![]()
Büyük islam ilmihali Siyer-i Enbiya Bölümü
Peygamberlere
Ait Siyerin Anlamı, Yararları ve Kaynakları Mübarek
İsimleri Kur'an-ı Kerimde Anılan Peygamberler 2)
İdris Aleyhisselâm 3)
Nuh Aleyhisselâm 4)
Hud Aleyhisselâm 5)
Salih Aleyhisselâm 6)
İbrahim Aleyhisselâm 7) Lût
Aleyhisselâm 8)
İsmail Aleyhisselâm 9)
İshak Aleyhisselâm 10)
Yakub Aleyhisselâm 11)
Yûsuf Aleyhisselâm 12)
Eyyub Aleyhisselâm 13)
Şuayb Aleyhisselâm 14)
Musa Aleyhisselâm 15)
Harun Aleyhisselâm 16)
Davud Aleyhisselâm 17)
Süleyman Aleyhisselâm 18)
İlyas Aleyhisselâm 19)
Elyasa' Aleyhisselâm 20)
Zülkifl Aleyhisselâm 21)
Yunus Aleyhisselâm 22)
Zekeriyya Aleyhisselâm 23)
Yahya Aleyhisselâm 24)
İsa Aleyhisselâm 25) Hazret-i
Muhammed Mustafa (salallahu
aleyhi ve sellem) Uzuna yakın orta
boylu, endamı biçimi gayet uygun, alnı açık, büyücek başlı, hilal kaşlı, değirmi
yüzlü, güzel iri karagözlü, uzun kirpikli, çekme burunlu, kaşları birbirine
yakın fakat arası açık, omuzlarının arası ve göğsü geniş, gümüş gibi saf boynu
uzun ve düzgün, omuzları , kolları ve bacakları iri ve kalın, bilekleri uzun,
parmakları uzunca, elleri ve parmaklan kalınca, karnı göğsü ile bir hizada,
ne şişman ne pek zayıf, sıkı etli, ipek tenli, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü
kuvvetli, tabanları ve avuçları çukur, iki küreğinin arasında peygamberlik mührü,
kendisi de peygamberliğin mührü, her hareketi mutedil, yürüyüşü dosdoğru ve
sallanmadan, ne pek hızlı ne pek yavaş, güler yüzlü tatlı sözlü yumuşak, alçak
gönüllü ve vakarlıydı. Bütün yaratılmışların
en şereflisi ve şânı en yüce olanıdır. Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilmiştir.
Her güzel işte örnek O'dur, ölçü O'dur. Merhamet ve şefkati, cömertlik ve keremi,
akıl ve zekâsı, güzellik ve yaratılışı, iyilik ve ihsanı, doğruluk ve adaleti,
sabır ve kanaati, temizlik ve iffeti, yiğitlik ve kuvveti, hâsılı her üstünlük
ve fazileti başkaları ile ölçülmesi mümkün olmayacak derecede yüksektir. Küçükleri sevip
okşamak, hastaları arayıp sormak, hareketlerinde ölçülü olmak, herkese tatlı
söz ve güler yüz göstermek, fakirlere ve düşkünlere yardımcı olmak, işi her
zaman ehline vermek, aşırılığa ve gösterişe yüz vermemek, herkesin hakkını gözetmek
gibi akla gelen her olgun ahlâk, O'nun sünnetidir. Koca Arab yarımadası
emri altında iken bir kuru ekmek parçasıyla karnını doyuracak, hattâ açlığını
gidermek için karnına taş bağlayacak derecede sabır, kendisini öldürmek için
saldıran ve yaralayanlara doğru yola gelmeleri için dua edecek kadar merhamet
sahibiydi. Huzurunda titreyen bir ziyaretçiye: "Korkma arkadaş! Ben, Kureyş'ten
kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum!" buyuruyordu. Her güzel ahlâk, O'nda
ayrı bir güzellik kazanmıştı. Salatü selam O'na,
aline , eshabına ve kıyamete kadar onun izi üzerinde yürüyen ümmetine olsun. KAYNAK::Fatih Dersiamlarından
1- Peygamberlerin siyeri, mübarek peygamberlerin yüksek
hayatlarına ait bilgiler olup genel tarihin pek kıymetli bir bölümüdür.
Bilindiği gibi, Yüce Allah, önce insanlara kendi içlerinden
zaman zaman peygamberler göndermiştir. İnsanların bir kısmı bu mukaddes
peygamberlere uymuşlar ve böylece hem dünya, hem de ahiret görevlerini yapmışlardır.
Düzenli medeniyetler kurmuş ve faziletlere ermişlerdir. Diğer bir kısmı
da, bu mübarek peygamberlere karşı çıkıp onlara aykırı harekette bulunmuşlardır.Bu
tutumları ile gerçek insanlık vasfından yoksun kalmış ve küfrü imana,
rezaleti ve fazilete tercih etmişlerdir. Bu yüzden de sonunda felâketlere düşüp
sönüp gitmişlerdir.
İşte "Siyer-i Enbiya (Peygamberler tarihçesi)"
dediğimiz Peygamberlerin hayatları ile ilgili bilgiler, onların güzel
hallerini bildirir, onların ümmetlerini ne şekilde dine çağırdıklarını
gösterir, kavimleri ile olan bazı olayları ve savaşları kaydeder. Bunlar
bizim için ibret alınacak ve yararlanacak birer büyük öğüt olur.
2- Peygamberler tarihinin birçok yararları vardır. Şöyle
ki: İnsan, Peygamberler tarihini okuyunca, bazı peygamberlerin yüksek varlıklarını
ve güzel ahlâklarını öğrenir. Onların hak yolunda ne kadar çalıştıklarını,
insaniyete ve medeniyete ne kadar yükseklik kazandırdıklarını anlar. Böylece
zihni açılır ve zekâsı artar, kendisinde bir uyanıklık olur.
Kalbinde din duygusu kuvvetlenir. Din büyüklerine saygı çoğalır ve onların
güzel ahlâkları ile ahlâklanmaya çalışır.
3- Peygamberler tarihinin kaynaklarına gelince: Bunların başlıcası
Kur'ân-ı Kerîm ile hadis-i şerîf kitablarıdır. Bunlar iki kutsal kaynaktır.
En doğru bilgi, ancak bu iki gerçek kaynaktan alınır. Şu da bir gerçek ki,
bir kısım peygamberlere ait Tevrat'da, İncil'de ve diğer önceki din
kitablarında olan bazı bilgiler değişikliğe uğramış olduğundan bunlara
asla güvenilmez.
Tarih kitablarına gelince, bunların verdikleri bilgilerin
çoğu da birer sağlam belgeye dayanmadığından olduğu gibi kabul edilemez.
Zaten Peygamber Efendimizin zamanından önceki çağlara "İlk Çağlar"
denir ki, bu çağlara ait tarih bilgileri pek noksandır. Bunun içindir ki,
birçok peygamberlerin hayatları bizce bilinmemektedir.
4- Büyük peygamberler arasında bütün hayatı bilinen
peygamber, ancak bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed sallallahu aleyhi ve
sellem'dir. Peygamber Efendimiz bütün kutsal hayatı, olanca ayrıntılarına
kadar tamamen kaydedilmiştir. Bu özellik ve şeref, dünyada başka hiç bir
kimseye nasib olmamıştır.
5- Peygamberlerin yüksek hayatları üzerinde yazılmış
birçok Siyer kitabları vardır. Fakat bunların en geniş ve en mükemmelleri,
bizim peygamberimizin yüksek hayat hallerine dair olanlardır. Peygamberimizin
hakkında olan ilk siyer kitabını, Tabiîn'den (ashabı görenlerden) "Urve"
ile, talebelerinden "Zührî'dir. Diğer bir rivayete göre, Peygamber
Efendimiz kutsal sîretlerini ilk yazan zat, hicretin (150) yılında Bağdad'da
vefat eden Muhammed İbni İshak'dır.
6- Bugün elde bulunan Siyer kitablarının en eskisi ve en güvenilir
olanları şu üç eserdir: (207) tarihinde Bağdad'da vefat etmiş olan Vakıdî'nin
Siyer Kitabı. (313) de vefat eden Basra'lı İbni Hişam'ın Siyer Kitabı.
(315) yılında Bağdad'da vefat eden Muhammed Taberî'nin yazmış olduğu
Siyer kitabıdır.
İslam âlimleri, Peygamber Efendimiz hakkında daha birçok
kitablar yazmış oldukları gibi, Avrupalı şarkiyatçı tarihçiler de bu
konuda pek çok kitablar yazmışlardır.
7- Yüce Allah önceleri birçok peygamber göndermiştir.
Fakat bunların yalnız yirmi beşinin mübarek adları Kur'ân-ı Kerîmde açıklanmıştır.
Bizlere bir uyarı ve ders olmak üzere o kutsal peygamberlerin yüksek
hallerinden haber vermiştir. Biz kendilerine iman etmekle yükümlü bulunduğumuz
o büyük peygamberlerden kısaca bilgi vereceğiz:
1)
Adem Aleyhisselâm
8- Bütün insanların ilk babası ve ilk Peygamberi Adem
aleyhisselâm'dır. Şöyle ki: Yüce Allah, bu âlemi yoktan var etmiş, birçok
devirler geçtikten sonra da yeryüzünde insan cinsinin ilk babası olmak üzere
büyük kudret ile Hazret-i Âdem'in cesedini topraktan yaratmış ve onu ruhla,
ilimle seçkin kılmış ve ona eş olmak için de Hazret-i Havva'yı yaratmıştır.
