutturacak ve kıymetten düşürecek şekilde hutbesi uzun olmamalıdır.
Hutbenin kısa ve cemaata faydalı bir tarzda hazırlanması, hatibin ehliyet ve
faziletine delildir. Bu konudaki bir hadisi şerifin anlamı şöyledir:
"Namazının uzun, hutbesinin kısa olması bir
kimsenin anlayışlı bir din alimi olduğunun alametidir. Artık namazı (cemaata
ağır gelmeyecek şekilde) uzatınız, hutbeyi de kısa okuyunuz. Gerçekten
bazı sözler, sihir gibi kalbleri etkiler"
İşte böylece hutbeler, belâgat ve mana bakımından
ruhları kazanacak bir halde bulunmalıdır.
Ashabı kiramdan (Câbir bin Semüre'den) rivayet edildiğine
göre, Peygamber efendimizin namazı da, hutbesi de orta bir halde idi. Çok kısa
ve çok uzun olmaktan beri idi.
* Hatib, ezan okunup tamamlanıncaya kadar minberde oturur.
Sonra ayağa kalkar. Sonra gizlice "Euzü" çekerek aşikâra hamd ve
sena'da bulunur. Hutbesini cemaata karşı söyler. Savaşla alınmış bir
beldede hatib sol elinde tutacağı bir kılıca dayanarak hutbesini okur. Bu
durum İslamın gücünü, İslam mücahidlerinin dayandıkları kuvveti hatırlatır.
Milletin kahramanlığını arttırır. Hutbe bitince ikamet yapılır. Bunlar
da hutbenin sünnetlerindendir. Hatibin hutbe sünnetlerini gözetmemesi veya dünyalık
konuşmalarda bulunması mekruhtur.
7) Cuma namazının bir beldede veya belde hükmünde bulunan
bir yerde kılınmasıdır. Beldeden maksad, valisi, hakimi, yolları ve
mahalleleri bulunan herhangi bir şehirdir. Bu beldeye bitişik olup asker
toplamak, at bağlamak, silah atmak, cenaze namazı kılmak, ölüleri gömmek
gibi beldenin ihtiyaçlan için hazırlanmış olan yerler de, belde hükmündedir.
Bu yerlere "Fina-i belde" denilir. Onun için bir belde camilerinde
cuma namazı kılınabileceği gibi, böyle yerlerde de kılınabilir. Önceleri
şehirlerin dışında böyle namaz kılma yerleri (Musallâ) vardı. Halk cuma
ve bayram günlerinde orada toplanarak namazlarını kılarlardı. Böylece
beraberliklerini, güçlerini ve hakka olan bağlılıklarını göstermeye çalışırlardı.
Öyle ki, İmamı Azam'a göre, bir beldede yalnız bir camide veya bir Musallâ'da
cuma namazı kılınır, birkaç camide kılınmaz.
Fakat İmam Muhammed ve İmamı Azam'dan diğer bir rivayete
göre cuma namazı, bir beldede bulunan birçok camilerde kılınabilir. Doğru
olan da budur. Uygulama da böyle yapılmaktadır.
İmam Ebû Yusuf'dan bir rivayete göre, şehirde ancak iki
yerde cuma namazı kılınabilir. Diğer bir rivayete göre de, aralarında bir
ırmak bulunmadıkça iki yerde de cuma namazı kılınmaz.
Cuma namazının birçok camide kılınmasını caiz görmeyenlere
göre, bir beldede kılınan birçok cuma namazlarından hangisine daha önce
tekbir alınarak başlanmışsa o namaz sahih olur, diğerleri olmaz.
İşte böyle bir ihtilaftan kurtulabilmek içindir ki, cumanın
dört rekat son sünnetinden sonra "Zühri ahîr" adı ile dört rekat
namaz daha kılınmaktadır. Şöyle ki: "Vaktine yetişip henüz üzerimden
düşmeyen son öğle namazına" diye niyet edilir ve tam öğle namazının
dört rekat farzı veya dört rekat sünneti gibi, dört rekat namaz kılınır.
Daha iyisi sünnet namazı şeklinde kılmaktır. Çünkü cuma namazı sahih
olmamışsa, bu dört rekat ile o günün öğle namazı kılınmış olur. Bu
namazın son iki rekatına ilave edilen sure ve ayetler, farzın sıhhatine
zarar vermez. Eğer cuma namazı sahih olmuşsa, bu dört rekat kazaya kalmış
bir öğle namazı yerine geçer. Kazaya kalmış böyle bir namaz bulunmayınca
da nafile bir namaz olur.
Sonuç: Bu şekilde namaz kılınması ihtiyata uygun olduğundan,
alimlerin çoğu tarafından güzel görülmüştür. Şafiî alimlerinden bir
çokları da bunu uygun görmektedirler. Çünkü İmam Şafiî'ye göre de, bir
beldede ilk kılınmaya başlanan cuma namazı geçerlidir, diğer cuma namazları
sahih olmaz. O halde cuma namazına daha sonra başlamış olanların öğle
namazını kılmaları gerekir.
Bununla beraber bu uygulama bir içtihad meselesi olduğundan
İmam Şafiî Hazretleri, Bağdad'da birçok camide cuma namazının kılındığını
gördüğü halde buna itiraz etmemiştir.
Erzurumlu Ömer Nasuhî Bilmen
![]()