Bütün melekler Hazret-i Allah'ın emri ile Âdem'e secde
ettiler, yalnız meleklerin arasında yaşayan ve aslında cinlerden bulunan İblis
(Şeytan), kendisinin ateşten yaratılmakla Âdem'den daha üstün olduğunu söyleyerek
büyüklenmiş ve secde etmekten kaçınmıştı. Bunun cezası olarak da
melekler arasından kovulmuş ve lanete uğramıştır.
9- Yüce Allah özel bir ikram olarak Âdem ile Havva'yı
Cennet'e koymuş ve hikmeti gereği olarak cennette bulunan bir ağacın
meyvesinden yemelerini kendilerine yasaklamıştı. Oysa ki, Şeytan, bir yolunu
bularak Cennet'e girmiş ve bunlara kuşku vermiş. Demiş ki: Bu meyveden
yerseniz, devamlı olarak burada kalırsınız. Hem de onlara bunu yemin ederek
söylemişti. Âdem ve Havva yasak durumu unutarak o meyveden yemişler. Bunun
üzerine Cennet'den çıkırılarak tekrar yeyüzüne indirilmişlerdir.
Rivayete göre Âdem aleyhisselâm Serendib adasına, Hazret-i Havva da Cidde'ye
indirilmiş. Sonradan Mekke civarında "Müzdelife" denilen yerde buluşmuşlardır.
Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva hemen pişman oldular, tevbe
edip istiğfarda bulundular. Yüce Allah tevbelerini kabul buyurmuş ve Adem'i
kendi evlâd ve torunlarına Peygamber yapmıştır. Kendisine on sayfalık bir
kitab vermiştir.
10- Rivayete göre Âdem aleyhisselâm bin sene veya dokuz yüz
otuz sene yaşamıştır. Vefat edince, Serendip adasında veya Mekke-i Mükerrem'de
Ebû'l Kubeys dağında gömülmüştür. Nuh aleyhisselâm tarafından gemiye
alınmış olan mübarek cesedlerinin sonradan Beyt-i Makdis'de gömülmüş
olduğu da rivayet edilmiştir.
Hazret-i Âdem'den bir sene sonra da, Hazret-i Havva vefat
edip Cidde'de veya Hazret-i Âdem'in yanında gömülmüştür.
11- Bilindiği gibi, Yüce Allah kudret ve hikmet sahibidir,
dilediğini dilediği şekilde yaratır. Onun için Âdem aleyhisselâm'ı
insanların ilk babası olmak üzere mükemmel bir halde yaratmıştır, yoksa
başka bir yaratıktan tekâmül yolu ile meydana getirmiş değildir. Buna aykırı
olan sözler, birer kuru görüşten ibarettir. İnsanların kadrini ve şanını
bozduğu ve din bilgilerine aykırı bulunduğu için, bizce hiç bir önemi
yoktur.
12- Âdem aleyhisselâm'dam, sonra peygamberlik, Allah tarafından
Hazret-i Şît'e verilmiştir. Şit aleyhisselâm, Hazret-i Âdem'in en güzel
ve en sevgili oğludur. Rivayete göre, Hazret-i Âdem'in yaratılışından yüz
yirmi sene sonra doğmuş ve 912 yıl yaşamıştır. Ölünce Ebû Kubeys dağında
Hazret-i Âdem'in yanına gömülmüştür.
Hazret-i Şît'e peygamberlik, tevhid ve tesbih esaslarını
kapsayan, elli sayfalık bir kitab verilmiş ve Hazret-i Âdem'in vasiyeti üzerine
kadeşlerinin reisi bulunmuştur. Bir rivayete göre Kâbe-i Muazzama'yı
Hazret-i Âdem, diğer bir rivayete göre de Hazret-i Şît ilk kez olarak taştan
bina etmiştir. Şît'in anlamı "Hibetullah (Allah'ın bağışı)" dır.
Hazret-i Âdem'e Kabil tarafından şehid edilen Habil'e bedel olarak Allah
tarafından ihsan buyurulmuş demektir. Bu zata "Şiş" de
denilmektedir.
13- Hazret-i İdris büyük bir peygamberdir. Hazret-i Şît'den
sonra peygamber olmuştur. Birçok ilimlere, hikmetlere, göklerin esrarına
dair bilgisi vardı. Bir rivayete göre ilk yazı yazan ve ilk elbise giyen
Hazret-i İdris'dir. Yeryüzünde üç yüz altmış sene yaşadığı rivayet
edilir. Sonunda Hak Teâlâ tarafından yüksek bir makama kaldırılmıştır.
14- Hazret-i Âdem'den sonra insanlar çoğalmış, bir çok
yerleri imar etmiş; fakat Allah'ın birliğine dayanan gerçek tevhid dinini bırakıp
putlara tapınmaya başlamışlardı. Kendilerine kırk veya elli yaşında
bulunan Hazret-i Nuh aleyhisselâm peygamber gönderildi. Bu muhterem
peygamberin dokuz yüz elli sene süren öğütlerini dinlemediler. Sonunda
Hazret-i Nuh, Yüce Allah'ın emri ile gemi yaptı. Bu gemi tamamlandıktan
sonra gökten yağmurlar yağmaya, yerden sular fışkırmaya, denizler kaynayıp
taşmaya başladı, sular bütün yeryüzünü kapladı. Dağların tepelerini
bile aştı. Buna "Tufan" olayı denir ki, rivayete göre Hazret-i Âdem'in
yaratılışından "2242" sene sonra olmuş, beş veya yedi ay devam
etmiştir.
15- Nuh aleyhisselâm, Sam, Ham, Ham ve Yafes adındaki üç
oğlu ile diğer mü'minleri ve uygun gördüğü hayvanlardan birer çifti
gemiye almış, bunun dışında kalanlar suların içinde boğulup gitmişlerdir.
Hazret-i Nuh'un Yam veya Ken'an adındaki oğlu da kendisine inanmayıp bu günahkâr
kavim arasında boğulup gitmiştir.
Daha sonra yağmurlar kesilmiş, sular çekilmeye başlamış,
Hazret-i Nuh'un gemisi de, Musul civarında "Cudî" denilen dağın üzerine
Muharrem'in onuna raslayan "Aşura" gününde oturmuştu. Rivayete göre
kırkı erkek kırkı dişi olmak üzere seksen kişiden ibaret bulunan gemi
halkı karaya çıkmış, Yüce Allah'ın dinine bağlı kaldıkları için selâmete
ermişlerdi.
16- Hazret-i Nuh'a ikinci Âdem denir. Çünkü yeryüzündeki
insanlar Tufan'dan sonra bütün onun neslinden türeyip yeryüzüne dağılmış,
aralarında başka başka diller meydana gelmiştir.
Rivayete göre Hazret-i Nuh'un oğlu bulunan Sam, Arabların,
Parsların, Rumların, Ham Sudan kavminin, Yafes de Türklerin ilk babasıdır.
Hazret-i Nuh Tufan'dan sonra altmış sene veya üç yüz
elli sene kadar daha yaşamıştır.
17- Nuh aleyhisselâm ve diğer kimselerin çok uzun seneler
yaşamış oldukları çok görülemez. Yüce Allah ilk insanları, hikmeti gereği
çok yaşatmıştır. Allah'ın kudretine göre güçlük yoktur. Zaten varlığımızın
her anı onun kudreti ile ayaktadır. Yoksa bir an bile yaşamak mümkün değildir.
Onun için Yüce Allah dilediğini uzun ömre kavuşturur. Artık bu seneleri ay
ve mevsimlere çevirmeye gerek yoktur.
Tufan olayına gelince, bu alimlerin çoğunluğuna göre
genel olmuştur. Bütün yeryüzünü kapsamıştır. En yüksek dağların
tepelerinde görülen deniz hayvanlarının fosilleri de bunu kuvvetlendiriyor.
Bazı alimlere göre de, özel bir bölgede olmuştur. Yalnız Hazret-i Nuh'un
bulunduğu Babil bölgesine ve etrafına aittir. Gerçeğini Allahü Teâlâ
Hazretleri bilir.
18- Hazret-i Hud, Yemen'de Hadremut civarında "Ahkaf
denilen yerde yaşayan "Ad" kavmine peygamber gönderilmiştir. Şöyle
ki: İnsanlar, Tufan felâketinden sonra yine azıtmışlar, yollarını sapıtmışlar,
Allah'ın dinine aykırı işlere sarılmışlardı. Bunlardan bir kısmı da
"Ad" kavmi idi. Bunlar, birçok nimetlere ve kuvvetlere kavuşmuş
muhteşem binalar yapmış; fakat Yüce Allah'ın birliğini inkâr ederek
putlara tapınmakta bulunmuşlardı. Kendilerine Hud aleyhisselâm gönderildi.
Bu muhterem peygamber, birçok mucizeler gösterdi. Fakat inanmadılar. Nihayet
yedi gün sekiz gün devam eden şiddetli bir rüzgâr ile helak oldular.
Hazret-i Hud da, kendisine iman edenlerle beraber çıkıp başka tarafa gitti.
Yüz elli sene yaşadığı ve Mekke-i Mükerreme'de veya Hadremut'ta gömüldüğü
rivayet edilmiştir.
19- Hazret-i Salih, Şam ile Hicaz arasında "HİCR"
denilen yerde yaşayan "Semud" kavmine peygamber gönderilmiştir. Bu
kavim de dağları delmiş, taşları oymuş, kendilerine pek sağlam binalar
yapmışlardı. Fakat, bunlar da doğru yoldan çıkmış bulunuyorlardı.
Hazret-i Salih'in yirmi sene devam eden emirlerine ve öğütlerine muhalefet
ettiler. "Bu deveye dokunmayınız" dediği ve bir mucize olarak taştan
Allah'ın emri ile çıkardığı hayvanı boğazladılar. Nihayet şiddetli bir
gürültü ile yerlere serilip helak oldular. Salih peygamber de, kendisine iman
edenlerle beraber çıkıp önce Şam'a, Filistin'e, sonra da Mekke-i Mükerreme'ye
gitti. Seksen beş sene veya iki yüz sene yaşadığı ve Mekke-i Mükerreme'de
rükün ile makam arasında gömüldüğü rivayet edilir.
20- Hazret-i İbrahim "Ulü'l-Azm (azm sahibleri)"
denilen büyük peygamberlerden biridir. Bunlar, bizim Peygamberimiz Hazret-i
Muhammed aleyhisselâm, Nuh aleyhisselâm, Musa aleyhisselâm ve İsa aleyhisselâm
olmak üzere beş peygamberdir.
Nuh peygamberin çocukları yeryüzüne dağıldıktan sonra
Ham'ın soyundan "Nemrud" adında bir adam, birçok kabileleri başına
toplayarak Babil'de, şimdiki Musul şehrinin bulunduğu yerlerde Babil hükümetini
kurmuştu. Babil ülkesine "Geldanistan" denildiği gibi, hükümdarlarına
da "Nemrud" denilir.
Babil halkı arasında "Saibe" denilen sapık bir
din türemişti. Bunlar, güneşe, aya, yıldızlara, putlara ve hükümdarlara
tapmakta idiler. Yüce Allah, Nemrud İbni Ken'an zamanında Babil halkına İbrahim
aleyhisselâm'ı peygamber olarak gönderdi. O'na on sayfalık kitab verdi.
21- Hazret-i İbrahim, Babil halkına gerçek dini bildirmeye
başladı, onları hak dine çağırdı. Doğup batan, sönüp giden şeylerin
tapılmaya uygun bulunmadıklarını onlara söyledi. Fakat onlar aldırmadılar.
Bir yortu günü insanlar şehir dışına çıkmışlardı. İbrahim aleyhisselâm
şehirde kaldı. Putların bulunduğu yere giderek bir kısım putları kırdı.
Elindeki baltayı da büyük bir putun boynuna astı. İnsanlar şehire dönüp
bu durumu görünce, bunu Hazret-i İbrahim'in yaptığını anladılar.
Hazret-i İbrahim de:
- "Eğer söyleyebilirse sorunuz; bunu bu büyük put
yapmıştır!" dedi. Dediler ki:
- "Hiç cansız olan bir put böyle bir şey yapabilir
mi?" Hazret-i İbrahim de:
-"Madem ki bunlar cansız, ellerinden bir şey gelmez şeylerdir;
artık niçin bunlara tapıyorsunuz?" dedi.
İbrahim aleyhisselâm bu cahil kavme, ne kadar sapıklık ve
anlayışlık içinde kaldıklarını bu hareketi ile anlatmak istemişti. Bunun
üzerine hepsi de biraz sustular, cahilliklerini anlar gibi oldular. Ne yazık
ki, cehalet gururları tekrar baş gösterdi. Sapıklıklarında ısrar ettiler.
Hazret-i İbrahim'i, yaktıkları büyük bir ateş içine attılar. Fakat ateş,
Yüce Allah'ın emri ile gül bahçesi kesildi, O'nu yakmadı. Bu Allah'ın büyük
bir mucizesi idi. Bunu görenlerden bazıları iman ettiler. Hazret-i İbrahim
de bu iman edenleri ve kendi aile halkını yanına alarak Şam memleketine
hicret etti. Bir aralık kıtlık olunca Mısır'a gitti. Sonra da dönüp
Ken'an ilinde (Beyt-i Makdis) çevresinde bulundu.
22- İbrahim aleyhisselâm rivayete göre, Âdem aleyhisselâm'ın
yaratılışından üç bin üç yüz otuz yedi sene sonra Babil'de doğmuş ve
yüz yetmiş beş veya iki yüz sene yaşamıştır. Kudüs'e bağlı "Halilürrahman"
kasabasında bir mağara içinde zevcesi Sare ile beraber gömülmüştür.
Hazret-i İbrahim'e "Halilullah" denir. Ona bütün
milletler saygı gösterir. Son derece misafirsever idi. Minberde hutbe okumak,
misvak kullanmak, sünnet olmak, tırnak kesmek işleri, Hazret-i İbrahim'in
bazı sünnetlerindendir. Kâbe-i Muazzama'yı, oğlu İsmail aleyhisselâm ile
ilk olarak veya yenileyerek inşa etmiştir.
23- Hazret-i Lût, İbrahim aleyhisselâm'ın kardeşi Haran'ın
oğludur. Onunla beraber Şam'a hicret etmişti. Sonra Sedum memleketine
peygamber gönderildi. Buranın halkı dinden çıkmış ve o zamana kadar hiç
bir kavmin yapmadığı fenalıklara atılmışlardı. Hazret-i Lut'un öğütlerini
dinlemediler. Sonunda başlarına taşlar yağdı, gönderilen meleklerle
yurdları altüst oldu.
Lût aleyhisselâm da çıkıp İbrahim aleyhisselâm'ın yanına
gitti. O da Halilürrahman kasabasında gömülüdür.
24- Hazret-i İsmail, İbrahim aleyhisselâm'ın oğludur.
Hacer adındaki zevcesinden dünyaya gelmiştir. Bu muhterem Hacer bir cariye
idi. Bunu Mısır Hükümdarı, İbrahim peygamberin zevcesi "Sare"ye
bağışlamıştı. Sare de, bunu kocası, İbrahim aleyhisselâm'a vermişti.
Sahih görülen bir rivayete göre, Hacer, Sare'den önce vefat etmiştir.
25- İbrahim aleyhisselâm, Allah'ın emri ile Hacer'i ve oğlu
İsmail'i alıp Hicaz'da Kabe'nin bulunduğu yere kadar götürdü. Onları
orada bıraktı. Yemen'den gelmekte olan "Cürhüm" kabileleri de
bunlara arkadaşlık ettiler. O zamana kadar ıssız ve susuz bulunan Mekke
vadisini bunlar imar ettiler. Bunların ayakları bereketiyle "Zemzem"
denilen su meydana çıktı. Artık oralar şenlenmiştir.
26- Hazret-i İbrahim, bir aralık bir rüya gördü. Bu, Yüce
Allah'ın bir vahyi idi. Ona, oğlu İsmail'i kurban etmesi emrolunmuştu. Bunun
üzerine henüz on iki yaşında bulunan oğlu Hazret-i İsmail'i, Mekke'de Sebîr
dağının eteğinde tenha bir yere götürdü. Onu, Allah rızası için kurban
etmek istiyordu. Bu sevgili yavru da: "Babacığım, emrolunduğun şeyi
yap! İnşallah beni sabredenlerden bulursun," diyordu. Bu, Allah yolunda
olan fedâkârlığın en yüksek bir nişanı idi. Fakat Yüce Allah lütfetti.
Baba ile oğlun şu teslimiyetine mükâfat olarak Hazret-i İsmail yerine
kurban edilecek bir koç ihsan etti. Böylece bu masum yavru, kurban edilmekten
kurtuldu.
27- İsmail aleyhisselâm, büyüdü ye Cürhüm kabilesinden
bir kızla evlendi. On iki çocuğu oldu. İbrahim aleyhisselâm ara sıra
gelir, oğlunu görürdü. Sonra Hazret-i İsmail'in oğulları ve torunları çoğalıp
etrafa hakim olmuşlardı.
Hazret-i İsmail, babası Hazret-i İbrahim'in şeriatı
(dini) ile amel etmek üzere Yemen kabilelerine ve "Amalika" denilen
eski bir kavme peygamber gönderilmişti. Hazret-i İbrahim'den kırk sene sonra
yüz otuz yedi yaşında vefat ettiği ve anası Hacer'in "Hicr"deki
kabri civarına gömüldüğü rivayet edilir.
28- Hazret-i İshak, İbrahim aleyhisselâm'in ikinci oğludur.
Sare'nin çocuğu olmuyordu. Hazret-i İsmail doğduğu zaman, buna üzülmüştü.
Yüce Allah lütfederek Sare'ye de ihtiyarlığı zamanında Hazret-i İshak'ı
verdi. İshak aleyhisselâm, daha Hazret-i İbrahim hayatta iken Şam halkına
Allah tarafından peygamber gönderildi. İbrahim aleyhisselâm'ın vefatından
sonra onun yerine geçti. Soyundan birçok peygamberler gelip geçti.
29- Bazı rivayetlere göre, İbrahim aleyhisselâm, Hazret-i
İsmail'i değil, Hazret-i İshak'ı kurban etmekle emredilmişti.
İshak aleyhisselâm, rivayete göre altmış yaşında iken
vefat etmiştir. Hazret-i İbrahim'in yattığı mağarada gömülmüştür.
Annesi Sare de yüz yirmi yedi yaşında Şam'da vefat etmiştir.
30- Hazret-i Yakub, İshak aleyhisselâm'ın oğludur. Lâkabı
"İsrail" olduğundan oğullarına ve torunlarına "Beni İsrail
(İsrail Oğulları)" denmiştir.
Hazret-i İshak'dan sonra, yerine peygamber olarak Kenan
ilinde kalmıştı. Sonradan Mısır'a gitmiş ve orada vefat etmiştir. Oradan
da vasiyeti üzerine, dedesi, Hazret-i İbrahim'in gömülü bulunduğu "Halilürrahman"
kasabasındaki mağaraya taşınmıştır.
31- Hazret-i Yûsuf, Yakub aleyhisselâm'ın oğludur.
Hazreti Yakub'un on iki oğlu vardı. Fakat hepsinden çok Hazret-i Yusuf'u
severdi. Onda başka bir güzellik, başka bir zekâ ve kabiliyet belirtisi vardı.
Daha on iki yaşında iken, bir gece rüyasında, on bir yıldız ile güneşin
ve ayın kendisine secde ettiklerini görmüştü. Bu rüyasını babası
Hazret-i Yakub'a söyledi. O da, kıskançlık doğurmasın diye:
- "Çocuğum! Bu rüyayı kardeşlerine söyleme,"
dedi.
Hazret-i Yusuf'un kardeşleri, babalarının Yusuf hakkındaki
sevgisini kıskanıyorlardı. Nihayet bir gün onu eğlence maksadı ile kıra götürüp
kör bir kuyuya bıraktılar. Sonra gelip kuyudan çıkaran bir kafileye, kölemizdir
diyerek sattılar. Eve döndükleri zaman da, babalarına:
- "Yusuf'u kurt yedi" diye yalan söylediler.
Kafile, henüz on yedi yaşında bulunan Hazret-i Yusuf'u alıp
Mısır'a götürdü. Orada Mısır'ın Azizi'ne (Maliye bakanı Kıtfır'a)
sattı.
32- Yusuf aleyhisselâm çok güzeldi. Yüzünden-gözünden
nurlar akardı. Kendisine önce hikmet ilmi, sonra da peygamberlik verilmiştir.
Aziz'in zevcesi Zeliha'nın kendisine olan meylini, son derece iffet ve temizliğinden
dolayı kabul etmemişti. Bunun üzerine iftiraya uğrayarak yedi sene zindanda
kaldı. Sonra suçsuzluğu anlaşılarak zindandan çıkarıldı. Mısır'a
Maliye Bakanı oldu. İffet ve temizliğinin mükâfatına kavuştu.
33- Hazret-i Yusuf zindanda iken, Amalika kavminden olan
Reyyan İbni Velid adındaki Firavun'un (Mısır hükümdarının) aşçısı
ile şerbetçisi de zindana atılmışlardı. Bunlar gördükleri birer rüyayı
Hazret-i Yusuf'a anlatarak yorumlamasını istediler. Hazret-i Yusuf da bunlara,
önce biraz öğüt verdi. Sonra da rüyalarını yorumladı. Bunlar bir zaman
sonra Hazret-i Yusuf'un yorumuna uygun olarak zindandan çıkarıldılar. Biri,
Firavun'a yine şerbetçi oldu. Diğeri de asıldı. Hazret-i Yusuf bir müddet
daha zindanda kaldı. Sonra Mısır Hükümdarı da bir rüya gördü. Bunu
kimse yorumlayamadı. Şerbetçinin uyarması üzerine Hazret-i Yusuf'a başvuruldu.
Bu rüyaya göre, yeryüzünde yedi yıl bolluk, ondan sonra yedi yıl kıtlık
olacak. Sonra da bir yıl halk pek ziyade varlık görecekti.
Hazret-i Yusuf'u zindandan çıkardılar. Mısır'ın Aziz'i
vefat etmişti. Hazret-i Yusuf'u Mısır'a Maliye Bakanı tayin ettiler.
Zeliha'yı da ona nikahladılar. Rivayete göre bu Hükümdar, Hazret-i Yusuf'a
iman etmiştir.
34- Yusuf aleyhisselâm'ın emriyle bolluk senelerindeki
fazla ekinler, başakları ile beraber ambarlarda biriktirildi. Sonra kıtlık yılları
başladı. Artık insanlar bu ambarlara koşup duruyorlardı. Hazret-i Yusuf bu
kıtlık günlerinde bazan aç kalırdı. Ona:
- "Elinin altında bu kadar yiyecek bulunduğu halde,
neden aç kalıyorsun?" denildiği zaman şu cevabı veriyordu:
- "Aç kalanların hallerini anlayabilmek için!.."
Yusuf aleyhisselâm'ın kardeşleri de zahire almak için bir
iki kez Kenan ilinden çıkıp Mısır'a geldiler. Sonunda Hazret-i Yusuf
kendisini kardeşlerine tanıttı ve onlara şöyle söyledi:
- "Yüce Allah, merhamet edenlerin en
merhametlisidir, sizi bağışlar. Bana yapmış olduğunuz işden dolayı siz
bugün kınanmayacaksınız." Böylece onlara büyük bir ikramda bulundu.
Muhterem babası Yakub aleyhisselâm ile annesini ve bütün kardeşlerini Mısır'a
davet etti.
35- Yakub aleyhisselâm'ın artık sevgili oğluna kavuşması
zamanı gelmişti. Zevcesi ve oğulları ile beraber Mısır'a şeref verdiler.
Hazret-i Yusuf'un sarayında hepsi şükür secdesine kapandılar. Yusuf
aleyhisselâm'ın evvelce görmüş olduğu rüya da böylece gerçekleşmiş
oldu. Bu tarihten başlayarak İsrail oğulları Mısır'da yerleşip kaldılar.
Rivayete göre, Hazret-i Yakub Mısır'da on yedi sene kadar
kalmıştır. Hazret-i Yusuf da, muhterem babasından sonra elli dört yıl daha
yaşayıp yüz on yaşında vefat etmiştir. Daha sonra Hazret-i Musa, Mısır'dan
çıkarken Hazret-i Yusuf'un mermer tabut içinde bulunan mübarek naşını da
beraber çıkarıp götürmüştü. Kabri Hazret-i İbrahim'in gömülü bulunduğu
mağaradadır.
36- Hazret-i Eyyub, İshak aleyhisselâm'ın "lys"
adındaki oğlunun soyundan olup Hazret-i Yusuf'la aynı asırda yaşamış büyük
bir peygamberdir. Çok sayıda çocukları ve Şam çevresinde birçok malları
vardı. Yüce Allah tarafından bir imtihan olarak bütün malları elinden çıkmış
ve çocukları da ölmüştü. Kendisi de ağır bir hastalığa tutulmuştu.
Zevcesi Rahme veya Liyya ona bakıyordu. Rivayete göre Rahme, Yakub aleyhisselâm'ın
kızıdır. Liyya da, Yusuf aleyhisselâm'ın oğlu Efrayim'in kızıdır.
Eyyub aleyhisselâm, bütün musibetlere sabretti. Sonunda Yüce
Allah ona şifa verdi. Yeniden birçok mala ve evlâda kavuştu.
37- Hazret-i Eyyüb'ün doksan üç yaşında vefat ettiği
ve kendisinden sonra "Bişr" adındaki oğlunun da Şam'da peygamber
olduğu rivayet edilir. Bu peygambere "Zülkifl" denilmiştir.
Eyyüb aleyhisselâm'ın hastalığı, insanların
kendisinden kaçınacağı şekilde değildi. Bazı tarihçilerin bu konudaki sözleri
gerçeğe aykırıdır. Bütün peygamberler, insanların kendilerinden kaçınmalarını
gerektirecek hallerden korunmuşlardır. Taşıdıkları peygamberlik görevi
bunu gerekli kılar.
38- Hazret-i Şuayb, İbrahim aleyhisselâm'ın torunlarından
veya onunla beraber Şam diyarına hicret etmiş olan bir kabiledendir. Büyük
annesi Lût aleyhisselâm'ın kızıdır. Kendisi Medyen ve Eyke şehirlerinin
putlara tapan halkına peygamber gönderilmişti. Bunlara çok dokunaklı, çok
güzel öğütler vermişti. Fakat dinsiz, ahlâksız, hırsız bulunan bu
insanlar verilen öğütleri dinlemediler. Kötü davranışlarını bırakmadılar.
Sonunda Eyke halkı, yedi gün süren şiddetli bir sıcak arkasından üzerlerine
bir buluttan yağan ateş yağmuru ile yok oldular. Medyen halkı da bir azabın
gürültüsü ile, bir yer sarsıntısı ile helak oldu.
Şuayb aleyhisselâm Arabça konuşurdu. Fesahat ve belagat
sahibi idi. Çok etkileyici olan hikmetli konuşmalar yapardı. Bundan dolayı
Peygamberimiz ona "Hatibu'l-Enbiya" ünvanını vermiştir.
Hazret-i Şuayb'ın Mekke'ye hicret ettiği ve üç yüz yaşında
vefat ettiği, Rükn ile Makam arasında (Kabe önünde) gömüldüğü rivayet
edilmiştir.
39- Hazret-i Musa, Beni İsrail'den (İsraîl Oğullarından)
İmran adındaki bir şahsın oğludur, Mısır'da doğmuştur. İsraîl Oğulları
Mısır'da çoğalarak on iki kabileye ayrılmışlardı. Bunlara "Beni İsraîl
Esbatı (İsraîl oğullarının torunları)" denirdi. Bunların böyle çoğalmaları,
Mısır'ın eski halkı olan Kıptî'lerin hoşuna gitmiyordu. Onun için
bunlara eziyet ediyorlardı.
Bir gün Mısır kâhinlerinden biri, Firavun'a (Kabus ibni
Mus'ab adlı hükümdara) şöyle bir haber vermişti: "İsraîl Oğullarından
gelecek bir çocuk, Mısır devletinin batmasına sebeb olacak." Firavunda,
İsraîl Oğullarının yeni doğan çocuklarını öldürmeye başlamıştı.
İşte bu sırada Hazret-i Musa doğdu. Annesi, onu, Firavun tarafından öldürülmesin
diye bir sandık içine koyarak Nil nehrine atmayı uygun buldu. Nil nehrinin
kenara attığı bu sandığı Firavun'un zevcesi Asiye ele geçirip açtı. İçinden
çıkan pek sevimli ve nurlu çocuğu çok sevdi ve onu kendisine evlâd edindi.
Hazret-i Musa'nın annesi de, bir yolunu bularak, kendisini bu seçkin çocuğa
süt anne tayin ettirdi.
40- Hazret-i Musa, kendisine düşman olacak Firavun'un sarayında
besleniyordu. Bu, Yüce Allah'ın ibret alınacak pek büyük bir hikmeti idi.
Hazret-i Musa büyüdü. Bir gün İsraîl Oğullarından
biri ile sokakta kavga eden bir Kıptî'ye bir tokat attı. Kıptî yere düşüp
can verdi. Hazret-i Musa yaptığına pişman oldu. Firavun'dan korkarak Medyen
şehrine çıkıp gitti. Orada Şuayb aleyhisselâm'ın kızı "Safura"
ile evlendi. Bir süre sonra Mısır'a dönüp gitmek üzere zevcesi ile beraber
yola çıktı. Giderken Tûr dağına uğradı. Orada Yüce Allah'ın hitabına
kavuştu, kendisine peygamberlik verildi. Büyük kardeşi Harun'la Firavun'u
dine çağırmaya Allah tarafından görevli kılındılar.
41- Hazret-i Musa'nın eli ay gibi parladı. Elindeki asa da,
dilediği vakit büyük bir ejderha oluverirdi. Bunlar birer mucize idi. O zaman
Mısır çevresinde büyücülük çok ilerlemişti. Firavun bu mucizeleri birer
sihir (büyü) sanmıştı. Büyücüleri topladı. Bunlar Hazret-i Musa'ya
meydan okudular. Fakat Hazret-i Musa'nın asa mucizesini görünce, büyücülerin
hepsi iman ettiler. Bunun bir büyü olmadığını hemen anladılar. Çünkü
bu asa bir ejderha kesilerek büyücülerin ortaya atmış olduğu hünerlerin
hepsini yutmuştu. Eğer Hazret-i Musa'nın gösterdiği şey, bir gözbağcılık
olsaydı, böyle yok etme üstünlüğü meydana gelemezdi.
42- Çekinmeden Rab olma davasında bulunan Firavun ile Mısır'ın
eski halkı Kıptî'ler, Hazret-i Musa'nın bu mucezisini gördükleri halde, ne
yazık ki, iman etmediler. Daha sonra bir gece, Musa aleyhisselâm İsraîl Oğullarını
alıp Mısır'dan çıktı. Süveyş denizi bir mucize olarak yarıldı. On iki
yola ayrıldı. İsraîl Oğullarının on iki kabilesi bu yollardan karşı
yakaya geçtiler. Bunları izleyen Firavun ile onun ordusu suların tekrar
kapanması üzerine boğulup gittiler. Yalnız Firavun'un cesedi, suların çarpması
ile sahile atılmıştı. Kendi ölümlü varlığına güvenerek yaradanını
unutmuş, Tanrılık davasında bulunmuştu. İşte böyle büyük bir gaflet içine
düşen bir şahsın akıbeti büyük bir ibret levhası olmuştu.
43- Musa aleyhisselâm artık Firavun'dan kurtulmuş, İsraîl
Oğulları ile beraber selâmetle denizi geçerek Tiyh sahrasına gelmişti.
Onları burada bırakarak "Tur-i Sîna" denilen Tûr dağına gitti.
Orada kırk gün kadar Yüce Allah'a ibadette ve yalvarışta bulundu. Mekândan
ve zamandan münezzeh olan Yüce Allah'ın hitabına kavuştu. Kendisine Tevrat
kitabı verildi.
44- Hazret-i Musa, Tur-i Sîna'dan Tiyh sahrasına dönünce,
kavminin bir kısmını, Samirî adında birinin altından yapmış olduğu bir
buzağıya tapar halde buldu. Buna çok üzülmüştü. Bunlar Harun peygamberin
öğütlerini dinlemeyerek böyle bir sapıklık içine düşmüşlerdi. Sonra
tevbe edip yaptıklarına pişman oldular.
45- Musa aleyhisselâm, Ken'an topraklarını, Arz-ı
Mukaddes'i almak için Amalika ile savaşmak istiyordu. İsrail Oğulları ise
savaştan kaçındılar. Böylece o mübarek peygemberin bedduasına uğrayarak
kırk sene Tiyh sahrasında kaldılar. Aradan bir hayli zaman geçti. İsrail Oğullan
arasında çölde büyümüş yiğitler yetişti. Hazret-i Musa bunları alıp Lût
denizinin güney taraflarına götürdü. Daha ileriye giderek Amalika'dan Avc
ibn Unk adındaki hükümdara savaş açtı. Şeria nehrinin doğu taraflarındaki
beldeleri elde etti.
46- Hazret-i Musa, bir aralık gidip İbrahim aleyhisselâm'ın
zamanından beri yaşayan veya Hazret-i İbrahim ile hicret eden kimselerin
soyundan olan Hızır aleyhisselâm ile görüşmüş, ona verilen "Ledün
ilmine (Allah'ın verdiği özel ilme)" şahid olmuştu.
Hızır aleyhisselâm'ın bir peygamber olduğunu ve kıyamete
kadar yaşayacağını söyleyenler vardır. Zülkarneyn ile yolculukta bulunmuş,
hayat kaynağına varıp ab-ı hayattan (ölmezlik suyundan) içmekle böyle
uzun bir ömre kavuşmuş olduğu söylenmektedir. Bir kısım alimlere göre
de, ölmüş bulunmaktadır. Zaten bu gibi büyük şahsiyetlerin ölümleri ile
hayatları birdir. Onlar sonsuz ve yüksek bir hayata kavuşmuşlardır.
Musa aleyhisselâm rivayete göre, Kenan ili hududuna yakın
bir yerde yüz yirmi yaşında olduğu halde vefat etmiştir. Hazret-i Âdem
devrinin üç bin sekiz yüz altmış sekizinci yılına ve Mısır'dan çıkışlarının
kırkıncı yılına raslar.
Hazret-i Musa'ya "Kelimullah" denir. (Yüce Allah,
kendisi ile arada bir vasıta bulunmaksızın, niteliği bilinemeyen bir şekilde
doğrudan doğruya konuştuğu için bu ismi almıştır.) Pek büyük bir
peygamberdir. Dağınık bir halde yaşayan İsrail Oğullarını bir araya
toplamış, onları esaret hayatından kurtarmış ve özgürlüğe kavuşturmuştu.
Ne yazık ki, İsrail oğulları daha sonra zaman zaman yoldan çıkmış, gerçek
dinlerini yitirmiş, tekrar esaretten esarete düşmüşlerdir.
48- Hazret-i Harun, Musa aleyhisselâm'ın ana-baba bir kardeşi
ve peygamberlik görevlerinde yardımcı (veziri) idi. Çok güzel ve beyaz yüzü,
konuşması açık-seçik, yumuşak huylu bir zat idi. Hazret-i Musa Tûr'a
gittiği zaman Harun aleyhisselâm İsrail Oğullarının başında bulunmuş ve
buzağıya tapanlara: "Siz bu yüzden fitneye düşmüş bulunuyorsunuz.
Sizin Rabbiniz Rahman ve Rahîm olan Yüce Allah'dır. Bana uyunuz, benim sözümü
dinleyiniz. Samirî gibi bir münafıkın sözüne bakmayınız," diyerek
onlara etkili öğütler vermişse de, kabul etmediklerinden bir tarafa çekilerek
Hazret-i Musa'nın dönüşünü beklemiştir. İsrail Oğulları bölünüp iki
kısma ayrılmasınlar ve birbirleriyle mücadele etmesinler diye, Hazret-i
Harun daha ileriye gitmemişti.
Rivayete göre Harun aleyhisselâm, Hazret-i Musa'dan yedi ay
önce veya üç sene önce, yüz yirmi üç yaşında olduğu halde Tiyh sahrasında
ölmüştür. Tûr-i Sîna civarında "Mürran" dağındaki bir mağaraya
gömülmüştür. Kabri meşhurdur.
49- Her ikisine selâm olsun, Musa ile Harun'dan sonra,
Hazret-i Musa'nın halifesi bulunan ve sonradan kendisine peygamberlik verilen
Yuşa aleyhisselâm, İsrail Oğullarını alıp çölden çıkarmış ve Kenan
ilini Kenanî'lerden almış, Şam diyarını fethetmiştir.
Yuşa aleyhisselâm yirmi sekiz sene kadar İsrail Oğullarına
hakim olup yüz on yaşında vefat etmiştir. Kendisinden sonra, on altı kadar
hakim daha gelip İsrail Oğullarına reislik yapmışlardır. Bunlann sonuncusu
"İşmuil" aleyhisselâmdır. Bu zatların idareleri (493) sene kadar
sürmüştür. Bu zamana "Harimler devri" denilir. Sonra İsrail Oğulları,
kendilerine "Talût" adındaki bir zatı hükümdar tayin ettiler. Bu
tarihten sonra da, İsrail Oğulları arasında "Melikler Devri" başlamıştı.
50- Hazret-i Davud, Yakub aleyhisselâm'ın oğlu Yehuda'nın
soyundandır. İsmail aleyhisselâm'ın vefatından sonra, kendisine
peygamberlik verilmiş ve kayınpederi Talut'un ölümünden sonra da İsrail Oğullarına
hükümdar olmuştur.
Hazret-i Davud'a verilen "Zebur" adlı kitab, hep
öğütlerden, iman esaslarından ve dualardan ibarettir. Şeriata ait hükümleri
kapsamıyordu. Kendisi de, Musa aleyhisselâm'ın şeriatı ile amel etmiştir.
51- Davud aleyhisselâm'ın çok hoş bir sesi vardı.
Zebur'u okudukça, dinleyenler pek ruhanî zevklere dalardı. Bir mucize olmak
üzere, mübarek elleri ile demiri mum gibi yumuşatır ve demirden zırh yapardı.
Kendi elinin emeği ile yiyeceğini kazanırdı. Devlet hazinesinden para almak
istemezdi. İnsanlara daima öğütler verir, adaletle hüküm vermeye çalışır
dururdu. Kudüs şehrini fethederek hükümet merkezi yapmıştı. Umman
beldelerini, Halep'i, Nusaybin'i, Ermenistanı ele geçirmişti. Kırk sene hükümette
bulunduktan sonra yetmiş yaşında vefat etmiştir.
52- Hazret-i Süleyman, Davud aleyhisselâm'ın oğludur.
Onun ölümünden sonra on üç yaşında olarak yerine geçmiş. Sonra
kendisine peygamberlik de verilmiştir. Bu bakımdan, babası gibi
peygamberlikle hükümet etme görevlerini bir arada toplamıştır.
Hazret-i Süleyman'a doğuda ve batıda olan hükümdarlar
itaat ederek kıymetli hediyeler göndermişler. Yemen Melikesi, Belkıs dahi,
kendisi ile görüşmeye gelmişti. Kızıl denizinde hazırlattığı donanmayı
Okyanus sahillerine yollamıştı. Tetmür ve Balebek şehirlerini ve yedi
senede de Mescid-i Aksa'yı yaptırıp tamamlamıştı.
53- Süleyman aleyhisselâm, bir mucize olmak üzere kuşların
dillerini ve maksadlarını anlarlardı. Onun hükmü insanlara ve cinlere,
hatta rüzgârlara geçerdi. Ahlâk ve hikmete dair yazıları vardır. Kırk yıl
pek muhteşem bir hüküm sürdükten sonra elli üç veya altmış yaşında
vefat etmiştir.
Hazret-i Süleyman'dan sonra İsrail Oğulları iki devlete
ayrıldı. Bunlardan biri "Yehuda" devletidir ki, hükümet merkezi
Kudüs şehri idi. Bu devlet insanlar arasında daha çok itibar kazanmıştı.
Diğeri de "İsraîl" devleti idi. İdare merkezi de Nablus ve daha
sonra Samire şehri olmuştu.
Bu devletler, sonradan doğru yoldan çıktılar. İsrail
Devleti, Asûrî'ler tarafından yok edildi. Yehuda Devleti de, "Buhti
Nassar'ın saldırısına uğradı. Yahudilerin birçoğu Babil esaretine düştü.
Daha sonraları İsraîl Oğulları, İranlıların, Yunanlıların ve Romalıların
hakimiyetleri altına düşerek kendi hakimiyetlerini elden çıkardılar.
54- Buhti Nassar, Kudüs'ü ele geçirdiği zaman Beyt-i
Makdis'i yıkmış, Tevrat nüshalarını yakmıştı. Üzeyr aleyhisselâm ile
Daniyel aleyhisselâm'ı da diğer İsraîl alimleri ile beraber Babil'e götürmüştü.
Daha sonra İran'daki Kiyaniyan Hükümeti Babil'i ele geçirip Geldaniye hükümetini
yok edince, İsraîl Oğulları esaretten kurtularak vatanlarına dönmüşler
ve Beyt-i Makdis'i yeniden inşa etmişlerdi. Hazret-i Uzeyir de, Tevrat'ı
ezber okuyup yeniden yazdırmış ve böylece çoktan beri unutulmuş olan Musa
peygamberin şeriatı yeniden meydana çıkmış oldu.
55- Kur'ân-ı Kerîm, Hazret-i Üzeyr'e dair bilgi
vermektedir. Fakat peygamber olup olmadığını açıklamamaktadır. İslâm
alimlerden bir kısmına göre, Hazret-i Uzeyir bir peygamber değildir,
velilerden büyük bir zattır. Önceleri Yahudilerden bazıları Hazret-i Üzeyr
için "Allah'ın oğludur" diyerek şirke saplanmışlardı.
56- Kur'ân-ı Kerîm'de isimleri anılan Zülkarneyn ile
Lokman'ın peygamberliğinde de ihtilâf vardır. Zülkarneyn'in adı, bir
rivayete göre "Mus'ab"dır. İbrahim aleyhisselâm'ın zamanında yaşadığı
rivayet edilir. Dünyanın doğusuna ve batısına gitmiş, Ye'cüc ve Me'cüc
denilen bir kabileye karşı bir sed (engel) yapmış, pek büyük başarılar
elde etmiştir. Her halde Yunanlıların İskender'inden başkasıdır. Bunun
hayatı bizce tamamen bilinmemektedir.
Hazeret-i Lokman'a gelince, bu da rivayete göre Davut
aleyhisselâm'ın zamanında yaşamış ve ona kavuşmuştur. Salih ve hikmet
sahibi bir zattır. Yunus aleyhisselâm'ın zamanına kadar yaşamış olduğu
rivayet edilir. Oğluna olan çok önemli öğütleri Kur'ân-ı Kerîm'de anılmıştır.
57- Hazret-i İlyas, İsrail Oğullarına gönderilmiş mübarek
bir peygamberdir. İsraîl Oğulları, Hazret-i Süleyman'dan sonra ayrılığa
düşmüşler. İçlerinden bazıları, Belebek Hakiminin yaptırmış olduğu
"Ba'l" adındaki puta tapmaya başlamışlardı. Kendilerine Allah
tarafından bir lütuf olarak gönderilen peygamber Hazret-i İlyas'ın öğütlerini
dinlemediler. Bu peygamberi beldelerinden çıkardılar. Fakat bunun üzerine
pek fena bir kıtlığa tutuldular, yaptıklarına pişman oldular. İlyas
aleyhisselâm'ı arayıp buldular. Bir süre onun öğütlerini dinledilerse de,
sonra yine isyana başladılar. Hazret-i İlyas da onların arasından çekilerek
bir yerde kutsal bir şekilde yalnızca yaşamayı tercih etti.
58- Hazret-i Elyasa, Beni İsraîl peygamberlerindendir. İsraîl
Oğulları İlyas aleyhisselâm'dan sonra bu peygamberin de öğütlerini kabul
etmediler. Hazret-i Musa'nın şeriatını bırakarak birbirleri ile uğraştılar.
Sonunda üzerlerine Asuriye Devleti musallat oldu, hakimiyet kurdu.
Hazret-i Elyasa, İsraîl Oğullarının bu yolsuz
hareketlerinden usanarak hilâfeti Zülkifl aleyhisselâma bıraktı ve arkasından
vefat etti.
59- Hazret-i Zülkifl muhterem bir peygamberdir. Elyasa'
hazretlerine halife olduktan sonra peygamberliğe kavuşmuştur. Kavmini tevhid
dinine çağırmış, kendilerine birçok etkili öğütler vermiştir. Bitlis
şehri yakınında gömülü bulunduğu rivayet edilir. Şam ve başka yerlerde
makamları vardır.
60- Hazret-i Yunus, İsrail Oğullarından gelen mübarek bir
peygamberdir. Annesine nisbetle "Yunus ibni Metta" diye anılır.
Asuriye Devletinin hükümet merkezi olan bugünkü Musul şehrinin karşısında
harabesi görülen "Ninova" halkına peygamber gönderilmiştir.
Putlara tapmakta olan Ninova halkı, Hazret-i Yunus'un otuz üç sene devam eden
öğütlerini dinlemediler. Hazreti Yunus da, Allah tarafından kendisine izin
verilmeden Ninova'yı terk etti. Dicle kenarına gitti. Bir gemiye binerek bir
tarafa gitmek istedi. Fakat gemi yürümedi, içinde bulunanlar: "Aramızda
bir suçlu var," demeye ve suçluyu bulmak için kur'a atmaya başladılar.
Hazret-i Yunus, "O suçlu kul benim. Rabbimden izin almadan kavmimi bıraktım,"
diyerek kendisini suya attı. Hemen büyük bir balık tarafından yutuldu.
Bereket versin ki, hemen tevbe ve istiğfara başlamış oldu. "La
ilahe illâ ente sübhaneke innî küntü minezzalimîn = Senden başka
hiçbir İlâh yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Hiç şüphesiz
ben, böyle yapmakla zalimlerden oldum," diyerek Allah'ı tesbihe devam
etti. Bir süre sonra balık kendisini çıkarıp sahile attı.
61- Yunus aleyhisselâm'dan sonra Ninova şehrini korkunç
bir kara duman sarmıştı. Oranın halkı hemen Allah Teâlâ'ya yalvararak
tevbe ettiler. Yaptıklarına pişman oldular. O duman da üzerlerinden açılıp
gitti. Başlarına gelecek belâlardan kurtulmuş oldular.
Hazret-i Yunus tekrar Ninova'ya gelip bir süre daha kutsal görevine
devam etmeye çalıştı. Sonra bu şehri bırakarak yalnızlık köşesine çekildi
ve orada vefat etti.
62- Asurî Devleti sonradan yıkılmıştır. Şöyle ki:
Medye hükümdarı ile Babil valisi, Ninova şehrini çembere alarak yakıp yıktılar.
Asurîlerin son hükümdarı bu duruma çok üzüldü. Ailesi halkı ile beraber
yaktırdığı büyük bir ateşin içine atılarak yanıp gittiler. Bu şekilde
sona eren Asurî Devleti'nin yerinde "Medye ve Geldan Devletleri"
kuruldu.
63- Hazret-i Zekeriyya, Süleyman aleyhisselâm'ın soyundan
pek büyük bir peygamberdir. Beytü'l-Makdis'de Reis idi. Kendisine
peygamberlik ihsan edilmiştir. Hazret-i Zekeriyya'nın zevcesi "İşa'ın
kız kardeşi olan Hanne, kocası İmran'dan Meryem adında bir kız doğurmuştu.
Daha önce yapmış olduğu adağa dayanarak bu kızını Beyt-i Makdis'in
hizmetine bağlamıştı. Zekeriyya teyzesinin yanında büyüdükten sonra,
Beytü'l-Makdis'de kendisine özel olarak ayrılan bir odada ibadetle meşgul
oluyordu. Bu pek temiz ve iffetli kız, koca yüzü görmediği halde, Yüce
Allah'ın bir kudret ve hikmet eseri olarak gebe kaldı. Hazret-i İsa'yı doğurdu.
64- Hazret-i İsa'nın babasız olarak doğmasından dolayı,
Yahudiler şüpheye düştüler. Babasız çocuk olmaz diyorlardı. Oysa ki Âdem
aleyhiselâm'ın hem babasız, hem de anasız yaratılmış olduğuna inanmıyorlardı.
Hazret-i İsa'nın da bir mucize çocuk olduğunu görüp duruyorlardı. Sonunda
Zekeriyya aleyhisselâm gibi şanı pek yüksek bir peygambere iftira ederek yaşlı
halinde onu şehid ettiler.
Bir rivayete göre, Zekeriyya aleyhisselâm, oğlu Yahya
aleyhisselâm'ın şehid edilişinden sonra şehid edilmiştir.
65- Hazret-i Yahya, Zekeriyya aleyhisselâm'ın oğludur.
Babası yaşlı iken annesi İşa'dan doğmuştur. Yüce Allah'ın azabından
son derece korkar, günleri ah ve inilti ile geçerdi. Daha genç yaşta
kendisine peygamberlik ihsan edildi. Rivayete göre, Hazret-i İsa'dan üç sene
veya altı ay önce doğmuştur. İlk önce Hazret-i Musa'nın şeriatı ile
amel ederdi. Sonra İncil'in Hazret-i İsa'ya verilmesi üzerine, İsa
aleyhisselâm'ın şeriatı ile amel etmekle görevlendirildi.
66- Yahya aleyhisselâm, Hazret-i İsa'nın şeriatı ile
amele başladığı bir anda idi ki, İsrail Oğullarının Reisi "Hiredus".
Musa peygamberin şeriatı üzere kendi kardeşinin kızını almak istedi.
Fakat Hazret-i Yahya, İsa peygamberin şeriatına dayanarak, artık bu nikâhın
caiz olamayacağını bildirdi. Bunun üzerine hırsa kapılan Reis, O masum
peygamberi henüz otuz yaşlarında iken şehid etti. Bu şehid edilişi,
rivayete göre, göğe yükseltilmesinden bir yıl önce meydana gelmiştir. Bu
cinayeti işleyenler, bunun cezasını çekmiştir. Yurdları harab olmuş,
nesilleri kesilip gitmiştir. Ahirette görecekleri azab ise, çok daha korkunçtur.
67- İsa aleyhisselâm, Hazret-i Meryem'in oğludur. Onun doğuşu
büyük bir mucize olmuştur. Yahudiler bunu anlayamadılar. Kötü zanna düşerek
Hazret-i Meryem'i cezalandırmak istediler. Fakat Hazret-i İsa daha beşikte
yatan bir çocuk iken, Yüce Allah'ın kudreti ile konuşmaya başladı:
"Ben Allah'ın kuluyum, bana kitab verdi, bana peygamberlik verdi. Beni,
her nerede bulunursam bulunayım mübarek kıldı," dedi. Bu mucizeyi gören
Yahudiler, Hazret-i Meryem'i cezalandırmaktan el çektiler.
Rivayete göre Hazret-i İsa, Beyt-i Makdis'e birkaç
kilometre uzaklıkta bulunan "Beyt-i Lahm" köyünde aralık ayının
yirmi dördüne raslayan çarşamba gecesi doğmuştur.
68- Hazret-i Meryem kocaya varmamış olan ve melekler kadar
temiz ve iffetli bir halde bulunan bir hal içinde yaşarken, sadece Allah'ın
kudreti ile İsa'ya gebe kalmıştı. Kur'ân-ı Kerîm bunu açıkça beyan
buyurmaktadır. Bütün rnüslümanlar bu inancı taşımaktadır. Yüce Allah'ımızın
büyük kudretini düşünenler, O'nun nice mucizeler gösterdiğini hatırlayanlar,
Hazret-i Âdem'in anasız-babasız yaratıldığını düşünenler, artık
Hazret-i İsa'nın bu yaratılışını uzak göremezler. Bunu hiç bir zaman
inkâr edemezler. Hazret-i İsa'nın böyle bir mucize olarak yaratılışını
inkâr etmek, Kur'ân-ı Kerîm'in şahidliğini yalanlamak demektir. Bunu ise,
hiç bir mü'min yapamaz; çünkü imandan çıkmış olur.
Hazret-i İsa'nın öyle babasız yaratılmış olduğunu inkâr
etmek, Yüce Allah'ın kudretini hudutlandırmak, Kur'ân'ın açık ifadesini
değiştirmek, milyonlarca müslümanın asırlardan beri devam eden gerçek
inancını bozmak demektir ki, böyle yanlış bir düşünceden Yüce Allah'a sığınırız.
69- İsa aleyhisselâm otuz yaşına erince, mübarek İncil'e
ve peygamberlik görevine kavuştu. Yahudileri doğru yola çağırdı,
kendilerine güzel öğütler verdi. Onlara büyük mucizeler gösterdi. Fakat
kendisine pek az insan iman etmişti. Onlara "Havarî'ler" denilir.
Rivayete göre bunlar on iki kişiden ibaretti.
Hazret-i İsa, bir süre annesi ile beraber Ürdün'e bağlı
"Nasıre" köyünde oturdu. Bundan dolayı kendisine bağlı olanlara
"Nasara" ve dinlerine de "Nasraniyet" denilmiştir. Böyle
rivayet edilmektedir.
Yahudiler nihayet Hazret-i İsa'yı öldürmeye karar
verdiler. Ona benzettikleri bir adamı tutup Kudüs'de siyaset meydanında darağacına
astılar. İsa aleyhisselâm ise, Allah'ın emri ve kudreti ile göğe yükseltildi.
Orada melek şekline büründü. Kendisine "Ruhullah" denir. Babasız
olarak bir kudret ilhamı ile meydana gelmiş olduğu için bu seçkin ünvana
sahib olmuştur.
70- Nasara'nın inançlarına göre Hazret-i İsa, İskender'in
Babil'e üstün gelmesinden üç yüz altmış sene sonra doğmuştur. Hazret-i
İsa doğduğunda annesi Meryem henüz on üçon beş veya yirmi yaşında
bulunuyordu. Hazret-i İsa otuz yaşında peygamber olmuş, doğduğundan otuz
iki sene ve birkaç gün sonra göğe kaldırılmıştır. Hazret-i Meryem de,
bundan sonra altı yıl daha yaşamıştır.
Fakat İslâm âlimlerinden bir kısmına göre, İsa
aleyhisselâm kırk yaşında iken peygamber olmuş, yüz yirmi yaşında iken
de göğe yükselmiştir.
71- Hazret-i İsa'yı öldürmek isteyen Yahudiler, sonradan
cezalarını çektiler. Şöyle ki: Roma'lılar Kudüs şehrini ele geçirerek
Beyt-i Makdis'i yıktılar, kitabları yaktılar. Yahudilerin bir kısmını öldürdüler,
bir kısmını da esir ettiler. Bunun sonunda ne gerçek Musevîlikten, ne de
gerçek İsevilikten eser kalmadı.
Gerçekten Hazret-i Musa dini gibi, Hazret-i İsa'nın dini
de asıl halini yitirmiş, hiç de yeryüzüne yayılamamıştır.
Şu da bir gerçek ki, Hazret-i İsa'nın vasiyeti üzerine
Havarilerden bazıları öteye beriye dağılıp Hazret-i İsa'nın dinini
yaymaya çalışmak istediler. Fakat o zaman dünyanın her tarafı cehalet, küfür
ve şirk içinde kalmış bulunuyordu. Yahudilerle putperest olan Romalılar da,
Hazret-i İsa'ya bağlı olanların azılı düşmanları idiler. İsa dinini
kabul edenler, dinlerini gizliyor, gizlice ibadet ediyorlardı. Bundan dolayı
Nasraniyet üç yüz sene kadar genişleyemedi. Bu süre içinde de asıl özelliğini
yitirmiş İlâhî bir din olmaktan çıkmıştı.
72- Yahudiler Hazret-i İsa'nın hayatına kasdettikleri
gibi, tebliğ ettiği dine de pek çok saldırılarda bulunmuşlar. İçlerinden
bazıları Hazret-i İsa dinini görünüşte kabul ederek dostluk kurmuş ve
halkın bilgisizliğinden faydalanarak Hazret-i İsa'nın tebliğlerini değiştirmişlerdir.
Hıristiyanlığı akıl ve hikmete aykırı bir hale sokmuşlardı.
Romalılar ise, Hazret-i İsa dinine karşı açık bir düşman
kesilmişlerdi. Fakat ne olursa olsun, din duygusu yaratılışta vardır.
Bundan kalbleri büsbütün yoksun bırakacak bir kuvvet yoktur. Romalılar görünüşte
üstün bir durumda iken, Hazret-i İsa dinine manen yenildiler. Söndürmek
istedikleri bir dini parlatmaya hizmet ettiler. Ancak gerçek bir din yerine,
onun adını taşıyan, hıristiyanlık da denilen aslını yitirmiş ve değiştirilmiş
bir din yerleşmiş oldu.
73- Roma imparatoru Konstantin, Hazret-i İsa'nın doğuşundan
üç yüz on sene sonra, siyasî bir maksada dayanarak Hazret-i İsa'ya nisbet
edilmiş olan muharref dini kabul etti. Bayraklarına hac işareti koydu.
Yenilen ordusuna güç kazandırmak istedi. Hıristiyanlığın yayılması için
de birçok gayretler gösterdi.
Konstantin, eski Bizans kasabasının bulunduğu yerde
Konstantiniye (İstanbul) şehrini kurdu. Hükümet merkezini de, Roma'dan
buraya nakletmişti. Bu tarihe kadar Mukaddes İncil'in asıl nüshaları
kaybolmuş, İncil adına Havarî'lerle onların talebeleri tarafından birçok
risaleler ve tarih kitabları yazılmıştı. Bundan dolayı Hıristiyanlar arasında
pek çok ayrılık vardı. Konstantin'in emri ile "İznik" şehrinde
bir din meclisi toplandı. Bu meclisin binden fazla üyesi vardı. Birçoğu
birbirinin dilini anlamıyordu. Yüzlerce risale ve kitablardan yalnız dördü,
hem de üyelerin sadece bir kısmı tarafından seçilerek İncil adı sadece
bunlara verildi.
74- Roma İmparatorluğu daha sonra, doğu ve batı
imparatorluğu adıyla ikiye ayrılmıştır. Bu devletler birbirini kıskanıyordu.
Nihayet mezheb bakımından da ikiye bölündüler. Roma'da "Rimpapa"ya
bağlı kalanlara "Katolik" denildi. İstanbul patriğine bağlı
kalanlara da "Ortodoks" denildi. Daha sonra, bir de "Protestanlık"
meydana çıkmıştır. Buna göre, bugün Hazret-i İsa'ya bağlı olanların
başlıca mezhebleri üçtür. Bunların da birtakım dalları vardır.
Sonuç: İsa aleyhisselâm'ın bildirmiş olduğu "Tevhid
inancına" dayanan bir din, sonradan aslını yitirmiş, şekilden şekile
girmiştir. Bu dine bağlı olanlar, Hazret-i İsa'ya ve diğer yaratıklara ulûhiyet
makamı vermişler, mabedlerini resim ve haçlarla doldurmuşlar, böylece müşriklerin
mabedlerine benzer bir hale getirmişlerdir.
75- Milâttan itibaren altı asır geçmiş, cihanın her
tarafı cehalet ve sapıklık içinde kalmıştı. Gerek Roma Hükümeti, gerek
İran'daki "Sasaniyan" devleti ahlâk bozukluğu yüzünden çözülmeye
yüz tutmuştu. Bütün milletler arasında dinsizlik ve ahlâksızlık başta
geliyordu. Bu bir fetret (boşluk) devri idi. Artık dünyayı hak ve hakikata
çağırmak, dünyayı düzeltmek için, en büyük ve en son peygamberin
gelmesine ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Yüce Allah beşeriyete ihsanda
bulunarak onlara en büyük peygamberi ve peygamberlerin sonuncusu Hazret-i
Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi gönderdi. Artık
insanlık ufuklarını yeni bir hidayet nuru, o ana kadar görülmemiş bir
azamet ve letafetle aydınlatmaya başlamış oldu.
Hakkın en parlak nuru ortaya çıktı;
Doğdu Kur'ân güneşi, karanlık gece bitti...
76- Yüce Allah'ın bütün insanlara son Peygamberi olan
Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Arabistan'da Mekke-i
Mükerreme şehrinde milâdın beş yüz yetmiş birinci yılında dünyayı şereflendirmişlerdir.
İslâm'ın ilk yayıldığı yer Arabistan'dır. Buraya
Ceziretü'l Arab (Arab yarımadası)'da denir. Burası Asya Kıt'asının güney
batısında büyük bir yarımadadır. Hicaz, Yemen, Umman, Hadremut, Necd bölgelerine
ayrılır. İşte Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere şehirleri, bu
araziden olan Hicaz bölgesindedir.
77- Arabistan'da oturanlar, öteden beri Arab kabileleridir.
Bunlar şu dört kısma ayrılmıştır:
1) Arab-ı Baide: Bunlar Arabistan'ın en eski
halkıdır. Ad ve Semud kavimleri bunlardandır. Bunların tarihleri
bilinmemektedir. Onlar sönüp gitmişlerdir.
2) Arab-ı Aribe (Mütearribe): Bunlar,
Yemen'de hükümet kurmuş olan Kahtan'a mensubdurlar. Kahtan'm asıl dili, Süryanî
idi. Bunların evlâdı, Arab-ı Baide'ye karıştığından, bu Arab-ı Aribe türemiş
ve Arabça konuşmaya başlamışlardır. Cürhüm kabilesi bunlardandı. Bu
arabların da nesilleri kesilip gitmişlerdir.
3) Arab-ı Müstaribe: Bunlar, İsmail
aleyhisselâm'a mensubdurlar. Hazret-i İsmail'in evladı, Arab-ı Aribe arasına
karışmış olduğundan, bu Arab-ı Müsta'ribe meydana gelmiştir. Hazret-i İsmail'in
asıl dili, İbranî iken, Cürhüm kabilesi arasında yaşamakla Arabça konuşmuş
ve bu dili evlâdına iletmiştir.
Arab-ı Müstaribe, birçok kabilelere ayrılmıştır.
Peygamberimizin zamanında Arabistan halkı da bu Arab-ı Müstarebeden
ibaretti. Bu kabilelerin en seçkini Kureyş kabilesidir.
4) Arab-ı Müsta'cime: Bunlar, İslâmiyet'in
ortaya çıkışından sonra, İslâmiyeti kabul edip Arablaşmış olan
kavimlerdir. Suriye, Irak, Mısır ve Mağrib halkı bunlardandır. Bunlar da
kendi dillerini bırakarak Arabça konuşmaya başlamışlardır.Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V)
Erzurumlu Ömer Nasuhî Bilmen
![]()